Alexander Berkman Archives - Barikat Haber https://barikathaber.org/pj-categs/alexander-berkman/ Barikat sokağı kapatır ama yolu açar. Tue, 04 Jan 2022 18:19:12 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=6.9 https://barikathaber.org/wp-content/uploads/2021/12/cropped-barikat-32x32.jpeg Alexander Berkman Archives - Barikat Haber https://barikathaber.org/pj-categs/alexander-berkman/ 32 32 Hapishane ve Suç — Alexander Berkman (Çev. Umut Adnan Aydemir) https://barikathaber.org/article/hapishane-ve-suc-alexander-berkman-cev-umut-adnan-aydemir/ https://barikathaber.org/article/hapishane-ve-suc-alexander-berkman-cev-umut-adnan-aydemir/#respond Tue, 04 Jan 2022 18:16:02 +0000 https://barikathaber.org/?post_type=project&p=20782 Anarşistlerin temel görüşlerinden birisi de hapsetmenin işlevsiz olduğudur. Alexander Berkman bu yazısında hapsetme ve ıslah etme kurumlarının kendi iddialarıyla çeliştiğini anlatır. Hapishaneye bir alternatif olarak sunulan ıslahevlerine dair de tartışmayı derinleştiren Berkman, intikam ruhunun tarihsel gelişimi gibi örneklendirmelerle hapsetmenin kökenine dair görüşlerde bulunur. Kropotkin’le benzer olarak ıslah etme iddiasıyla bireyleri tutsak eden kurumların aslında kendi...

The post Hapishane ve Suç — Alexander Berkman (Çev. Umut Adnan Aydemir) appeared first on Barikat Haber.

]]>
Anarşistlerin temel görüşlerinden birisi de hapsetmenin işlevsiz olduğudur. Alexander Berkman bu yazısında hapsetme ve ıslah etme kurumlarının kendi iddialarıyla çeliştiğini anlatır. Hapishaneye bir alternatif olarak sunulan ıslahevlerine dair de tartışmayı derinleştiren Berkman, intikam ruhunun tarihsel gelişimi gibi örneklendirmelerle hapsetmenin kökenine dair görüşlerde bulunur. Kropotkin’le benzer olarak ıslah etme iddiasıyla bireyleri tutsak eden kurumların aslında kendi iddialarının tam tersine anti-sosyal canavarlar ürettiklerini söyler. Berkman’ın bu yazısının günümüzde de aynı şekilde sürmekte olan hapishanelerin özünü anlamamıza yardımcı olacağını düşünüyoruz.

Hapishane ve Suç — Alexander Berkman

Modern yardımseverlik cezalandırma kurumlarının repertuarına yeni bir rol biçti. Eskiden hapishanelerin gerekliliği, yalnızca cezalandırıcı ve koruyucu karakterine dayanmaktaydı, günümüzde bu kurumlarda birincil önemi teşkil eden yeni bir ıslah etme işlevi şekillendi.

Bunun sonucu olarak üç amacın -ıslah edici, cezalandırıcı ve koruyucu- fiziksel kısıtlama araçları tarafından daha az veya daha fazla tecrit edici karakteriyle, spesifik veya daha fazla veya daha belirsiz periyotlarda hapsederek başarılması rağbet görüyor.

Toplum kendi güvenliğini garanti etmek amacıyla suçlu olarak adlandırılan belirli unsurların toplumsal yaşama katılımını tutsak etme araçlarıyla yasaklar. Suçlunun bu geçici tecriti, hapishanelerin koruma işlevini devreye sokar. Karakter itibariyle tamamen olumsuz olan hapsetme eylemi, gerçekten topluma fayda sağlar mı? Korur mu? 

Haydi sonuçlarına biraz bakalım.

Öncelikle hapishane sorunsalının cezalandırıcı ve ıslah edici aşamalarını araştıralım.

Cezalandırmanın toplumsal bir kurum olarak ortaya çıkışının iki kaynağı vardır; birincisi  insanın özgür ahlaki muhakemeye sahip olduğu ve dolayısıyla compos mentis¹ olduğu sürece davranışlarından sorumlu olduğu varsayımı, ikincisi intikam duygusuyla misilleme yapma. İnsanın özgür muhakemesinin tartışmalı sorusunu daha sonraya bırakarak, cezalandırmanın ikinci kaynağını inceleyelim.

İntikam duygusu saf hayvani bir eğilimdir, birincil olarak karşılaştırılmalı fiziksel gelişimin belirli bir zeka seviyesi ile birleşmesine dayanır. Primitif insan, tabiri caizse kendini kanıtlamanın içgüdüsel arzusuyla veya onun kişiliğine ya da ilgilerine zarar vermeyecek, tehlikeye atmayacak insan ya da hayvan olan saldırganla baş etme konusunda korunma amacıyla kanunu eline geçirmek için, çevresinin koşullarına mecburdur. Kendini koruma içgüdüsüyle doğmuş olan ve varolma ve üstünlük mücadelesiyle gelişmiş olan bu eğilim, ilkel insanla birlikte, canlılık konusunda geliştiği birincil kaynak kadar güçlü ve hatta zaman zaman gaddarlık ve fethetme noktasında da aynı şeyin ötesine bile geçen ikincil bir içgüdüye, öz-sunumun diktelerine dönüşmüştür.

Hayvanlar bile intikam duygusu gösterirler. Tutsaklıkta en yaratıcı yöntemler filler tarafından uygulanmıştır, tehditkar bir gözleyici üzerinde intikam alma hikayeleri, çokça bilinir. Köpekler ve çeşitli diğer hayvanlar da aynı şekilde sıklıkla intikam duygusu gösterirler. Ama insanla birlikte, zihinsel gelişiminin belirli aşamalarında intikam duygusu en belirgin karakterine ulaşmıştır. Barbar ve yarı-medeni ırklarda başkasının -gerçek veya hayali- yanlışlarının öcünü alma pratiği, bireyin hayatında en önemli rolü oynar. Dini fanatizmin karakteri de katılarak özellikle bariz yaralanmaların öcünü almanın babadan oğula, jenerasyondan jenerasyona saldırganın ve onun soyundan olanların kanıyla saldırının kökü kazınana kadar devam ettirilmesinin kutsal görevi olan intikam, onlarla birlikte en yaşamsal mesele olmuştur. Bütün kavimler sıklıkla akrabası düşman komşu tarafından öldürülen üyeleri için birleşirler, ve yanlışa maruz kalan kişinin özel ayrıcalığı her zaman saldırgana ölümcül darbeyi vurmaktı.

Kanlı intikam ruhu, belli başlı Avrupa ülkelerinde bile hala çok güçlüdür. Kafkasya’nın yarı-barbarları, Güney İtalya’nın, Korsika ve Sicilya’nın cahil köylüleri, kişisel öç almanın bu pratiğini hala uygularlar; aralarından bazıları, örneğin Çerkesler, bunu oldukça açık bir şekilde yaparlar; diğerleri, örneğin Korsikalılar gizlilik ve güvenlikle yaparlar. Sözde aydınlanmış ülkelerimizde bile kişisel intikam, intikam yemini, sonsuz düşmanlık hala mevcuttur. Güney Avrupa bölgelerindeki mafya tipi gizli örgütlenmelerin ortak noktası bu ruhun ortaya konulmasından başka bir şey değil midir?! Çeşitli şekilleriyle düello yapmanın -silahlı çarpışmadan yumruklu karşılaşmaya- altında yatan ilke doğrudan öç almanın bu ruhudur; bir saldırının veya yaralamanın intikamını, hayal veya gerçek şekilde; hatta kişinin kanıyla alma içgüdüsü. Öfkeli kocayı “onurunu ve mutluluğunu çalan” kişinin canına kastetmeye iten, bu ruhtur. Yaslı akrabasının, genç dulun, öfkeli çocuğun intikamını almak isteyen öfkeli mafyanın; bütün linç-kanunu vahşetlerinin altında yatan, bu ruhtur.

Toplumsal ilerleme, doğrudan ve kişisel intikam pratiklerini kontrol etmeye ve ortadan kaldırmaya eğilimlidir. Sözde medeni topluluklarda birey, bir kural olarak yanlışlarının intikamını kişisel olarak almaz. “Görevlerinden” birisi vatandaşlarının yanlışlarının intikamını suçlu tarafı cezalandırarak almak olan devlete “haklarını” devreder. Dahası, vatandaşlarının biricik yasal intikam alıcısı rolünü üstlenmiş, kılık değiştirmiş aynı barbarizme bürünen devletle görüyoruz ki toplumsal bir kurum olarak cezalandırma, intikam almanın farklı bir şeklinden başka bir şey değildir. Devletin cezalandırıcı güçleri organize bir toplumda teorik olarak, yanlış yapılan kişiyle beraber tüm topluma saldırı yapıldığı; “birine verilen zarar herkesi endişelendirir” ilkesine dayanır. Suçlu öfkeli toplumun intikamının alınması, “kanunun majestelerinin haklı çıkması” için cezalandırılmalıdır. Cezanın suça eşdeğer olması gerektiği ilkesi yine cezalandırma kurumunun gerçek karakterini, Tevratçı “göze göz, dişe diş” ruhunu ortaya koymaktadır; neredeyse bütün sözde medeni ülkelerde cezalandırmanın ana ilkesi olarak yaşayan bir ruh: yaşama yaşam. “Suçlu”, saldırısı yüzünden cezalandırılmaktan ziyade toplum tarafından doğası, koşulları, karakteri nasıl görülüyorsa ona göre cezalandırılır; bir başka deyişle suç, tekil saldırıların tahrik ettiği yerel intikam ruhununun şiddetini dengelemek için hesaplanan bir doğanın ürünüdür.

Öyleyse bu, cezalandırmanın doğasıdır. Söylemesi gariptir -belki de doğaldır- ki, Cezalandırıcı kurumların ulaşmak istediği sonuçlarla ulaştığı sonuçlar oldukça zıttır. “Medeni” intikam katliamlarının modern formu, mecazen konuşuyorum, bireysel vatandaşın düşmanıdır, ama toplum düşmanını yetiştirir. Devletin tutsağı, zarar verdiği kişiyi artık düşmanı olarak görmez, tıpkı barbar gibi, zarar verdiği kişinin gazabından ve intikamından korkar. Onun yerine, kendini doğrudan cezalandıran devlete bakar; kanunun temsilcilerini kişisel düşmanı olarak görür. Öfkesini büyütür ve vahşi intikam düşünceleriyle zihnini doldurur. Nefreti onun şansızlığında, yargılanmasında doğrudan sorumlu olan kişilere yönelir -tutuklayan polis, gardiyan, mahkeme, yargı ve yargıç- bu liste böyle uzar ve zavallı talihsiz tamamen bir toplum düşmanına dönüşür. Dahası, cezalandırıcı kurumlar bir yandan toplumu mahkumdan mahkum olduğu sürede korurken, yetiştirirken diğer yandan da toplumsal nefreti ve düşmanlığı yetiştirirler.

Özgürlüğünden, haklarından, yaşam zevkinden mahrum bırakılmış, iyi veya kötü bütün dürtüleri baskılanmış, gurur kırıcı davranışlara maruz kalmış ve sıklıkla insani olmayan sert yöntemlerle merhametsizce disipline edilmiş ve nefret ettiği ve küçümsediği resmi canavarlar tarafından genel olarak istismar ve kötü davranış gören, sefil, genç mahkum, doğduğu güne, onu doğuran kadına, sorumlu olan herkese, sefil durumu için lanetler okur. Gördüğü muameleyle ve hapishanede tanık olmak zorunda kaldığı korkunç manzaralarla vahşileştirilmiştir. Geriye ne kadar insanlığı kalmışsa “disiplin” tarafından kökü kazınır. Sonsuz öfkesi ve hoşnutsuzluğu, sefilliğinin yılları gelip geçtikçe herkese ve her şeye karşı büyüyen bir nefrete dönüşür. Sorunları üzerine düşüncelere dalar ve intikam alma içgüdüsü, belirsiz eğilimleri yavaş yavaş sabit bir kararlılık haline gelen güçlü anti-sosyal içgüdülere dönüşene kadar içinde şiddetle büyür. Toplum onu bir kimsesiz, kendinin doğal düşmanı haline getirmiştir. Kimse ona iyilik veya merhamet göstermemiştir; o da dünyaya göstermeyecektir.

Sonra serbest bırakılır. Eski arkadaşları onu reddeder; eşi dostu onu artık tanımaz, toplum bu eski mahkumu parmakla gösterir, hor görülür, alayla ve tiksintiyle bakılır, güvenilmez ve istirmar edilmiş bir kimsedir. Parası yoktur ve bir “ahlaki cüzamlıya” yardım yoktur. Toplumsal bir Ishmael olarak bulur kendini, herkes ona sırt çevirmektedir, ve o da herkese sırtını çevirmiştir.

Hapishanelerin cezalandırıcı ve koruyucu işlevleri kendi amaçlarını mağlup etmektedir. Tamamen faydasız, işe yaramaz olmaktan bile kötüdürler; toplumun menfaatleri için kesinlikle zararlıdırlar.

Cezalandırıcı kurumların ıslah etme işlevlerinin de diğerlerinden aşağı kalır yanı yoktur. Bütün hapishanelerin -çalışma kamplarının, cezaevlerinin, devlet hapishanelerinin- cezalandırıcı karakteri ıslah edici doğanın bütün ihtimallerini dışta bırakır. Diğer mahkumların suçlarını hesaba katmadan aynı kurumdaki mahkumların rastgele sosyalleşmesi, hapishaneleri gerçek birer suç ve ahlaksızlık okuluna dönüştürmektedir.

Islahevleri için de bu geçerlidir. Bu kurumlar özel olarak ıslah etmek amacıyla tasarlanmıştır, en iğrenç dejenerasyonu adeta bir kural olarak üretirler. Sebebi oldukça açıktır. Islahevleri, sıradan hapishanelerle aynıdır; fiziksel kısıtlama kullanırlar ve tamamen cezalandırıcı kurumlardır, cezalandırma fikri, gerçek ıslahı imkansız kılar. Mahkumun gönüllü isteğinden doğmayan, korkunun -sonuçların ve muhtemel cezalandırılma korkusunun- bir sonucu olan ıslah, gerçek bir dönüşüm değildir; dönüşümün esaslarından yoksundur ve korkunun üstesinden gelindiğinde veya geçici olarak özgürleşildiğinde, bu sahte dönüşümün etkileri duman gibi kaybolur. İyilik kendi başına gerçekten dönüştürücüdür, ama bu nitelik, genç veya yaşlı tutsaklara muamelede bilinmeyen bir niceliktir.

Geçtiğimiz zamanlarda bir on üç yaşında arka arkaya üç hafta gece gündüz zincirlere vurulmuş, suçu Westchester, New York’taki Muhtaç Çocuklar Evi’nden kaçmak olan bir oğlanın hikayesini okudum. Bu kesinlikle o kurumdaki istisnai bir örnek değildi. O kurumun cezalandırıcı karakteri de istisna değildi. Birleşik Devletler’de dayağın, deli gömleğinin, hücre hapsinin ve “azaltılmış” diyetin zavallı tutsaklar üzerinde uygulanmadığı tek bir hapishane veya ıslahevi yoktur. Gerçi ıslahevleri, kural olarak kötü şöhretli Elmira Islahevi Tesisleri’nin  “ikna etme araçlarını” kullanmazlar, yine de bazılarında dayak uygulanır, ve açlık ve zindan tamamında kalıcı kurumlardır.

Dinç zihinden ve özgürlükten mahrum bırakılma, ıslahevlerinin cezalandırıcı karakteri ve aşağılayıcı etkisi bir yana, bu kurumlardaki tesisler, durumların büyük çoğunluğunda, bütün dönüşümü imkansız kılar. Islahevlerinde bile muamelenin ve uygun arkadaşlığın farklı biçimlerine ihtiyaç duyan tutsakların suçlarının karşılaştırılabilir derecesine göre sınıflandırılması için hiçbir girişim bulunmamaktadır. Sözde ıslah okullarında ve ıslahevlerinde her yaştan çocuklar -5’ten 25’e- aynı kurumda tutulur, çeşitli çalıştırılma, öğrenme ve dini işlerde bir araya getirilir ve oyun alanlarında ve yurtlarda birlikte vakit geçirmelerine izin verilir. Tutsaklar çoğunlukla yaşlarına veya boylarına göre sınıflandırılırlar, ama göreceli yoksunluklarına dikkat edilmez. Bu tür metotların absürtlüğü hayret vericidir. Durun ve düşünün. Muhtemelen başlıca kötü kurumların bir sonucu olan genç tutsak, çeşit çeşit ahlaksızlığın arasına koyuluyor, ve dönüşmesi bekleniyor! Ve analar ve babalar bu delilik ürünlerine sıcak bakıyor ve doğrudan destekliyor, ya da sessiz kalarak devletin suçlu yetiştirmesini onaylıyor ve teşvik ediyorlar. Ama insan doğası işte, gündüz olduğuna yemin ediyoruz, zifiri karanlık olduğunu düşünüyor; credo quia absurdum est’in² eski ruhu.

Ancak yine de suça batanların masum yoldaşları üzerindeki etkileri üzerinde durmak, bunu büyütmek gereksizdir. Ayrıca, ıslahevlerinin iyileştirici olduğu iddiası üzerine de daha fazla tartışmaya gerek yoktur. ABD’deki erkek tutsak nüfusunun %60’ının “Islahevleri”nden çıkma olduğu gerçeği, bize bu iddiaların geçersiz olduğunu kesin olarak kanıtlamaktadır. Nadir de olsa, genç tutsakların gerçekten ıslah olduğu durumlar ise hiçbir şekilde hapis cezasının ya da cezalandırıcı kısıtlamaların “yararlı” etkisi nedeniyle değil, bireyin doğuştan gelen gücüyle alakalıdır.

Kuşkusuz, insanlığın kaderinde en önemli rolü üstlenmekle birlikte, modern toplumun çeşitli “kazanımları” arasında başka hiçbir kurum yoktur ki, ceza kurumlarından daha erişilemez bir başarısızlık sergilediğini kanıtlamış olsun. Bu kurumların ayakta tutulması için “uygar” dünya her yıl milyonlarca dolar harcıyor ve bir sonraki yıl her seferinde iyileştirmeler için ek ödenekler alınmasına rağmen ortaya çıkan sonuç, kuruluş amaçlarını ilerletmek yerine geriye çekme eğilimi gösteriyor.

Hapishanelerin bakımı için harcanan yıllık para, Mars gezegeninin devlet tahvillerine yatırılsa ya da Atlantik Okyanusu’nun derinliklerine gömülse, aynı miktarda kazanç ve az zarar getirir. Cezalandırmanın hiçbir biçimi, hapishanenin içindeki ve dışındaki koşullar insanları suça yönlendirmeye devam ettiği sürece, suçun önüne geçemez.

  1. Aklı başında.
  2. “Saçma olduğu için inanıyorum” anlamına gelen latince ifade.

Çeviri: Umut Adnan Aydemir

The post Hapishane ve Suç — Alexander Berkman (Çev. Umut Adnan Aydemir) appeared first on Barikat Haber.

]]>
https://barikathaber.org/article/hapishane-ve-suc-alexander-berkman-cev-umut-adnan-aydemir/feed/ 0
Anarşizm nedir? – Alexander Berkman https://barikathaber.org/article/anarsizm-nedir-alexander-berkman/ https://barikathaber.org/article/anarsizm-nedir-alexander-berkman/#respond Mon, 13 Dec 2021 13:24:39 +0000 http://barikathaber.org/?post_type=project&p=17608 “Bize anarşizmin gerçekte ne olduğunu kısaca anlatır mısın?” diye soruyor arkadaşın. Deneyeceğim. En basit haliyle, anarşizm zorlamanın herhangi bir biçiminin olmadığı bir toplumda yaşayabileceğimizi öğretir. Zorlamanın olmadığı bir yaşam doğal olarak özgürlük anlamına gelir; zorlama ve baskıdan kurtulma, özgürlüğü ve hayatını sana en uygun şekilde sürdürme şansındır. Özgürlüğünü kısıtlayan, yaşamına müdahale eden kurumları ve seni gerçekten...

The post Anarşizm nedir? – Alexander Berkman appeared first on Barikat Haber.

]]>
Bize anarşizmin gerçekte ne olduğunu kısaca anlatır mısın?” diye soruyor arkadaşın.

Deneyeceğim. En basit haliyle, anarşizm zorlamanın herhangi bir biçiminin olmadığı bir toplumda yaşayabileceğimizi öğretir.

Zorlamanın olmadığı bir yaşam doğal olarak özgürlük anlamına gelir; zorlama ve baskıdan kurtulma, özgürlüğü ve hayatını sana en uygun şekilde sürdürme şansındır.

Özgürlüğünü kısıtlayan, yaşamına müdahale eden kurumları ve seni gerçekten istediğinden farklı davranmaya zorlayan koşulları ortadan kaldırmadıkça böyle bir yaşam süremezsin.

Bu kurumlar ve koşullar nelerdir? Özgür ve uyumlu bir yaşam için ne yapmamız gerektiğine bakalım. Neyin ortadan kaldırılması gerektiğini ve onun yerine neyin geçmesi gerektiğini bildiğimizde, bunu yapmanın yolunu da bulacağız.

Peki özgürlüğü güvence altına almak için ortadan kaldırılması gereken şey nedir?

Her şeyden önce, elbette sana en çok saldıran, özgürce hareket etmeni engelleyen şeyi; özgürlüğüne müdahale eden ve seni kendi seçimin olmayan bir yaşama zorlayan şeyi ortadan kaldırmak gerekir.

Bu devlettir.

İyice bir düşün, devletin en büyük işgalci olduğunu göreceksin; bunun da ötesinde, insanlığın gördüğü en kötü suçlu olduğunu da göreceksin. Dünyayı şiddetle, dolandırıcılıkla, hilekârlıkla, baskı ve sefaletle doldurur. Büyük bir düşünürün dediği gibi “nefesi zehirdir.” Dokunduğu her şeyi yozlaştırır.

Kabul ediyorsun: “Evet, devlet şiddet ve kötülük demektir.” Ve soruyorsun: “Ama onsuz yapabilir miyiz?”

Bu, tam da üstüne konuşmak istediğimiz şey. Şimdi sana devlete ihtiyacın olup olmadığını sorsam, eminim ki senin ihtiyacın olmadığını ama başkalarının ihtiyacı olduğunu söylersin.

Aynı soruyu bahsi geçen “başkaları”ndan birine sorsan, o da senin gibi cevap verecektir; devlete ihtiyacı yoktur ama “başkaları için” gereklidir.

Neden herkes polis olmadan da yeterince dürüst olabileceğini, ancak “başkaları”nın sopaya ihtiyaç duyduğunu düşünür?

Diyorsun ki: “Devlet ve yasa olmasaydı insanlar birbirlerini soyar, öldürürlerdi.”

Gerçekten öyle yapacak olsalardı, bunu neden yaparlardı? Bunu sadece zevk için mi yaparlardı yoksa bazı sebeplerle mi? Belki sebeplerini incelersek onlar için çare bulabiliriz.

Diyelim ki sen, ben ve başkaları gemi kazası geçirdik ve kendimizi türlü meyveyle dolu bir adada bulduk. Tabi ki yiyecek toplamak için çalışmaya başlardık. Aramızdan birinin, her şeyin kendisine ait olduğunu ve hiç kimsenin kendisine haraç ödemedikçe tek bir lokma alamayacağını söylediğini düşünelim. Öfkelenirdik, değil mi? Onun iddiasına gülerdik. Bu konuda sorun çıkarmaya çalışırsa onu denize atabilirdik ve deniz ona adil davranırdı, değil mi?

Bizim -ve bizden öncekilerin- adayı ekip biçtiğimizi, adayı rahat bir yaşam için gereken her şeyle doldurduğumuzu ve birisinin gelip her şeyin sahibi olduğunu iddia ettiğini varsayalım. Ona ne derdik? Onu umursamazdık, değil mi? Ona bizimle paylaşabileceğini, çalışmalarımıza katılabileceğini söyleyebilirdik. Ancak onun yine de her şeyin sahibi olmakta ısrarcı olduğunu, her şeyin ona ait olduğunu iddia eden bir kâğıt parçası çıkardığını düşünelim. Ona deli olduğunu söyleyip kendi işimize bakardık. Ama arkasında bir devlet olsaydı, “haklarının korunması” için ona başvururdu. Devletse bizi oradan zorla çıkarıp alanı “yasal sahibine” verecek olan polis ve askerleri gönderirdi.

Devletin işlevi budur; varoluş sebebi ve her zaman yaptığı şey budur.

Şimdi, bu devlet denen şey olmadan birbirimizi soyup öldüreceğimizi hala düşünüyor musun?

Asıl devlet varken soyduğumuz, öldürdüğümüz doğru değil mi? Çünkü devlet, bizim olanları güvence altına almıyor, tam tersine, önceki bölümlerde gördüğümüz gibi, hakkı olmayanların çıkarı için onları elimizden alıyor.

Yarın sabah uyandığında devletin artık var olmadığını öğrenseydin, aklına gelen ilk şey sokağa koşup birini öldürmek mi olurdu? Hayır, bunun saçma olduğunu biliyorsun. Aklı başında, normal insanlardan bahsediyoruz. Öldürmek isteyen çıldırmış birisi, devletin olup olmadığına bakmaz. O, doktorların ve akıl sağlığı uzmanlarının alanına girer; hastalığının tedavisi için hastaneye yatırılmalıdır.

Sen ya da herhangi birisi sabah uyanıp devletin olmadığını görseydi, hayatınızı yeni koşullara göre düzenlemekle meşgul olurdunuz.

Sen açken, midesini tıka basa doyuranları görseydin sen de yemek yemeyi talep ederdin ve bunda kesinlikle haklı olurdun. Bu, başkaları için de böyledir; insanların yaşamın tüm varlıklarını elinde tutan birini kabullenmeyeceği anlamına gelir, onun elindekileri paylaşmak isteyeceklerdir. Dahası, başkaları lüks içinde yüzerken yoksulların yoksul kalmayı reddedeceği anlamına gelir. İşçinin, fabrikanın ve o fabrikada üretilen her şeyin “sahibi” olduğunu iddia eden patrona, ürettiklerini vermeyi reddedeceği anlamına gelir. Bu, çiftçinin kendisini ve ailesini geçindirmek için yeterli toprağı olmadığı halde binlerce dönümlük arazinin boşta kalmasına izin vermeyeceği anlamına gelir. Bu, hiç kimsenin toprağı veya üretim araçlarını tekeline almasına izin verilmeyeceği anlamına gelir. Bu, yaşamak için ihtiyacımız olan şeylerin özel mülkiyetine artık müsamaha gösterilmeyeceği anlamına gelir. Komşularının çocukları için yeterli ekmeği bile yokken, birilerinin bir düzine yaşam boyunca kullanabileceklerinden daha fazlasına sahip olmaları en büyük suç olarak kabul edilecektir. Bu, tüm insanların toplumsal zenginliği paylaşacağı ve herkesin bu zenginliği üretmeye yardım edeceği anlamına gelir.

Kısacası bu, tarihte ilk defa hukuk yerine adalet ve eşitliğin kazanacağı anlamına gelir.

Böylece devleti ortadan kaldırmanın aynı zamanda tekelciliğin, üretim ve dağıtım araçlarının mülkiyetinin ortadan kaldırılması anlamına geldiğini görüyorsun.

Bundan şu sonuç çıkar: Devlet ortadan kaldırıldığında ücretli kölelik ve kapitalizm de onunla birlikte gitmek zorundadır. Çünkü onlar, devletin desteği ve koruması olmadan var olamazlar. Tıpkı daha önce bahsettiğim adanın tekelini talep edecek olan kişinin, devletin yardımı olmadan o saçma iddiasını ortaya koyamayacağı gibi.

Böyle bir durumda devletin yerini özgürlük aldığında anarşizm var olacaktır. Ve özel mülkiyetin yerini eşit kullanım hakkı aldığında komünizm var olacaktır.

Anarşist komünizm olacaktır.

Arkadaşın “Komünizm mi?” diyor, “Ama sen Bolşevik olmadığını söyledin!”

Hayır, Bolşevik değilim. Çünkü anarşizm hükümeti ve devleti tamamen ortadan kaldırmak anlamına gelirken Bolşevikler güçlü bir hükümet ve devlet istiyor.

Soruyorsun: “Ama Bolşevikler komünist değil mi?”

Evet, Bolşevikler komünisttir ama diktatörlüklerinin, devletlerinin, insanları komünizm içinde yaşamaya zorlamasını isterler. Anarşist komünizm ise tam tersine gönüllü komünizm yani özgür seçimden doğan komünizm anlamına gelir.

Farkı anlıyorum. Elbette iyi olurdu.” diye itiraf ediyor arkadaşın. “Ama gerçekten mümkün olduğunu düşünüyor musun?”

Çeviren: Burak Aktaş

Yaşamı boyunca anarşizm için mücadele eden devrimci anarşist Alexander Berkman tarafından 1928’de yazılan, daha önce farklı dillerde “Anarşizm Nedir?, Anarşizmin ABC’si, Anarşist Komünizm Nedir?” isimleriyle yayınlanmış ve bugüne dek Türkçe çevirisi yapılmamış olan kitabın 20. bölümünü sizlerle paylaşıyoruz.

The post Anarşizm nedir? – Alexander Berkman appeared first on Barikat Haber.

]]>
https://barikathaber.org/article/anarsizm-nedir-alexander-berkman/feed/ 0
İşsizlik – Alexander Berkman https://barikathaber.org/article/issizlik-alexander-berkman/ https://barikathaber.org/article/issizlik-alexander-berkman/#respond Sun, 12 Dec 2021 13:25:00 +0000 http://barikathaber.org/?post_type=project&p=17611 Arkadaşının bu soruyu sormasına sevindim, çünkü her işçi bu işsizlik meselesinin kendisi için ne kadar önemli olduğunun farkında. İşsiz kaldığında hayatının nasıl olduğunu ve bir işin varken de onu kaybetme korkusunun seni nasıl sarmaladığını bilirsin. Daha iyi koşullar için greve çıktığında işsizler ordusunun senin için ne kadar büyük bir tehlike olduğunun da farkındasın. Grev kırıcıların,...

The post İşsizlik – Alexander Berkman appeared first on Barikat Haber.

]]>
Arkadaşının bu soruyu sormasına sevindim, çünkü her işçi bu işsizlik meselesinin kendisi için ne kadar önemli olduğunun farkında. İşsiz kaldığında hayatının nasıl olduğunu ve bir işin varken de onu kaybetme korkusunun seni nasıl sarmaladığını bilirsin. Daha iyi koşullar için greve çıktığında işsizler ordusunun senin için ne kadar büyük bir tehlike olduğunun da farkındasın. Grev kırıcıların, grevini kırmaya yardımcı olmak için kapitalizmin her zaman elinde tuttuğu işsizler arasından seçildiğini biliyorsun. 

“Kapitalizm işsizleri nasıl elinde tutuyor?” diye soruyorsun. 

Seni en yüksek miktarı üretmen için uzun saatler çalışmaya ve mümkün olduğunca sıkı çalışmaya zorlayarak. Tüm modern “verimlilik” planları, Taylor ve diğer “ekonomi” ve “rasyonalizasyon” sistemleri yalnızca işçiden daha fazla kâr elde etmeye hizmet eder. Sadece işverenin yararına bir ekonomi. Ama bu “ekonomi” senin çabanın ve enerjinin devasa boyutlarda israfı, canlılığının solması anlamına gelir. 

Bu ekonomi işverenin senin gücünü ve yeteneğini en uç noktada kullanması içindir. Doğru, bu durum sağlığını ve sinir sistemini bozar, seni hastalık ve salgınların odağı haline getirir (işçi sınıfına özgü hastalıklar bile var), seni sakat bırakır ve erkenden mezara götürür- peki patronunun umurunda mı? Sakatlandığın veya öldüğün anda işini devralmaya hazır binlerce işsiz yok mu? 

Bu nedenle, bir işsizler ordusunu hazırda bulundurmak kapitalistin çıkarına olacaktır. Maaş sisteminin ayrılmaz bir parçasıdır, onun zorunlu ve kaçınılmaz bir özelliğidir. 

Hiç işsiz olmaması -herkesin çalışma ve hayatını kazanma fırsatına sahip olması- halkın yararınadır. Herkesin yeteneklerine ve gücüne göre zenginliği artırmaya yardımcı olması gerekir, böylece herkes bundan daha büyük bir pay alabilir. 

Ancak kapitalizm halkın refahıyla ilgilenmez. Kapitalizm, daha önce de gösterdiğim gibi, yalnızca kârla ilgilenir. Daha az insan istihdam ederek ve onları uzun saatler boyunca çalıştırarak daha kısa saatlerde daha fazla insana iş vermeye göre daha büyük karlar elde edilebilir. Bu nedenle, örneğin günde 5 saatten 200 kişi çalıştırmaktansa günde 100 kişinin 10 saat çalışması işvereninin yararına olacaktır. 200 kişi için 100 kişiden daha fazla alana ihtiyacı olacak- daha büyük bir fabrika, daha fazla alet ve makine vb.- Yani, daha fazla sermaye yatırımı gerektirecektir. Daha az saatte daha büyük bir gücün çalıştırılması daha az kar getirecektir ve bu nedenle patron, fabrikasını veya dükkanını böyle bir şekilde yönetmeyecektir. Bu, kâr sağlama sisteminin insanlık ve işçilerin refahı ile uyumlu olmadığı anlamına gelir. Aksine ne kadar sıkı ve “verimli” çalışırsan, işte ne kadar uzun süre kalırsan işverenin için o kadar iyi ve kâr o kadar büyük olur. 

Kapitalizmin isteyen ve çalışabilen herkesi istihdam etmekle ilgilenmediğini artık görebilirsin. Aksine minimum “el” ve maksimum çaba, kapitalist sistemin ilkesi ve kârıdır. Bu, tüm “rasyonalizasyon” planlarının sırrıdır. İşte bu yüzden her kapitalist ülkede çalışmaya istekli ve endişeli ancak iş bulamayan binlerce insan göreceksin. Bu işsizler ordusu, yaşam standartların için sürekli bir tehdittir. Daha düşük ücretle senin yerini almaya hazırlar çünkü sistem onları buna zorluyor. Bu, patron için elbette çok avantajlıdır: Elinde sürekli olarak sana karşı tuttuğu bir kırbaçtır, bu yüzden onun için sıkı bir köle olacak ve kendini “evcilleştireceksin”. 

Sistemin diğer kötülüklerinden bahsetmeye şimdilik gerek yok, böyle bir durumun işçi için ne kadar tehlikeli ve aşağılayıcı olduğunu kendin görebilirsin. 

“O zaman neden işsizlik ortadan kaldırılmıyor?” diye soruyorsun. 

Evet, ortadan kaldırmak iyi olurdu. Ancak bu, kapitalist sistem ve onun ücretli köleliği ortadan kaldırılarak başarılabilirdi. Kapitalizmi -ya da başka herhangi bir emek sömürüsü ve kar etme sistemini- sırtından atmadığın sürece işsiz kalacaksın. Kapitalizm işsizlik olmadan var olamaz: Maaş sisteminin doğasında bu vardır. Başarılı kapitalist üretimin temel koşulu işsizliktir. 

“Neden?” 

Çünkü kapitalist endüstriyel sistem, halkın ihtiyaçları için üretmez; kâr için üretir. Üreticiler, malları insanlar istedikleri için ve insanlara gerektiği kadar üretmezler. Satmayı beklediklerini üretirler ve kâr için satarlar. 

Mantıklı bir sistemimiz olsaydı insanların istediği şeyleri ihtiyaç duydukları miktarda üretirdik. Belli bir bölgede yaşayanların 1.000 çift ayakkabıya ihtiyaç duyduğunu varsayalım ve bu iş için 50 ayakkabıcımızın olduğunu varsayalım. Böylece 20 saat içinde bu ayakkabıcılar topluluğumuzun ihtiyacı olan ayakkabıları üretirlerdi. 

Ancak bugünün ayakkabıcısı kaç çift ayakkabının gerekli olduğunu bilmiyor ve bunu umursamıyor. Şehrinde binlerce insan yeni ayakkabılara ihtiyaç duyabilir ancak almaya gücü yetmeyebilir. Bu koşullarda üreticinin ayakkabıya kimlerin ihtiyacı olduğunu bilmesi ne işe yarar? Bilmek istediği şey, yaptığı ayakkabıları kimin satın alabileceği ve kaç ayakkabıyı kârla satabileceğidir. 

Sonrasında ne mi olurdu? Satabileceğini düşündüğü kadar çok ayakkabı üretirdi. İyi bir kâr elde etmek için, onları en ucuza üretmek ve elinden geldiğince pahalıya satmak için her şeyi yapardı. Bu nedenle istediği ayakkabı miktarını üretmek için olabildiğince az işçiyi -zorlayabileceği kadar “verimli” ve sıkı bir şekilde- çalıştırırdı. 

Kâr amaçlı üretimin, kullanım amaçlı üretimde olacağından daha uzun saatler çalışma ve daha az istihdam anlamına geldiğini görüyorsun. 

Kapitalizm kâr amaçlı üretim sistemidir ve bu nedenle kapitalizmde her zaman işsizler olmalıdır. 

Ama kâr amaçlı üretim sistemine daha yakından bakarsan, onun kötülüğünün diğer yüzlerce kötülükte de nasıl işlediğini göreceksin. 

Şehrinin ayakkabı üreticisine dönelim. Daha önce de belirttiğim gibi, ayakkabılarını kimin alacağını veya alamayacağını bilmesinin bir yolu yok. Kaba bir hesap yapıyor, “tahmin ediyor” ve diyelim ki 50.000 çift üretmeye karar veriyor. Sonra ürününü piyasaya sürüyor. Yani toptancı, işveren ve mağaza sahibi onları satışa çıkarıyor. 

Yalnızca 30.000 çiftin satıldığını varsayalım, 20.000 çift elde kalır. Üreticimiz kalan ürünleri kendi şehrinde satamaz, onu ülkenin başka bir yerinde elden çıkarmaya çalışacaktır. Ancak oradaki ayakkabı üreticileri de aynı deneyimi yaşamıştır. Ayrıca ürettikleri her şeyi satamazlar çünkü ayakkabı arzı onlara olan talepten daha fazladır. Üretimi azaltmak zorundadırlar. Bu, çalışanlarından bazılarının işten çıkarılması, böylece işsizler ordusunun kalabalıklaşması anlamına gelir. 

Buna “aşırı üretim” denir. Ama gerçekte aşırı üretim değildir. Bunun adı “az tüketim”dir çünkü yeni ayakkabılara ihtiyaç duyan ancak onları almaya gücü yetmeyen birçok insan var. 

Sonuç? Depolar insanların istediği ancak satın alamadığı ayakkabılarla doldu, mağazalar ve fabrikalar “aşırı arz” nedeniyle kapandı. Aynı şeyler başka sektörlerde de oldu. Size de bir “kriz” olduğu ve maaşlarınızın düşürülmesi gerektiği söylendi. 

Maaşın düşürüldü ve yarı zamanlı çalışmaya başladın veya işini tamamen kaybettin. Binlerce kadın ve erkek bu şekilde işten atılıyor. Maaşları ödenmiyor, ihtiyaçları olan yiyecekleri ve diğer şeyleri alamıyorlar. Bunlar sahip olunamayacak şeyler mi? Hayır, aksine depolar ve mağazalar onlarla dolu, çok fazla var; “aşırı üretim” var. 

Öyleyse kâr için üretim sistemi olan kapitalizm, şu çılgınlıklarla sonuçlanır: 

  1. İnsanlar açlıktan ölmek zorundalar -yeterli yiyecek olmadığı için değil, çok fazla olduğu için; ihtiyaç duydukları şeyler olmadan yaşamak zorundalar çünkü o şeylerden çok fazla var. 
  2. Çok fazla şey olduğu için üretim kesilir, binlerce kişi işsiz kalır. 
  3. İşsiz kaldığı ve dolayısıyla kazanamadığı için binlerce insan satın alma kapasitesini kaybeder. Bunun sonucunda bakkal, kasap, terzi acı çeker. Bu da her yerde artan işsizlik anlamına gelir ve kriz daha da kötüleşir. 

Kapitalizmde bu, her sektörde olur. 

Kâr amaçlı üretim sisteminde bu tür krizler kaçınılmazdır. Zaman zaman gelirler; periyodik olarak geri dönerler, her zaman daha da kötüleşirler. Yoksulluğa, sıkıntıya ve tariflenemez bir sefalete neden olan bu krizler, binlerce ve yüz binlerce kişiyi işsiz bırakırlar. İflas ve icraya neden olurlar, bu da işçinin “refah” zamanında biriktirdiği ne varsa onu eritir. İsteklerin ve ihtiyaçların insanları umutsuzluğa ve suça, intihara ve deliliğe sürüklemesine sebep olurlar.  

Kâr amaçlı üretimin sonuçları, kapitalist sistemin meyveleri bunlardır. 

Ancak hepsi bunlarla sınırlı değil. Sistemin diğer bütün sonuçlarının toplamından daha kötü bir sonucu var.  

Savaş. 

Çeviren: Burak Aktaş

Yaşamı boyunca anarşizm için mücadele eden devrimci anarşist Alexander Berkman tarafından 1928’de yazılan, daha önce farklı dillerde “Anarşizm Nedir?, Anarşizmin ABC’si, Anarşist Komünizm Nedir?” isimleriyle yayınlanmış ve bugüne dek Türkçe çevirisi yapılmamış olan kitabın 5. bölümünü sizlerle paylaşıyoruz. 

The post İşsizlik – Alexander Berkman appeared first on Barikat Haber.

]]>
https://barikathaber.org/article/issizlik-alexander-berkman/feed/ 0
Devrim ve Diktatörlük – Alexander Berkman https://barikathaber.org/article/devrim-ve-diktatorluk-alexander-berkman/ https://barikathaber.org/article/devrim-ve-diktatorluk-alexander-berkman/#respond Sat, 11 Dec 2021 13:19:00 +0000 http://barikathaber.org/?post_type=project&p=17604 Çünkü devrim ve Bolşevik diktatörlük birbirinden tamamen farklı hatta birbirine zıt nitelikte şeylerdi. Çoğu insanın hata yaptığı yer Komünist Parti ve devrimi aynıymış gibi düşünmeleridir. Devrimin amaçlarını Bolşevikler’in amaçlarıyla karşılaştırırsak bu durum bizim için netleşecektir. Devrim baskıya ve sefalete karşı güçlü bir ayaklanmaydı. Halkın özgürlük ve adalet özlemini dile getirdi. İnsana boyun eğdiren, onu bir...

The post Devrim ve Diktatörlük – Alexander Berkman appeared first on Barikat Haber.

]]>
Çünkü devrim ve Bolşevik diktatörlük birbirinden tamamen farklı hatta birbirine zıt nitelikte şeylerdi. Çoğu insanın hata yaptığı yer Komünist Parti ve devrimi aynıymış gibi düşünmeleridir.

Devrimin amaçlarını Bolşevikler’in amaçlarıyla karşılaştırırsak bu durum bizim için netleşecektir.

Devrim baskıya ve sefalete karşı güçlü bir ayaklanmaydı. Halkın özgürlük ve adalet özlemini dile getirdi. İnsana boyun eğdiren, onu bir köle ve yük hayvanına çeviren her şeyi ortadan kaldırmaya çalıştı. Devrim yeni yaşam biçimleri, gerçek eşitlik ve kardeşlik koşullarını oluşturmaya çalıştı.

Devrimin yüzeysel bir değişim olmadığını, Şubat olaylarıyla bitmediğini daha önce görmüştük. Çar lağvedilmiş ve otokrasisinin gücü kırılmıştı ancak sonuç yalnızca başka bir hükümet biçimi olmuştu. Ekonomik ve toplumsal koşullar aynı kalmıştı. Devrimin gerçekleşmesinin sebebi insanların bir şeyleri değiştirmek istemesiydi. Ekim Devrimi’nin gerçekleşmesinin nedeni budur. Amacı, yaşamı yeni toplumsal temeller üzerinde yeniden inşa etmekti.

Nasıl yeniden inşa edilecekti? Romanov’u Kremlin sarayından çıkarıp yerine Lenin’i koymanın bunu yapmayacağı aşikardır. Daha fazlası gerekliydi. Toprağı köylüye vermek, fabrikaları işçilerin ve onların işçi örgütlerinin eline bırakmak gerekiyordu. Kısacası Ekim ayının amacı halka, Şubat ayında kazanılan siyasi özgürlüğü kullanma fırsatı vermekti.

İnsanlar durumu bu şekilde kurguladı. Buna göre hareket ettiler. Özgürlüğü kendi ihtiyaçları doğrultusunda uygulamaya başladılar. Barış istediler, bu yüzden her şeyden önce savaşı durdurdular. Aylar sonra Bolşevik Hükümeti Brest-Litovsk anlaşmasını imzaladı ve Almanya ile resmi bir barış yaptı. Ancak Rus orduları söz konusu olduğunda savaş diplomatik müzakereler olmadan çok önceden sona ermişti. Troçki, devrim üzerine yaptığı çalışmasında bunu açıkça kabul ediyor.[1]

Geçici olarak asker üniforması giyen Rus işçi ve köylüleri, kontrolü kendi ellerine aldı ve cepheden çıkarak savaşı sona erdirdi.

Aynı şekilde köylü ve proletarya, endüstri ve tarım sorunlarını çözme konusunda hareket ettiler. Geçici Hükümet hâlâ toprak reformlarını tartışırken halk, yerel konseyler ve Sovyetler aracılığıyla harekete geçti. Köylüler ihtiyaç duydukları toprağı aldı ve işlemeye başladı. Basit sağduyu ve içsel halk adaletiyle, siyasetçilerin ve kanun koyucuların onlarca yıldır sonuçsuz bir şekilde kafa patlattıkları tarım sorununu çözdüler. Bolşevikler iktidara geldiklerinde köylülerin zaten başardıklarını -kimsenin iznini almadan- “yasallaştırdı”.

Aynı şekilde işçiler de fabrikaları, madenleri ele geçirerek ve bunları “sahiplerin” çıkarı yerine ortak fayda için yöneterek endüstri sorununu çözmeye başladılar. Bu, Bolşevik Hükümet kapitalist mülkiyeti “yasal olarak” kaldırmadan çok önce kapitalizmin ve ücretli köleliğin fiilen ortadan kaldırılmasıydı.

Devrim günlük yaşamın diğer tüm sorunlarını benzer şekilde, insanların pratik ve doğrudan faaliyetleriyle çözüyordu. Kooperatifler ürün alışverişi için kent ve köyü bir araya getirdi; ev komiteleri konut sorunuyla ilgilendi; kentin güvenliği için sokak ve ilçe komiteleri, halkın çıkarlarını ve devrimi savunmak için başka gönüllü organlar oluşturuldu.

Durumun gerekleri halkın çabalarına yön verdi; eylem özgürlüğü, inisiyatifi devreye soktu ve insanların istekleri yaratıcı kapasitelerini günün ihtiyaçlarına göre şekillendirdi.

Bu kolektif faaliyetler devrimi oluşturdu. Devrim onlardı. Çünkü “devrim”, belirli bir anlamı ve amacı olmayan belirsiz bir şey değildir; ne siyasi ortam değişikliğini ne de yeni mevzuatı ifade eder. Gerçek devrim ne Şubat ayında ne de Ekim’de yaşandı, ikisinin arasındaydı. Bağımsız halk inisiyatifinde, ortak ihtiyaçtan ve karşılıklı çıkarlardan esinlenen yaratıcı çalışmalarda, halkın devrimci enerjisi ve çabasının özgürce iletişimi ve karşılıklı etkileşimiyle oluştu.

Rusya’daki büyük ekonomik ve toplumsal kargaşanın ruhu ve eğilimi buydu. Sorunlar ortaya çıktıkça özgürlük ve özgür iş birliği temelinde çözüldü.

Devrimin bu gelişim süreci, Komünist Parti’nin siyasi iktidarı ele geçirmesi ve yeni bir hükümet kurmasıyla durduruldu.

Devrimin amacının ne olduğunu şimdi gördük; Rusya’daki insanların ne istediğini ve bunu nasıl başardıklarını artık biliyoruz.

Öte yandan, Bolşevikler’in bir siyasi parti olarak hedefi tamamen farklı bir doğaya sahipti. Açıkça kendilerinin de kabul ettiği gibi, acil hedefleri; ülkenin yaşamını ve faaliyetlerini Komünist Parti’nin görüş ve teorilerine göre yönlendirmesi gereken güçlü bir Bolşevik Devleti’nin kurulması yani diktatörlüktü.

Bolşevikler’e hak ettiği değeri vermek için burada şunu söylememe izin ver, amacına daha fazla adanmış, onu ilerletme çabasında daha içten, amaca ulaşmada daha kararlı ve enerjik bir siyasi parti asla olmadı. Ancak bu amaçlar devrime tamamen yabancıydı ve onun gerçek ihtiyaçlarına karşıydı. Gerçekte, devrimin ruhuna ve amaçlarına o kadar aykırıydılar ki başarıları devrimin kendisinin yok edilmesi anlamına geliyordu.

Şüphesiz Bolşevikler, Rusya’nın yalnızca diktatörlükleri sayesinde işçi ve köylüler için sosyalist bir cennete dönüştürülebileceğini düşünüyordu. Nitekim, Marksistler olarak olayları başka türlü göremezlerdi. Her şeye gücü yeten bir devlete inananlar, halka güvenmiyorlardı; emekçilerin inisiyatifine ve yaratıcı yeteneklerine inanmıyorlardı. Onlara, “özgürlüğe zorlanması gereken çok renkli bir kalabalık” olarak güvenmiyorlardı. Rousseau’nun, kitlelerin “ancak zorlama ile özgürleştirilebileceği” şeklindeki alaycı özdeyişiyle hemfikir oldular.

En önde gelen komünist kuramcı Buharin, “Tüm biçimleriyle proleter zorunluluk,” diye yazıyordu, “aceleci infazla başlayıp zorunlu emeğin sona ermesi, kulağa paradoksal gelse de kapitalist dönemin insan kaynaklarını komünist insanlığa yeniden işleme yöntemidir.”

Bolşevik müjdesi buydu. Bu, bir devrimin bir Merkez Komite’nin emriyle yürütülebileceğine inanan partinin tavrıydı.

Bunu Bolşevik fikrin öngörülebilir sonucu izledi.

Devrimi sadece kendi partilerinin diktatörlüğünün gerektiği gibi yönetebileceğini iddia ederek, bu diktatörlüğü güvence altına almak için tüm enerjilerini harcadılar. Bu, ne pahasına olursa olsun, partinin tasarımlarını uygulamak için işleri sadece kendi ellerine almaları gerektiği anlamına geliyordu.

Sonunda Komünist Parti’nin üstünlüğü elde etmesiyle sonuçlanan o günlerin ayak oyunları ve politik manipülasyonlarının ayrıntılarına girmemize gerek yok. Önemli olan nokta, Bolşevikler’in planlarını gerçekleştirmiş olmasıdır. Ekim Devrimi’nden birkaç ay sonra, Nisan 1918’e kadar geçen sürede, devletin tüm kontrolünü ellerine aldılar.

Devrimci günlerin heyecanından ve kaçınılmaz karışıklıktan yararlanarak durumu kendi amaçları için istismar ettiler. Siyasi farklılıkları, şiddetli parti tutkularını uyandırmak için kullandılar; muhaliflerini halk düşmanı ilan etmek için her yola başvurdular, onları karşı devrimci olarak damgaladılar ve nihayet onları işçilerin ve askerlerin gözünde lanetlemeyi başardılar. Devrimin sözde düşmanlara karşı korunması gerektiği fikri, kendi diktatörlüklerini ilan etmeleri sağlandı. “Devrimi kurtarmak” adına, Bolşevik olmayan diğer tüm devrimci unsurları etkili konumlarından tasfiye etmeye başladılar ve onları tamamen bastırarak bitirdiler.

Kendi iktidarlarını başlatan “burjuvazinin Bolşevikler üzerindeki baskısının” yalnızca diğer tüm Bolşevik olmayan unsurları bastırma gizli amacına yönelik bir araç olup olmadığını belirlemek geleceğin tarihçilerine bırakılmalıdır. Rus burjuvazisi, devrim için tehlikeli değildi. Daha önce açıklandığı gibi örgütsüz ve güçsüz, önemsiz bir azınlıktı. Devrimci unsurlarsa herhangi bir siyasi partinin diktatörlüğü karşısında gerçek bir engeldi.

Diktatörlük burjuvaziden değil -diktatörlüğü devrimin çıkarlarının karşısında gören- gerçek devrimci sınıflardan gelen güçlü muhalefetle karşılaşacağı için, bunların ortadan kaldırılması diktatörlük arayan herhangi bir siyasi parti için birincil gereklilik olacaktı. Ancak böyle bir politika, devrimcilerin bastırılmasıyla başarılı bir şekilde başlayamazdı: Bu, işçilerin ve askerlerin hoşnutsuzluğunu arttırır ve direnişi alevlendirirdi. Bu yüzden burjuvazi üzerinde başlamalı ve bunu diğer unsurların üzerinde kullanmak için kendisine yavaş yavaş araçlar bulmalıydı. Eli kanlı kızıl terörün devrimin yaşantısına sızması için güvensizlik ve düşmanlık uyandırılmalıydı, hoşgörüsüzlük ve zulüm uyandırılmalıydı. Halkın sürekli genişleyen bir tasfiye ve bastırma kampanyasına desteğini güvence altına almak için devrimin güvenliği konusunda halk korkutulmalıydı.

Ama dediğim gibi, o günlerdeki olayları bu tür amaçların ne ölçüde şekillendirdiğini belirlemek geleceğin tarihçisinin işi. Burada gerçekte ne olduğu ile daha çok ilgileniyoruz.

Olan, çok geçmeden Bolşevikler’in kendi partilerinin diktatörlüğünü kurmasıydı.

“Bu diktatörlük neydi” diye soruyorsun, “ve neyi başardı?”

Çeviren: Burak Aktaş

Yaşamı boyunca anarşizm için mücadele eden devrimci anarşist Alexander Berkman tarafından 1928’de yazılan, daha önce farklı dillerde “Anarşizm Nedir?, Anarşizmin ABC’si, Anarşist Komünizm Nedir?” isimleriyle yayınlanmış ve bugüne dek Türkçe çevirisi yapılmamış olan kitabın 17. bölümünü sizlerle paylaşıyoruz. 

The post Devrim ve Diktatörlük – Alexander Berkman appeared first on Barikat Haber.

]]>
https://barikathaber.org/article/devrim-ve-diktatorluk-alexander-berkman/feed/ 0