Emma Goldman Archives - Barikat Haber https://barikathaber.org/pj-categs/emma-goldman/ Barikat sokağı kapatır ama yolu açar. Tue, 04 Jan 2022 18:11:47 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=6.9 https://barikathaber.org/wp-content/uploads/2021/12/cropped-barikat-32x32.jpeg Emma Goldman Archives - Barikat Haber https://barikathaber.org/pj-categs/emma-goldman/ 32 32 Modern Okul’un Toplumsal Önemi — Emma Goldman (Çev. Umut Adnan Aydemir) https://barikathaber.org/article/modern-okulun-toplumsal-onemi-emma-goldman/ https://barikathaber.org/article/modern-okulun-toplumsal-onemi-emma-goldman/#respond Sun, 19 Dec 2021 18:45:48 +0000 http://barikathaber.org/?post_type=project&p=18578 Emma Goldman, bu yazısında kendi dönemindeki eğitim sisteminin bir eleştirisini yapmaktadır. Bu eleştiriler coğrafyamız dahil dünyanın birçok yerinde hala güncelliğini yitirmemekle birlikte, eğitimin iktidarlar için temel işlevinin bireyin iradesini şekillendirmek, iktidarlı refleksleri empoze etmek, tektiplik ve disiplinle itaatkar nesiller yetiştirmek olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. Bu iktidarlı işleyişin yerine Emma Goldman, “Modern Okul” olarak...

The post Modern Okul’un Toplumsal Önemi — Emma Goldman (Çev. Umut Adnan Aydemir) appeared first on Barikat Haber.

]]>
Emma Goldman, bu yazısında kendi dönemindeki eğitim sisteminin bir eleştirisini yapmaktadır. Bu eleştiriler coğrafyamız dahil dünyanın birçok yerinde hala güncelliğini yitirmemekle birlikte, eğitimin iktidarlar için temel işlevinin bireyin iradesini şekillendirmek, iktidarlı refleksleri empoze etmek, tektiplik ve disiplinle itaatkar nesiller yetiştirmek olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. Bu iktidarlı işleyişin yerine Emma Goldman, “Modern Okul” olarak adlandırdığı bir bilgi aktarımı işleyişi tasviri ortaya koyuyor. Bilgiyi aktaran ve aktarılan arasında iktidarsız bir işleyişin nasıl olması gerektiğini metotlarıyla birlikte tasvir etmeye çalışan Emma’nın bu yazısı, içinde bulunduğumuz sistemde eğitimle birlikte başlayan, sonrasında patronla kurduğumuz ilişkide ve yaşamın birçok alanında devam eden bilginin iktidarını anlamamız açısından önem taşıyor. İyi okumalar.

Modern Okulun Toplumsal Önemi — Emma Goldman

Modern Okul’un toplumsal önemini tam anlamıyla kavrayabilmek için ilk önce bugün işletilen okulu anlamalı, ardından modern eğitim hareketinin altında yatan fikirleri anlamalıyız.

İster özel okul, ister devlet okulu, ister dini okul olsun, okul nedir?

Mahkum için hapishane neyse, asker için kışla neyse, çocuk için de okul odur; çocuğun iradesini kırmak için her şeyin kullanıldığı, sonra da tamamen kendine yabancılaştırana kadar ezildiği, yoğrulduğu, şekillendirildiği bir yer.

Bu işlemin bilinçli olarak yapıldığını söylemiyorum; kendisini yalnızca mutlak disiplin ve tektiplikle işletebilen bir sistemin parçası olduğunu; bunun altında de günümüz toplumunun en büyük kabahatinin yattığını düşünüyorum.

Doğal olarak, insanın iradesini kırma işlemi çok erken bir yaşta başlamalıdır; çünkü o dönemler insan zihninin tıpkı bir akrobat gibi esnek olduğu zamanlardır, çocuğun kaslarının üzerinde kontrol sahibi olmak için hala kasları esnekken egzersiz yaptırılır ve entegrasyona başlanır.

Bilginin yalnızca okuldaki sistematik alıştırma yoluyla elde edilebileceği ve okulda geçirilen zamanın bilginin alınabileceği tek zaman olduğu düşüncesi, kendi içinde eğitim sistemimizi bütünüyle gaddar ve işe yaramaz olarak kınamak kadar saçmadır.

Birey ve toplum için en iyi sonuçların zorunlu rehberlik yoluyla elde edilebileceğini öneren birisini düşünün. Böylesine aptalca bir prosedüre karşı en cahil isyan bu olmaz mıydı? Yine de midenin her türlü duruma karşı uyum sağlama yeteneği beyinden çok daha fazladır. Bunlarla beraber, zorunlu zihinsel rehberliği oldukça doğal buluyoruz.

Aslında kendimizi toplum olarak diğer milletlerden üstün sayıyoruz, çünkü her gün saatlerce ve yıllar boyunca devasa bilgi yığınlarını çocuğun zihnine tıka basa sokuşturabileceğimiz zorunlu bir beyin tüpü geliştirdik. 

Emerson 60 yıl önce demişti ki, “Biz kelimelerin öğrencileriyiz; bizler okullara ve kolejlere 10-15 yıl boyunca kapatılıp içerden boş bir torba ve ezberlenmiş kelimelerle hiçbir şey bilmeyerek çıkıyoruz.” Bu bilgece sözler yazılırken Amerika, her şeye kadir bir eğitim sistemine geçmişti. Ve şimdi tamamen etkisiz sonuçlarla karşı karşıyayız. 

Eğitim sisteminin yol açtığı büyük zarar yalnızca bilmeye değer hiçbir şey öğretmemesiyle sınırlı değil. Bu zarar, ayrıcalıklı sınıfları kalıcılaştırmasıyla, onların kitleleri soymasına ve sömürmesine yardımcı olmasıyla, “gerçek eğitim” olduğu palavrasıyla kitleleri güçlü bir hükümdardan bile fazla köleleştirmesiyle ilgilidir.

Amerika’daki neredeyse herkes, liberaller ve radikaller dahil, Avrupa ülkelerindeki Modern Okul’un harika bir fikir olduğunu, ama gereksiz olduğunu düşünüyor. “Elimizdeki fırsatlara bakın,” diyorlar.

Doğrusunu isterseniz, Amerika’nın modern eğitim metotlarına İspanya’dan veya başka bir ülkeden daha çok ihtiyacı var, çünkü başka hiçbir yerde kişisel özgürlük ve düşüncenin özgünlüğüne bu kadar az saygı gösterilmez. Mottomuz tekdüzelik ve uyum. Doğumdan ölüme kadar çocuğun aklına başarının tek mümkün yolu olarak bu motto empoze edilir. Amerika’da tekdüzelik ve uyumu kırmaya yönelik en ufak hareket yapıp da görevine devam edebilecek tek bir öğretmen veya eğitici yoktur. 

New York’ta bir edebiyat öğretmeni, Henrietta Rodman, sınıfında kadın öğrencilerine George Eliot’un Lewes’le ile olan ilişkisini* anlatmıştı. Bir Katolik evinde büyümüş olan ve disiplin ve tektipliğin büyük bir sonucu olan küçük kız, sınıfta yaşanan bu olayı annesine söylemişti. Ardından bunu papaza bildirmiş, papaz da Bayan Rodman’ı Eğitim Kurulu’na bildirmeyi uygun görmüştü. Hatırlayın ki, Amerika’da Devlet ve Kilise ayrı kurumlar, ne var ki Eğitim Kurulu Bayan Rodman’ı hesap vermeye çağırdı ve kendine bu şekilde özgürlük tanımaya devam ederse işine son verileceğini açıkça söyledi.

New Jersey, Newmark’ta oldukça donanımlı bir lise öğretmeni olan Bay Stewart, Ferrer Memorial toplantısına katıldı, dolayısıyla şehrin Katoliklerini aşağıladı, onlar da acilen Eğitim Kurulu’yla birlikte bir protestoya giriştiler. Bay Stewart yargılandı ve çalıştığı pozisyonda devam edebilmek için özür dilemesine hükmedildi. Doğrusu, öğrenim koridorlarımız, devlet okulundan üniversiteye, öğrenciler için olduğu kadar öğretmenler için de birer deli gömleğidir, bunun sebebi basitçe, zihnin deli gömleği giymesinin; iki yüksek duvar arasında bir avuç koyun gibi dolaşan sıkıcı, renksiz, atıl kitleler yaratmanın en büyük garantisi olduğudur.

Şu anki ekonomik ve politik bağımlılık sisteminin sermaye ve mahkemelerden çok mutlak tektipliğe zorlanmış atıl insan kitleleri tarafından sürdürüldüğü ve okulun bu amaca ulaşmak için en verimli ortamı temsil ettiği konusunda bütün donanımlı insanların hemfikir olması gerektiğini düşünüyorum. Abarttığımı ya da bu düşüncede yalnız olduğumu düşünmüyorum; 25 yıllık deneyime sahip parlak bir öğretmen olan Dr. Hailman tarafından Mother Earth’ün 1910 Eylül sayısında yazılan bir makaleden alıntı yapıyorum, kendisi şöyle demiş: 

“Okullarımız başarısız oldu çünkü baskı ve dizginlemeye dayanıyorlardı. Çocuklara keyfi bir şekilde neyi, ne zaman ve nasıl yapacakları komut edildi.  İnisiyatif ve özgünlük, kendini ifade etme ve bireylik tabulaştırıldı… Herkesin aynı zamanda, aynı sırada, aynı şeylerle ilgilenmesinin mümkün ve gerekli olduğu farzedildi. Tektiplik idolünü ilahlaştırma uluorta ve sessizce devam etmekte. Ve aykırı bir giriş olmadığından kesin olarak emin olmak için, okul yönetimi her adımı ve bu adımların tarzını ve şeklini bile zorla kabul ettirir ki, öğretmen tarafından inisiyatif veya özgünlük katılmasın. Ölümle başa çıkma duygusu kadar eski bir zamandan beri hala düzen, metot, sistem, disiplin kelimelerini duyuyoruz; ve bunlar yaşamın özgürleştirilmesinden çok baskılamayı hedefler.

İçinde bulunulan durumda öğretmenler alettir, robotları kapatan bir makineyi idame eden robotlardır. Öğretmenler, öğrencilerin kullanma ve güzelliğe yönelik içgüdüsel arzusunu görmezden gelir veya baskılar ve onları mantıksal bir kursa, ruhsuz bir matkapa sürükler veya yönlendirir. Hiçbir zorluktan korkmayan, efor sarf etmekten çekinmeyen doğal içsel teşvikleri, yaratıcı inisiyatif ve toplumsal hizmet coşkunluğu gibi kalıcı motivasyonları, genellikle korku veya antisosyal hırsa, düşmanlığa dayanan dışsal dürtülere ve suni rüşvete, kendi çıkarı için neşe üretiminin önüne geçen, anlamlı işlere düşman olan, geçici, çabuk bozulan kaprislere değiştirirler.”

Çocuğun büyümesinin önüne geçildiğine, zihninin köreltildiğine, kendi benliğinin şekillendirildiğine, dahası bağımsız bir faktör olarak toplumsal mücadelede yer almasını engellediğine değinilmeden yazı bu şekilde devam ediyor. Aslında bugün dünyada, hangi çizgide olursa olsun bağımsız faktörler kadar nefret edilen bir şey yok. 

Modern Okul, eğitimin bu kötücül ve gerçekten suçlu sistemini tümüyle inkar ediyor. Zorlama ve eğitim arasında, tiranlık ve özgürlük arasında olduğundan daha fazla uyum olmadığını; ikisinin de birbirinden uzak olduğunu iddia eder. Modern Okul’un altında yatan ilke budur: Eğitim bir içine girme değil, dışını çizme sürecidir; çocuğun kendiliğinden üretmek için özgür bırakılması, kendi eforlarını yönlendirmesi ve çalışmak istediği bilgi alanlarını seçmesi gerektiği ihtimalini hedef alır. Dahası öğretmen karşı olmak, kendi düşüncelerini, inançlarını, tercihlerini otoriter bir şekilde dayatmak yerine bunları çocuğun ihtiyaçlarına ne zaman ortaya çıkarsa çıksın cevap verecek hassas bir enstrüman, dünyanın bilgisinin çoğuna erişmek istediğinde, bunları almaya ve özümsemeye hazır hissettiğinde (çocukla bilgi arasında) bir kanal olarak kullanmalı. Modern Okul’daki bilimsel, ispatlanabilir gerçekler, gerçek olarak sunulacaktır, ama -toplumsal, politik veya dini- teorinin hiçbiri, içinde bolca yaptırım veya entelektüel iktidar barındıran, eleştirme veya inanmama hakkını engelleyen teoriler olarak sunulmayacaktır. 

Öyleyse, Modern Okul özgürlükçü olmalıdır. Her öğrenci kendi benliklerine özgür bırakılmalıdır. Okulun ana hedefi çocuktaki potansiyel tüm zihin yetilerinin uyumlu gelişiminin artırılmasıdır. Modern okulda zorlama, kurallar veya düzenleme olamaz. Öğretmen pek tabii kendi coşkunluğu ve karakterinin kibarlığıyla, öğrencilerinin coşkunluğu ve kibarlığıyla yol gösterebilir, ama çocuğu öyle ya da böyle zorlamaya kalkıştığı gibi işlevinin getirdiği özgürlükleri ayaklar altına almış olur. Çocuğun cezayı kendi eylemlerinin doğal ve kaçınılmaz sonuçları yerine daha güçlü bir kişi tarafından kendisine empoze edilen bir şey olarak varsaymasına yol açtığından, bir çocuğu disipline etmek her zaman yanlış bir ahlaki standart oluşturmaktır. 

Modern Okul’un toplumsal işlevi, bireyi bilgi ve kendi karakteristik özellikleriyle oynama özgürlüğüyle geliştirmektir, böylece birey toplumsal bir varlık olabilir çünkü kendisini bilmeyi, arkadaşlarıyla ilişkisini bilmeyi ve kendini toplumla uyumlu bir karışım içinde fark etmeyi öğrenmiş olur.

Doğal olarak Modern Okul, geçmişin hatalarından ders çıkarmış eğiticileri bir kenara fırlatıp atmayı önermez. Ama geçmiş deneyimlerden kabul edecek olsa da her zaman çocuğun kendini ifade etmesini geliştirecek materyal ve metotları kullanmalıdır. Açıkça ifade etmek gerekirse: günümüz okullarında kompozisyon yazmayı öğretme esnasında, çocuğun kendi yargısını veya özgür inisiyatifini kullanmasına nadiren izin verilir. Modern Okul, kompozisyonu öğrencilerin kendi hayatlarındaki gerçek deneyimleriyle seçtikleri başlıklardaki özgün temalarla öğretir; hikayeler ve eskizler, öğrencilerin hayali veya gerçek deneyimleri tarafından önerilmektedir.

Bu yeni metot hemen yeni bir ihtimaller perspektifi yaratıyor. Çocuklar inanılmaz derecede kolay etkilenirler, ve çok parlaktırlar, bunun yanı sıra henüz tektipliğe zorlanmamışlardır, deneyimleri kaçınılmaz surette öğretmenden daha çok özgünlük, bir o kadar güzellik içerir, ayrıca çocuğun yaşamını ilgilendiren şeylerle yoğun olarak ilgilendiğini varsaymak mantıklıdır. Öğrencinin deneyim ve hayal gücüne dayalı kompozisyonu yoluyla, bugünün saat gibi işleyen metotundan çok daha iyi düşünce ve gelişim için materyal elde edilebilir, bugünün metotu en iyimser haliyle imitasyondan başka bir şey değil midir? Herkes bugünün metotunun çocuklara tarih öğretmekten anladığının Carlyle’in “yalanlar derlemesi” dediği şeyin öğretilmesi olduğu konusunda deneyimlidir. “Şurada kral, şurada başkan” ve ölümlerinden sonra kendilerine tapılan birkaç kahraman, tarihi oluşturan genel materyaldir. Modern Okul tarihi öğretirken dramatik periyotların ve olayların bir panoramasını, ana hareketlerin aydınlatılmasını ve insan gelişiminin tarihini çocuğun önüne çıkarmalıdır. Dahası çocuğun geçmiş jenerasyonların ilerleme ve özgürlük için mücadelesinin içselleştirmesini sağlamalı, bunun yanında insanlığı özgür kılmayı hedefleyen tüm gerçeklere olan bir saygıyı çocukta geliştirmelidir. Modern Okul’un altında yatan ilke; hizmet etmeye adanmış yaşamın getirdiği gereksiz uzmanlık tarafından kör edilmiş, tektipliğin dar kafalı hizmetkarı, “daha fazla imla ve aritmetik, daha az yaşam” için ağlayıp zırlayan huysuz gerici, ne olduğunu ve ne olması gerektiğini görme konusunda başarısız olana tapınan, kendi kendine yeten teselli havarisi, topraktan filizlenen taze canlılık için savaşan çürümüş çağın aptal müridi olan mutlak bir yönlendiriciyi imkansız hale getirmek. Modern Okul’un yaşamla, eğitimin gerçek yorumu yoluyla yapmayı hedeflediği şey budur.

Mottosu tektiplik ve disiplin değil, özgürlük, gelişim, iyi irade ve herkes için mutluluk olan Modern Okul, her aşamasında yaşama hizmet ettiğinde ve faydalı toplumsal verimlilikte sıradan bir yaşamın doğru yerinde tüm insan çocuklarını saygıyla yetiştirdiğinde, yeni bir gün doğacak.

*Bir yazar olan George Henry Lewes’in, George Eliot takma ismiyle yazılar yazan Mary Ann Evans ile sevgililik ilişkisi vardı ve aynı evde yaşıyorlardı.

Çeviri: Umut Adnan Aydemir

The post Modern Okul’un Toplumsal Önemi — Emma Goldman (Çev. Umut Adnan Aydemir) appeared first on Barikat Haber.

]]>
https://barikathaber.org/article/modern-okulun-toplumsal-onemi-emma-goldman/feed/ 0
Vatanseverlik, Özgürlüğe Karşı Bir Tehdit – Emma Goldman https://barikathaber.org/article/vatanseverlik-ozgurluge-karsi-bir-tehdit-emma-goldman/ https://barikathaber.org/article/vatanseverlik-ozgurluge-karsi-bir-tehdit-emma-goldman/#respond Mon, 13 Dec 2021 12:57:11 +0000 http://barikathaber.org/?post_type=project&p=17583 Vatanseverlik nedir? Bir kişinin doğduğu topraklara, çocukluğunun anıları ve umutlarının, hayallerinin ve özlemlerinin bir arada toplandığı yere duyduğu sevgi midir? Çocuksu bir naiflikle, bulutların akışını seyrettiğimiz ve kendimizin de neden öylesine yumuşakça uçamadığımızı merak ettiğimiz yer midir? Milyarlarca parlayan yıldızı sayıp, ruhlarımızın derinliklerine işleyen “gözümüzün nuru mu“? Kuşların müziğini dinleyip, onlar gibi uzak diyarlara uçmak...

The post Vatanseverlik, Özgürlüğe Karşı Bir Tehdit – Emma Goldman appeared first on Barikat Haber.

]]>
Vatanseverlik nedir? Bir kişinin doğduğu topraklara, çocukluğunun anıları ve umutlarının, hayallerinin ve özlemlerinin bir arada toplandığı yere duyduğu sevgi midir? Çocuksu bir naiflikle, bulutların akışını seyrettiğimiz ve kendimizin de neden öylesine yumuşakça uçamadığımızı merak ettiğimiz yer midir? Milyarlarca parlayan yıldızı sayıp, ruhlarımızın derinliklerine işleyen “gözümüzün nuru mu“? Kuşların müziğini dinleyip, onlar gibi uzak diyarlara uçmak için kanatlarımız olmasını dilediğimiz yer mi? Ya da annemizin dizlerinde oturup, büyük zaferlerin ve efsanelerin hikâyeleriyle kendimizden geçtiğimiz yer midir? Kısacası, her santimetre karesinin güzelliği ve eşsiz mutluluk, zevk ve oyun dolu çocukluğumuzu temsil ettiği yere duyulan aşk mıdır?

Eğer vatanseverlik bu ise, bugün pek az Amerikalı’yı vatansever olarak adlandırabiliriz; çünkü, oyun mekânları artık fabrikalar, değirmenler ve madenlere dönüşmüştür. Kuşların müziğinin yerini ise, sağır edici makine sesleri almıştır. Artık büyük zaferler ya da efsanelerle ilgili hikâyeler de dinleyemeyiz çünkü annelerimizin öyküleri acı, göz yaşı ve kederi anlatmaktadır.

O halde, nedir vatanseverlik? “Vatansever, efendim, adi ve alçakların son sığınağıdır,” demişti Dr. Johnson. Zamanımızın en büyük milliyetçilik karşıtı Leo Tolstoy, vatanseverliği bütün katillerin eğitimini tatmin edecek bir prensip olarak tanımlar; hayatın gereklilikleri olan ayakkabı, kıyafet ve ev yapımından çok insan öldürmek için daha iyi ekipmanı bulunan bir iş; averaj çalışan adamınkinden daha üstün kârları ve zaferleri garantileyen bir iş.

Diğer bir anti-vatansever olan Gustave Herve de vatanseverliği din kurumundan daha incitici, vahşi ve insanlık dışı bir boş inan olarak tanımlar. İnsanın doğal fenomeni tanımlamadaki beceriksizliğinden kaynaklanan dini bir boş inan. İlkel insan fırtınayı duyduğunda ya da şimşek çaktığını gördüğünde, her ikisini de açıklayamazdı ve bu yüzden de bu olayların ardında kendisinden daha üstün bir güç olduğu sonucuna varırdı. Benzer şekilde yağmurda ve doğadaki çeşitli değişiklerde de doğaüstü bir güç görürdü. Diğer yandan vatanseverlik, yapay bir şekilde yaratılmış ve yalanlar ile yanlış söylentilerin iletişim ağından kaynağını alan bir boş inandır; insanı özgüven ve değerlerinden kopartırken, ona kibir ve anlamsız bir gurur katan boş bir inan.

Gerçekten de kibir, anlamsız gurur ve egotizm vatanseverliğin ayrılmaz bileşenleridir. Açıklayayım. Vatanseverlik dünyamızın her biri demir paamaklıklarla çevrili küçük noktalara bölünmüş olduğunu söyler. Bazı özel noktalarda doğma şansına sahip olanlar  herhangi bir diğer noktada ikâmet edenlere göre kendilerini daha üstün, asil ve akıllı görürler. Bu yüzden de o seçilmiş noktada yaşayanların, üstünlüklerini diğerlerine göstermek amacıyla kavga etmek, öldürmek ve ölmek gibi görevleri vardır.

Diğer yerlerde yaşayanlar ise, bebekliklerinden ya da çocukluklarından itibaren beyinlerini Almanlar, Fransızlar ya da İtalyanlar’ın kan dolu hikâyeleriyle doldururlar. Çocuk yetişkinliğe eriştiğinde, kendisinin Tanrı tarafından ülkesini tüm yabancıların saldırı ya da istilâlarına karşı savunmak amacıyla seçilmiş olduğu düşüncesiyle doldurulmuş olur. Bu yüzdendir ki bizler daha üstün bir ordu ve donanma, savaş gücü ve cephane için haykırmaktayız.  Bu yüzdendir ki Amerika kısa bir zaman içerisinde ordusu için dört yüz milyon dolar harcayabilmektedir. Bir düşünün: İnsanların üretiminden çalınmış dört yüz milyon dolar. Elbette ki vatanseverlik oyununa katılanlar, zenginler değildir. Onlar her yerde kendilerini evlerinde hissedebilen kozmopolitanlardır. Biz Amerika’da bu gerçekliğin farkındayız. Bizim zengin Amerikalılarımız Fransa’da Fransız, Almanya’da Alman ya da İngiltere’de İngilizler değiller mi? Bir kozmopolitan gururu içerisinde, Amerikalı fabrika çocukları ya da köleler tarafından üretilen parayı boşuna harcayanlar da onlar değil mi? Evet, onların vatanseverliği Roosvelt’in insanlarının adına yaptığı gibi, bir talihsizlikle karşı karşıya kaldığında ya da Sergius Rus devrimcileri tarafından cezalandırıldığında, Rus Çarı gibi bir despota baş üzüntülerini iletebilecek mesajların yollanmasını mümkün kılan bir vatanseverliktir.

Bu, Meksika’da binlerce insanı öldüren baş katil Diaz’ı destekleyebilecek ya da Meksikalı devrimcilerin Amerika topraklarında tutuklanarak, Amerikan hapishanelerinde hiçbir geçerli sebep olmadan mahkum edilmelerini onaylayacak bir vatanseverliktir.

Ama vatanseverlik refah ve gücü temsil edenler için değildir. İnsanlar için yeterince iyidir bu. Voltaire’in en yakın arkadaşlarından olan ve şu sözleri söylemiş olan Büyük Frederick’in tarihi zaferini anımsatıyor bu bizlere: “Din bir sahtekârlıktır ama toplumlar için ayakta tutulmalıdır.

Bu tür bir vatanseverlik de oldukça fazla para gerektiren bir kurumdur; aşağıdaki istatistikleri okuduktan sonra hiç kimse bundan şüphe duymayacaktır. Yüzyılın son çeyreğinde, dünyada lider ordu ve donanmalar için yapılan harcamalardaki progresif artış, her duyarlı öğrenci için ekonomik kaygılar yaratacak derecede somut bir gerçekliktir. 1881’den 1905’e kadarki zamanı beş yıllık periyodlara bölerek ve güçlü devletlerin bu sürecin başlangıç ve bitiş noktalarındaki harcamalarını belirterek kısaca özetlenebilir bu durum. Belirtilen ilk ve son harcama giderlerinde göre bu süreç içerisinde İngiltere’nin harcamaları 2,101,848,936$’dan 4,143,226,885$’a, Fransa’nınkiler 3,324,500,000$’dan 3,455,109,900$’a, Almanya’nınkiler 725,000,200$’dan 2,700,375,600$’a, ABD’ninkiler 1,275,500,750$’dan 2,650,900,450$’a, Rusya’nınkiler 1,900,975,500$’dan 5,250,445,100$’a,  İtalya’nınkiler 1,600,975,750$’dan 1,755,500,100$’a ve Japonya’nın ki 182,900,500$’dan 700,925,475$’a çıkmıştır.

Belirtilen her ülkenin askeri harcamaları, her beş yıllık periyod içerisinde artış göstermiştir. 1881’den 1905’e kadarki dönemde İngiltere’nin ordusuna yaptığı harcamalar dört katına, ABD’ninkiler üç katına, Rusya’nınkiler iki katına çıkmış; Almanya’nın harcamaları %35 oranında, Fransa’nınkiler %15 oranında ve Japonya’nınkiler de yaklaşık %500 oranında artmıştır. Eğer bu ülkelerin yirmi beş yıllık süreç içerisindeki tüm harcamalarını, ordularına yaptıkları harcamalarla karşılaştıracak olursak aşağıdaki sonuçları elde ederiz:

İngiltere’de %20’den %37’ye, ABD’de %15’den %23’e, Fransa’da %16’dan %18’e, İtalya’da %12’den %15’e, Japonya’da %12’den %14’e. Diğer taraftan Almanya’daki oranın %58’den %25’e düşmüş olması da ilginçtir; bu düşüşün sebebi diğer amaçlar için imparatorluk harcamalarında büyük artışlar yapılmış olmasıdır. 1901’den 1905’e kadar olan dönemde yapılan askeri harcamaların takip eden beş yıllık süreçlerdeki harcamalardan daha yüksek olduğu da başka bir gerçekliktir. İstatistikler, oranda askeri harcamaları en yüksek olan ülkelerin sırasıyla İngiltere, ABD, Japonya, Fransa ve İtalya olduğunu göstermektedir.

Donanmalar için yapılan harcamaların göstergeleri de inanılmaz boyutlardadır. 1905’le sonlanan yirmi beş yıllık süreçte, ülkelerin donanmaya yaptıkları harcamalar şöyle bir artış göstermiştir: İngiltere %300, Fransa %60, Almanya %600, ABD %525, Rusya %300, İtalya %250 ve Japonya %700. İngiltere bir istisna olmak üzere, ABD diğer tüm ülkelerden daha çok donanma harcaması yapmaktadır ve bu harcamaların oranı tüm ulusal harcamalarda da diğer güçlerinkilerden fazladır. 1881’den 1885’e kadarki süreçte, ABD’nin donanma için yaptığı harcama ülke için yapılan bütün harcamalarda her 100$’da 6,20$ gibi makul bir orandı; sonraki beş yıllık süreçte bu rakam 6,60$’a yükseldi, bir sonraki beş yılda 8,10$’a ve bir sonrakinde ise 16,40$’a erişti. İlerideki beş yıllık süreçlerde bu oranın artacağı da açıkça görülmektedir.

Askeri harcamalardaki artış, nüfus üzerinde kişi başına düşen vergi şeklinde açıklanarak da gösterilebilir. Burada verilen karşılaştırmadaki ilk beş yıldan son beş yıla kadar olan süreç içerisinde şöyle bir artış gözlenmiştir: İngiltere’de 18.47$’dan 52.50$’a; Fransa’da 19.66$’dan 23.62$’a; Almanya’da 10.17$’dan 15.51$’a; ABD’de 5.62$’dan 13.64$’e; Rusya’da 6.14$’dan 8.37$’a; İtalya’da 9.59$’dan 11.24$’a ve Japonya’da  86 cent’ten  3.11$’a.

Kişi başına düşen bu vergi tahmini ile militarizmin ekonomik yükünün kabul edilebilirliği arasında bir bağlantı vardır. Elimizdeki verilere dayanarak elde ettiğimiz yadsınamaz sonuç, ordu ve donanmalar için giderek artan harcamaların istatistiklerde adı geçen ülkelerdeki nüfus artışına baskın çıktığıdır. Diğer bir değişle, militarizmden giderek artan beklentilerin devamlılığı, bu ülkelerin hepsini hem insanlar hem de kaynaklar açısından tüketme tehdidini oluşturmaktadır.

Vatanseverlik için gerekli olan bu korkunç kayıp, ortalama bir zekâya sahip olan bir kişiyi bile bu hastalıktan kurtarmaya yeterli olmalıdır. Gene de vatanseverlik daha fazlasını beklemektedir. İnsanlar vatansever olmaya zorlanmaktadır ve bu lüks için de öderler; yalnızca “savunucuları”nı destekleyerek değil, aynı zamanda kendi çocuklarını da kurban ederek. Vatanseverlik bayrağa bağımlılığı gerektirir; ki bu da anneyi, babayı ve kardeşi öldürmeye bile hazır olacak bir itaat anlamına gelmektedir.

Genel kavga, ülkemizi yabancı tehditlerden koruyacak bir orduya gereksinimimiz olduğudur. Ne var ki her entelektüel kadın ve adam bilir ki, aptalları baskı altında tutmak ve korkutmak için var olan bir mittir bu. Bir diğerinin ilgi alanlarını bilen dünya devletleri, birbirlerine saldırmazlar. Uluslararası karmaşaları, savaşlardansa antlaşmalar yoluyla çözmekle kazançlarının daha fazla olacağını öğrenmişlerdir. Gerçekten de Carlyle’ın söylediği gibi, “Savaş, kendi savaşlarını vermeyecek kadar korkak olan iki hırsızın kavgasıdır; bu yüzden de bir köyden ve bir diğerinden oğlanları alıp onlara üniformalar giydirir, onları silahlandırır ve karşılıklı olarak vahşi canavarlar gibi kaybetmelerine izin verirler.

Her savaşı aynı nedene dayandırmak da fazla bir bilgelik gerektirmez. ABD tarihinde güya olağanüstü ve vatansever bir olay olan İspanya-Amerika savaşını ele alalım. Kalplerimiz gaddar İspanyollar’a karşı nasıl da öfkeyle doluydu! Doğru, bu öfkemiz aniden alevlenmemişti ama. Aylarca devam eden gazete ajitasyonuyla beslenmişti ve bu Butcher Weyler’in birçok Kübalı’yı öldürmesi ve kadınlarına tecavüz etmesinden çok da sonra olmamıştı. Gene de Amerikan Toplumu’nun adaletine dayanarak hiddetlenerek büyümüş, kavga etmeye hazır ve cesurca savaşmaya istekli bir hale gelmişti. Ama sis kalktığında, ölüler gömüldüğünde ve savaşın bedeli insanlara mal ve kiralarda artış olarak geri döndüğünde, vatansever bütünlüğümüzün sarhoşluğundan ayıldığımızda Amerika-İspanya savaşının bedelinin şeker fiyatlarının artması anlamına geldiğini aniden anlayıverdik; daha açık söylemek gerekirse Amerikalılar’ın hayatları, kanı ve parası İspanya hükümeti tarafından tehdit altında bulunan Amerikan kapitalistlerinin ilgilerini korumak amacıyla kullanılmıştı. Bu bir abartma değildir, tam tersine Amerikan hükümetinin Küba işçilerine karşı gösterdikleri tutumla kanıtlanmış gerçeklikler ve figürlere dayanmaktadır. Küba Amerika’nın kıskacı altındayken, Küba’yı özgürleştirmek için yollanan askerlere savaştan kısa bir süre sonra patlak veren puro fabrikalarında çalışan ve grevde olan Kübalı işçileri vurma emri verilmişti.

Bu tür sebeplerle mücadeleyi sürdüren bir tek bizler değiliz. Kan ve gözyaşının akmasına neden olan korkunç Rus-Japon savaşının da önündeki perde kalkmaktadır. Ve bir kez daha görüyoruz ki bu savaşın arkasında da ateşleyici Ticari Gelenek tanrısı var. Rusya-Japonya savaşı sırasında Savaş Bakanı olan Kuropatkin, ticari geleneğin ardındaki gerçek sırrı açığa çıkartmıştır. Kore imtiyazları üzerine para yatırmış olan Çar ve Gran Düka’lar, yalnızca hızlı bir şekilde servet yapabilmek sebebiyle savaşı başlatmıştı.

Barışın en güvenli yolunun güçlü bir ordu ve donanmaya sahip olmak olduğu yolundaki çekişme, en barış yanlısı vatandaşın en ağır silahlarla donanmış vatandaş olduğu iddiası kadar mantıksızdır. Günlük hayattan edindiğimiz deneyimler kanıtlamaktadır ki, silahlı bireyler gücünün denemek konusunda oldukça isteklidir. Bu durum tarihsel olarak, hükümetler için de geçerlidir. Gerçekten de barıştan yana olan ülkeler enerji ve hayatlarını savaş hazırlıklarıyla harcamazlar. Sonuç olarak da barış korunur.

Ne var ki, daha güçlü bir ordu ve donanma oluşturulması yönündeki isteklerin hiçbiri dış tehditlerden kaynaklanmamaktadır. Bu, toplumlarda giderek artan hoşnutsuzluk korkusundan ve işçiler arasındaki uluslararası ruhtan kaynaklanmaktadır. Bu birçok ülkenin Güçlerinin kendini hazırlamakta olduğu düşmanla karşılaşacaktır; bir zamanlar bilinçliliğe uyanan ve diğer tüm dış tehditlerden daha da tehlikeli olacak bir düşman.

Yüzyıllardır toplumları köleleştiren güçler, onların psikolojileri üzerine de kapsamlı çalışmalar yapmışlardır. Genellikle insanların umutsuzlukları, kederleri ve gözyaşlarının, tıpkı çocuklar gibi küçük bir oyuncakla zevke dönüştürülebileceğini bilirler. Ve o oyuncak ne kadar ihtişamlı bir şekilde giydirilirse, renkleri ne kadar canlı olursa çocuk için de o kadar çekici olacaktır.

Bir ordu ve bir donanma insanların oyuncaklarını temsil eder. Onları daha çarpıcı ve çekici kılmak için, bu oyuncakların sergilenmeleri için yüzlerce ve milyonlarca dolar harcanmaktadır. Birleşik Devletler hükümetinin bir donanma filosunu donatıp Pasifik sahiline, her Amerikalı’nın ABD’nin gurur ve zaferlerini hissetmesi için göndermesindeki amaç da buydu. San Francisco şehri, filonun eğlendirilmesi için yüz bin dolar harcamıştı; Los Angeles altı bin; Seattle ve Tacoma ise yaklaşık yüz bin dolar. Filoyu eğlendirmek için mi dedim? “Cesur oğlanlar” yeterli yemeği bulabilmek için isyan etmek zorundayken, birkaç üst rütbeli subaya içki içirip, yemek yedirmek için. Ülkenin dört bir yanındaki kadın, erkek ve çocukların sokaklarda açlık çektiği; yüzlerce işsiz insanın emeklerini her fiyattan satmaya hazır bir durumda bekledikleri bir zamanda havai fişekler, tiyatro partileri ve toplantılar için tam iki yüz altmış bin dolar harcanmıştı.

İki yüz altmış bin dolar! Böylesine yüklü bir toplamla neler yapılmazdı ki? Ama ekmek yemek yerine, o şehirlerin çocukları filoyu görmeye götürülmüş ve bir gazetenin de yazdığı gibi olay akıllarda şöyle kalmıştı, “bir çocuk için unutulmaz bir anı.

Gerçekten de hatırlanmak için muhteşem bir şey, değil mi? Uygarlaşmış katliamın infazcıları. Eğer bir çocuğun hafızası bu tür anılarla zehirlenebilirse, insan kardeşliğinin gerçekten anlaşılması umudu ne için var öyleyse?

Biz Amerikalı’lar kendimizi barış sever insanlar olarak tanımlarız. Kan dökülmesinden ve şiddetten nefret ederiz. Gene de uçan makinelerden savunmasız köylülerin üzerlerine dinamit bombaları atabilme olasılığı da bizde haz spazmları yaratır. Ekonomik gereklilikten dolayı, bazı endüstri patronlarını durdurmak için kendi hayatını riske atan herhangi bir kişiyi asmaya, elektrikli sandalyeye oturtmaya ya da linç etmeye hazırızdır. Kalplerimiz Amerika’nın dünyanın en güçlü ülkesi olması ve eninde sonunda diğer bütün ülkeler üzerine kendi demir ayaklarını çakacağı düşüncesinin heyecanıyla çarpar.

İşte vatanseverliğin mantığı budur.

Vatanseverliğin ortalama insanlar için doğurduğu korkunç sonuçları göz önüne aldığımızda bile, bunlar vatanseverliğin askerler üzerindeki etkisiyle karşılaştırılamaz; boş bir inançla kandırılmış o zavallı kurban. O ki ülkesinin kurtarıcısı, ulusunun koruyucusu: Onun için vatanseverlik neyi ifade ediyor? Barış zamanında köle gibi itaatkâr bir hayat, kusurlar ve sapıklık; savaşta ise tehlike ve ölüm.

San Francisco’ya kısa bir zaman önce yaptığım eğitim seyahatinde, Körfez ve Golden Gate Parkı’nın en güzel manzarasına sahip olan Presidio’yu ziyaret ettim. Amacı çocuklar için oyun alanları, yorgun şehirliler için bahçeler ve müzik olmalıydı. Aksine çirkin, kasvetli ve barakalarla gri  bir şekilde yapılmıştı. Barakalar; zenginlerin köpeklerini bile gezdirmeyecekleri yerler. Döküntü kulübelerde askerler güdülmekte olan bir sürü gibiydiler. Burada gençlik günlerini harcıyorlar, üstlerinin botlarını ve pirinç düğmelerini parlatıyorlardı. Burada da, sınıflar arasındaki farklılaşmayı gördüm: Özgür bir cumhuriyetin mahkumlar gibi sıraya dizilmiş, önlerinden geçen her üstlerine selam veren kuvvetli oğulları. İnsanlığı küçülten ve üniformayı yücelten Amerikan eşitliği!

Baraka hayatı, cinsel sapıklık gibi farklı eğilimleri de beraberinde getirmektedir. Giderek Avrupa askeri koşullarında ortaya çıkan sonuçları doğurmaktadır. Cinsel psikoloji alanında adı duyulmuş olan yazar Havelock Ellis, bu konu üzerinde kapsamlı bir çalışma yapmıştır. Kitabından bir alıntı yapıyorum: “Barakalardan bazıları erkek fahişeliğinin en büyük merkezleridir… Kendilerini satan askerlerin sayısı, bizim inanmak istediğimizin çok daha üstündedir. Bazı alaylarda bu cüretin erkeklerin büyük bir çoğunluğu için rüşvet alma oranından daha yüksek olduğunu söylemek bir abartma olmaz… Yaz akşamlarında Hyde Park ve Albert Gate civarı canlı bir ticaret yapan askerler ve diğer erkeklerle dolar; çok az utanç içindedirler, üniformalarıyla ya da sivil… Çoğu vakada uygulanan prosedürler Tommy Atkins’in cep parasına rahat bir eklemede bulunur.”

Ordu ve donanmaya bu sapkınlığın nasıl ve neden girmiş olduğu, en iyi biçimde fahişeliğin bu türü için özel evlerin var olması gerçeğiyle yargılanabilir. Bu davranış İngiltere’ye özgü değildir, evrenseldir. “Askerler Fransa’da İngiltere ya da Almanya’dakinden daha az aranmıyor ve Paris ve garnizon şehirlerinde de askeri fahişelik için özel evler mevcut.”

Acaba Havelock Ellis cinsel sapıklıkla ilgili araştırmasına Amerika’yı da katış mıdır? Eğer bunu yapmış olsaydı, aynı koşulların diğer ülkelerde olduğu kadar bizim ordumuz ve donanmamızda da mevcut olduğunu görürdü. Güçlü bir ordunun gelişmesi kaçınılmaz olarak cinsel sapıklığı arttırmaktadır; barakalar kuluçka makineleridir.

Cinsel etkilerinin yanı sıra, baraka yaşantısı askerin orduyu terk etmesinden sonra faydalı bir emekçi olması  olasılığını da ortadan kaldırmaktadır. Herhangi bir konuda eğitim görmüş olan erkeklerin çok azı ordu ya da donanmaya katılır, ama onlar bile bir askeri deneyimden sonra önceki işlerinde kendilerini eskisi kadar rahat hissedemezler. İşsizlik alışkanlığını, heyecan ve macerayı tatmış olarak hiçbir barışçıl koşula ayak uyduramazlar. Ordudan ayrıldıklarında hiçbir yararlı işe geri dönemezler. Ama bu genellikle ayaktakımı, hapishaneden çıkanlar ve ne hayat ne de kendi kişisel eğilimleri için mücadele etmeyen insanlarda görülür. Bu insanlar da askeri hayatlarından sonra, suç yaşamlarına geri dönerler; daha da vahşileşmiş ve alçalmış olarak. Hapishanelerimizde yatanların kayda değer bir çoğunluğunu eski askerlerin oluşturduğu herkesçe bilinen bir gerçekliktir. Diğer yandan ordu ve donanmada da oldukça yüksek sayıda eski suçlu bulunmaktadır.

Yukarıda sıralamış olduğum bütün korkunç sonuçlar içerisinden hiçbirisi bana Private William Buwalda olayında oluşan vatanseverlik ruhu kadar insanlık dışı gelmiyor. Çünkü o, bir kişinin asker olup aynı zamanda da insanlık haklarını savunabileceğine inanıyordu. Askeri otoriteler onu cezalandırdılar. Doğru, on beş yıl boyunca ülkesine hizmet etmişti, ama kayıtları mahkeme tarafından itham edilmemişti. Buwalda’nın mahkumiyetini üç yıla indiren Gen Funston’a göre, “bir görevlinin ya da gönüllü olarak askere kaydedilmiş bir adamın öncelikli görevi hükümetine karşı sorgusuz itaat ve bağlılıktır. Onun bu hükümeti onaylayıp onaylamaması hiçbir şey değiştirmez.” Aslında, Funston vatana bağımlılığın gerçek doğasına işaret etmektedir. Ona göre, orduya girmek Bağımsızlık Deklarasyonu’nun ilkelerini ilga etmek demektir.

Düşünmeyi, sadık bir makine haline gelmeye dönüştüren ilginç bir vatanseverlik anlayışı!

Vatanseverliğe karşı, bir adamı, bir suçluyu on beş yıllık sadık hizmetlerinden sonra hapse atan bir anlayıştan daha büyük bir suçlama olabilir mi?

Buwalda ülkesine hayatının en iyi yıllarını vermişti ve erkekliğini. Ama tüm bunların hiçbir anlamı yoktu. Vatanseverlik merhametsizdir ve diğer bütün doymak bilmez canavarlar gibi ya her şeyi ister ya da hiçbir şeyi. Bir askerin, aynı zamanda bir insan olduğunu, kendi duyguları, düşünceleri ve eğilimleri olabileceğini kabul etmez. Buwalda’ya öğretilen ders de bu idi; çok pahalı ama hiçbir işine yaramayacak bir ders verilmişti ona. Özgürlüğüne kavuştuğunda ordudaki pozisyonunu kaybetmişti ama özgüvenini geri kazanmıştı. Her şeyden önce, bu üç yıllık mahkumiyete değer.

Amerika’daki askeri koşullar üzerine yazan bir yazar, yakın zamanlarda yazdığı bir makalesinde Almanya’da askerlerin siviller üzerindeki baskısına değinmişti. Diğer yazdıklarının yanı sıra, şöyle diyordu: Eğer bizim ordumuzun var olma sebebi, sivillere eşit haklar sağlanmasının dışında bir amaca hizmet etseydi, varlığını sürdürmek için bunun karşılığını alırdı. Eminim ki bu yazar, General Bell’in vatansever rejimi sırasında Colorado’da değildi. Eğer vatanseverlik adı altında erkeklerin nasıl hapishanelere tıkıldığını, sınır dışı edildiklerini ve diğer her türlü vahşetle karşı karşıya bırakıldıklarını görmüş olsaydı, muhtemelen fikrini değiştirirdi. ABD’de askeri gücün artmasına verilebilecek tek örnek Colorado olayı değildir. Birlikler ve askerlerin iktidardakilerin yardımına koşmadığı ve burada küstahça ve vahşice aynı Kaiser’in üniformasını giyen adamlar gibi davranmadıkları pek görülmemiştir. O zaman da Dick askeri kanunlarına sahibiz. Acaba yazar bunu unutmuş muydu?

Bizim yazarlarımızın en büyük hatalarından birisi, kendi ülkelerinde yaşanan güncel olaylar hakkında oldukça cahil olmalıdır; ya da dürüstlükten uzak bir tutumla bu konular hakkında konuşmak istemezler. Ve böylece, Dick askeri yasamızın Kongre tarafından çok az tartışılarak ve kamudan gizli bir şekilde yürürlüğe sokulmuş olması konusunun üstü kapatılmıştır: Başkan’a, barış yanlısı bir vatandaşı kana susanış bir katile dönüştürme yetkisini veren yasa. Bunun ülkenin savunulmasına yönelik bir amacı olduğu söyleniyor; gerçekte ise sözcülüğünü Başkan’ın yaptığı o belirli partinin çıkarlarını korumak.

Yazarımız vatanseverliğin Amerika’da asla yurtdışında olduğu kadar güç sahibi olamayacağını iddia etmekte; çünkü bu bizlerde içten gelen bir duygu ama Eski Dünya’da mecburi bir şey. Ne var ki bu beyefendinin belirtmeyi unuttuğu iki çok önemli nokta var. Öncelikle, Avrupa’da mecburi askerlik toplumun her sınıfında orduya karşı derin nefret duyguları yaratmıştır. Binlerce genç baskı altında orduya alınmaktadır ve asker olduklarında da buradan kaçmak için her türlü yolu denemektedirler. İkincisi, inanılmaz bir anti-militarist akımı yaratan şey militarizmin mecburi yanıdır, Avrupalı Güçler her şeyden çok bundan korkarlar. Her şeyden önce kapitalizmin en büyük savunucusu militarizmdir. İkincisi zayıfladığı anda, kapitalizm de sendeleyecektir. Doğru, bizim ülkemizde erkekler genellikle orduya katılmaya zorlanmazlar ama bizler daha şiddetli ve zorlayıcı bir güç yarattık: Gereklilik. Endüstriyel bunalımlar sırasında orduya gönüllü katılımlarda inanılmaz bir artış olduğu bir gerçeklik değil midir? Militarizm gurur verici ya da kazançlı olmayabilir ama bir iş arayarak ülkeyi gezmekten, ekmek kuyruklarında beklemekten ya da belediyenin sığınma evlerinde uyumaktan daha iyidir. Her şeyden önce ayda on üç dolar, günde üç öğün yemek ve uyuyacak bir yer demektir. Gene de eğer gereklilik orduya katılmak için yeterli güçte bir neden olarak kabul edilmiyorsa, o noktada da devreye insanın karakteri giriyor. Askeri otoritelerimizin ordu ve donanmaya yapılan gönüllü katılımlardan “zayıf materyal” diye yakınmalarına şaşmamak gerek. Bu, gerçekten de cesaret verici bir işarettir. Bu, ortalama Amerikalı’nın hâlâ açlık riskini almaktansa, üniformaya bürünerek bağımsızlık ve özgürlük aşkı ruhunu taşıyabileceğinin kanıtıdır.

Dünyada düşünene adamlar ve kadınlar, vatanseverliğin çok dar ve zamanımızın ihtiyaçlarını karşılamak için çok sınırlı olduğunu anlamaya başlamışlardır. Gücün merkezileşmesi dünyada baskı altında olan ülkelerde ulusal bir dayanışma duygusu yaratmıştır; Amerika’daki emekçiler ile yurt dışındaki kardeşleri arasındaki dayanışmadan daha üstün bir uyum gösteren bir dayanışma; yabancı tehditlerden korkmayan bir dayanışma, çünkü bu bütün işçileri patronlarına “Gidin ve cinayetlerinizi kendiniz işleyin. Biz bunu sizin yerinize yeterince uzun bir süredir yapıyoruz.” diyecekleri bir noktaya getirmektedir.

Dayanışma askerlerin bile bilincini uyandırmaktadır; onlar da büyük insan ailesinin birer parçası haline gelmektedir. geçmiş çatışmalarda şaşmazlığını birden çok kanıtlamış olan bir dayanışma ve 1871 Komünü’nde Parisli askerlerin ayaklandıran ve kardeşlerini öldürmeleri istendiğinde bunu yapmayı reddettiren güç. Yakın geçmişte Rus ordularına karşı ayaklanan adamlara cesaret veren de aynı şeydi. Eninde sonunda bu dayanışma, tüm baskı ve şiddet altında tutulanları uluslararası sömürücülere karşı bir araya getirecektir.

Avrupa proleteryası bu büyük dayanışmanın gücünü fark etmiştir ve bunun bir sonucu olarak da vatanseverliğe ve onun kanlı yüzü olan militarizme karşı bir savaş başlatmıştır. Alman, Fransız, Rus ve İskandinav ülkelerin hapishaneleri, bu eski boş inanın bir parçası olmayı reddeden binlerce kişiyle doludur. Bu akım işçi sınıfıyla da sınırlı değildir; hayatın her aşamasından kişileri, sanatçıları, bilim adamlarını ve yazarlarını da kucaklamıştır.

Amerika’da bu akıma ayak uydurmak zorunda kalacaktır. Militarizm ruhu hayatın her kanalına sızmış durumdadır. Gerçekten de ben Amerika’da militarizmin dünyanın diğer yerlerinden daha büyük bir tehlike oluşturduğuna inanıyorum; çünkü kapitalizm yok etmek arzusu içinde olanlara rüşvet ödemekte.

Bunun başlangıcı okullarda çoktan yapıldı. Gözle görülür bir şekilde, hükümet de İncil’in yolunu seçiyor: “Bana çocuk aklını verin, onu bir erkek yapayım.” Çocuklar askeri taktiklerle, müfredat programında yüceltilen askeri başarılarla eğitiliyorlar ve genç beyinler de hükümete uyum sağlamaları için saptırılıyorlar. Dahası, ülkenin gençleri ordu ve donanmaya katılmak için parlak posterlerle kandırılıyorlar. “Dünyayı görmek için iyi bir fırsat!” diye bağırıyor hükümet duvarlardan. masum çocuklar zorla vatansever yapılıyor ve askerlerin adımları Ulus’a doğru ilerliyor.

Amerikan işçileri askerler, Federaller ve Eyaletler’in ellerinde o kadar çok acı çekti ki, üniformalı parazitlere karşı yeterli bir nefret ve isyanları var. Ne var ki tehditler bu büyük problemi tek başına çözemez. İhtiyacımız olan şey, askerlerin eğitimine karşı bir propagandadır; akımının gerçekliklerine onu uyandıracak ve varlığını onların emeklerine borçlu olduğu adamlara karşı gerçek görüşünün bilinçliliğini uyandıracak anti-vatansever bir literatür. Otoritelerin en çok korktuğu şey, tam da budur işte. Bir asker için radikal bir toplantıya katılmak zaten büyük bir hainliktir. Bir asker için radikal bir bildiriyi okumayı da büyük bir hainlik olarak adlandıracaklarına hiç şüphe yok. Ama otoriteler, hatırlanamayacak kadar eski zamanlarda  ilerlemenin her adımını hainlik olarak adlandırmıyor muydu? Ne var ki sosyal bir yeniden yapılanma için çabalayanlar bütün bunlarla karşı karşıya gelecek güce sahiptirler. Bu gerçeklikleri fabrikalar yerine, barakalara taşımak daha da önemlidir. Vatansever yalanı dünyamızdan silmek için, bütün ulusların evrensel kardeşlikte birleşerek şu kelimeler etrafında toplandığı o muhteşem yapıya giden yolu temizlememiz gereklidir: ÖZGÜR BİR TOPLUM.

Çeviri: Kara Kedi

The post Vatanseverlik, Özgürlüğe Karşı Bir Tehdit – Emma Goldman appeared first on Barikat Haber.

]]>
https://barikathaber.org/article/vatanseverlik-ozgurluge-karsi-bir-tehdit-emma-goldman/feed/ 0