Genel Archives - Barikat Haber https://barikathaber.org/pj-categs/genel/ Barikat sokağı kapatır ama yolu açar. Fri, 18 Mar 2022 16:58:37 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=6.9 https://barikathaber.org/wp-content/uploads/2021/12/cropped-barikat-32x32.jpeg Genel Archives - Barikat Haber https://barikathaber.org/pj-categs/genel/ 32 32 Komün Tekrar Ayaklanacak https://barikathaber.org/article/komun-tekrar-ayaklanacak/ https://barikathaber.org/article/komun-tekrar-ayaklanacak/#respond Fri, 18 Mar 2022 16:57:51 +0000 https://barikathaber.org/?post_type=project&p=28970 Paris Komünü’nün 151. yılında Anarşist Dergi Karala‘nın 2. Sayısındaki “Komün Tekrar Ayaklanacak” yazısını sizinle paylaşıyoruz: Devletsiz bir deneyim olarak Paris Komünü, somut anlamda anarşizmin deneyimlendiği ilk toplumsal hareketlerden biridir. 18 Mart – 28 Mayıs 1871 tarihleri arasında gerçekleşen bu deneyim 2 ay gibi kısa bir sürede sonlanmasına rağmen, bir çok yöntemsel tartışmayı doğurmuş, sonraki yılların...

The post Komün Tekrar Ayaklanacak appeared first on Barikat Haber.

]]>
Paris Komünü’nün 151. yılında Anarşist Dergi Karala‘nın 2. Sayısındaki “Komün Tekrar Ayaklanacak” yazısını sizinle paylaşıyoruz:

Devletsiz bir deneyim olarak Paris Komünü, somut anlamda anarşizmin deneyimlendiği ilk toplumsal hareketlerden biridir. 18 Mart – 28 Mayıs 1871 tarihleri arasında gerçekleşen bu deneyim 2 ay gibi kısa bir sürede sonlanmasına rağmen, bir çok yöntemsel tartışmayı doğurmuş, sonraki yılların mücadeleler tarihi açısından daimi bir referans noktası olmuştur. Her şeye rağmen doğrudan ve yerel karar alma mekanizmalarının işletilmeye çalışıldığı devletsiz bir özyönetim deneyimidir. Halkların özgürlük mücadelesi açısından tarihsel bir önem taşır.  

Savaş

19 Temmuz 1870’te başlayan Fransa-Prusya Savaşı, eylül ayında III. Napolyon’un esir düşmesiyle birlikte Fransa için büyük bir yenilgiyle devam ediyordu. III. Napolyon’un esir düşmesinden 2 gün sonra, 4 Eylül 1970’te burjuva cumhuriyeti kuruldu ve başına Adolphe Thiers geçti. 19 Eylül’de Paris Prusya ordusu tarafından kuşatıldı. Kuşatma Ocak 1871’de işgale dönüşünceye kadar onbinlerce Parislinin silahlı üyesi olduğu Ulusal Muhafızlar şehrin savunmasında önemli rol oynamıştı, buna karşılık Ulusal Savunma Hükümeti savunma yapmıyordu. Paris halkı kuşatmanın ağır şartlarına ve Thiers hükümetine rağmen yaşamlarını savunmaya devam ettiler. 28 Ocak 1871’de Paris’in silahlandırılmasını da içeren ateşkes imzalanmış, Fransa teslim olmuştu. Ancak direnen Parislilerin silahlarını teslim etmeye hiç niyeti yoktu. İşçilerin de desteklediği Ulusal Muhafızlar silahlarını teslim etmedi, ağır topları şehrin yüksek bölgelerine taşıdılar. 17 Mart 1871’de, komünün ilanından bir gün önce Thiers “anlaşma gereği teslimiyetin gerçekleştirilmesine karşı kargaşa çıkarmak isteyenlerin beşikteyken boğulmasını” içeren bir bildiri yayınladı. Tehdit ediyordu Thiers, telaşlıydı da;

“Bu durum sürdükçe (silahların teslim edilmemesi) ticaret durdurulur, dükkanlarınız sinek avlar, her bir yandan gelen siparişler durur, eliniz boş kalır, kredi canlanmaz. …Her ne pahasına olursa olsun, bir gün gecikmeden düzenin tümden, acilen ve değiştirilemez bir şekilde yeniden sağlanması gerekiyor.”

Aynı gece General Vinoy’a Parislileri silahsızlandırma görevini verdi. Louise Michel ve Ferre’nin yönettiği 18. Bölge Güvenlik Komitesi bu bilgiyi alır almaz Montmarte tepesine çıktı, bu çıkışı şöyle anlatıyor Louise Michel:

“Doğan şafakla birlikte tehlike çanı duyuluyordu, tepede meydan savaşına hazır bir ordunun olduğunu bilerek koşar adım ilerliyorduk. Özgürlük için ölmeyi düşünüyorduk. Yerden kalkmış gibiydik, biz ölsek Paris ayaklanırdı.”

Devrim

Özgürlük için ölmeyi düşünenler yerden kalkmıştı, 18 Mart 1871’de Paris halkı Prusya işgaline ve Thiers hükümetine karşı isyan bayrağını çekti göndere.

25 Mart’ta Thiers “Paris’e egemen olan anarşiyi bastırmaktan, düzenin geri geleceğinden” bahsederken 26 Mart’ta Paris halkı komünü seçti. Thiers kaçmıştı, şehirdeki tüm yöneticilerin Paris’i terk etmesi emrini vererek Versay’a gitti. Komünün ilk oturumundan sonra yayınlanan bildiri, bütün kamu hizmetlerinin yeniden kurulup basitleştirileceğini, bundan böyle kentin tek askeri gücü olan Ulusal Muhafızların yeniden örgütleneceğini duyuruyordu. Savunma, Maliye, Eğitim, Adalet, Kamu Hizmetleri, Dışişleri vb. komisyonlar kuruldu. Komünün ilk kararnameleri ibadet bütçesinin ve askere almanın kaldırılması oldu. Papazların varlıklarına el konmasından müzelerin halka açılmasına kadar Parisliler kendi yaşamlarını kendileri örgütlemeye başladılar.

Direniş

2 Nisan’da Versay ordusu Paris’e saldırdı ve şehir bombardımana tutuldu. Komün orduları 3 Nisan sabahı yola koyuldu, Versay’a yürünecekti. Komünün kendi güçleriyle verdiği karşılık başarılı olamadı. Saldırı gün geçtikçe yoğunlaşıyordu. Paris dışındaki bazı sendikalardan ve devrimci örgütlenmelerden dayanışma mesajları geliyordu, komün Fransa’daki diğer şehirlere ayaklanma ve yardım çağrısında bulundu, fakat somut bir karşılık alamadı. 21 Mayıs’ta Versay birlikleri şehrin işgaline başladı. Parisliler mahalle mahalle, sokak sokak barikatlarla direnişe geçtiler. Kanlı hafta başlamıştı, 28 Mayıs günü son barikat düştü. Devrim bastırıldı, Paris katliamdan geçirildi, komünarlar kurşuna dizildi, binlerce kişi Versay’daki hapishanelere gönderildi. Louise Michel’in deyimiyle “komün ölmüştü, mücadeleyi ilerlemenin uzak evrimine doğru ileriye götürerek.

Deneyim

Enternasyonal marşının söz yazarı müzisyen Eugene Pottier, öğretmen Louise Michel, coğrafyacı, tarihçi ve yazar Elisee Reclus, komünün kütüphane müdürlüğünü de yapan Elie Reclus, kitap ciltçisi Nathalie Lemel, ressam ve kitapçı Eugene Varlin gibi birçok anarşist, komünün içinde yer aldı.

Komün tarihteki ne ilk başkaldırı ne ilk isyandı şüphesiz ama anarşizmin ilk çarpıcı deneyimiydi. Sahipleri tarafından terk edilmiş fabrikaları işçilerin işletmeye devam etmesine karar verdi komünarlar. Politik iktidarın merkezsizleştirilmesi esas alınmıştı. İşyerleri kooperatif olarak tekrar açılıyordu. Doğrudan demokrasi halk kulüplerinde işletilirken öz-yönetimli işçi birlikleri oluşturulmuştu. “Komün’ün Fransız Halkına Açıklaması” birçok önemli anarşist fikri yansıtıyordu. Toplumun “politik birliği”nin, “tüm yerel inisiyatiflerin gönüllü birliğine, tüm bireysel enerjilerin herkes için refah, özgürlük ve güvenlik ortak amacı üzerinde özgürce ve kendiliğinden toplanmasına” dayandığını kabul ediyordu. Tarihte ilk defa olarak “yargıçların ve tüm kademelerdeki komün görevlilerinin geri çağrılma hakkı”nı, “bireysel özgürlüklerin ve vicdan özgürlüğünün mutlak bir şekilde garanti altına alınması”nı, “yurttaşların düşüncelerini özgür bir şekilde ifade ederek ve çıkarlarını özgür bir biçimde savunarak komünü ilgilendiren işlere müdahale etmesi”ni, “özerkliğinin bir unsuru ve eylem özgürlüğünün bir getirisi olarak, kendi sınırlarını da gözeterek, halkın istediği ve arzulanan idari ve ekonomik reformları gerçekleştirme hakkı”nı, öğretimi, üretimi, değişimi ve kazancı geliştirmek ve genişletmek için ihtiyaç duyulan kurumların yaratılması”nı, “anın ihtiyaçlarını, ilgili kişilerin arzularını, deneyimin getirdiği gerçekleri de göz önüne alarak iktidarın ve mülkiyetin evrenselleştirilmesi”ni taahhüt ediyordu.

Tarihte ilk kez işçiler, yaşadıkları coğrafyayı iktidarın lanetinden arındırmaya giriştiler ve arındırdılar da. 71 Mart’ında Paris’te devlet yoktu, hep birlikte devletin kalıntılarını Paris sokaklarından kazımak için mücadeleye koyuldular. 71 şimdiydi, şu andı, Paris’te işçiler ne öncü aradılar kendilerine ne aşamalar koydular, düşlediklerini eyleyerek kendi kendilerini örgütlediler. Kimilerinin yenilginin nedeni diye ortaya koyduğu bu nedenler, gerçekte komünü yaratan dinamiğin ta kendisiydi. Komün, her şeyden önce bir halk devrimiydi, bizzat devletin kendisine açıkça ve cesurca meydan okuyarak devlet ilkesini reddeden, halkın kendisi tarafından yapılmış toplumsal bir devrim. Bir öncüsü yoktu, olamazdı da. Hiçbir ateşli militan ya da hiçbir bilge, Paris’i kapı kapı dolaşıp işçi sınıfına bilinç götürerek devrim yapmadı. Parisliler eylemin bereketiyle, isyanın ateşiyle, “yıkıcı dürtünün yaratıcılığıyla” başkaldırdılar. Koşullar ve burjuvazi teslimiyeti dayatırken, belki belirsizdi, belki bilinçsizce ama yüzyılların mücadelelerinin ardından elde etmek için çabalamaya, gerçek özgürlük ve gerçek eşitliği yaratmak için dövüşmeye değerdi. 71’de Paris’te bir filozofun, bir bilgenin anlayışının ürünü değil, gelecek devrimlerin hareket noktası olmaya aday yeni bir düşünce doğuyordu. Bu sancılı doğum halkın bağrında, kolektif akılla oldu şüphesiz.

“Galip gelen gericiliğe teslim olmaktansa, yıkıntılarını kendisine kefen yapan Paris! Kendi felaketiyle, Fransa’nın geleceğini ve onurunu kurtaran, üst sınıflarda gözden kaybolan yaşamın, erdemliliğin ve ahlaki kudretin, kendi gücünde ve proletaryaya verdiği sözlerde yaşatıldığını tüm insanlığa gösteren Paris!”

Paris Komünü, 18 Mart 1871’de başladı ama 28 Mayıs 1871’de bitmedi. Latin Amerika’nın isyancı damarlarına kan oldu Parislilerin kanı, Ukrayna’da iktidarın her türlüsüyle amansızca savaşan özgürlük savaşçılarına yoldaş oldu Parisliler. “Viva la Commune” İberya yarımadasında “No Pasaran” diye yükseldi yıllar sonra. İberyalı devrimcilerin yüreklerinde büyüttükleri yeni bir dünya, komünü de taşıyordu şüphesiz. Yüzyıllardır coğrafyanın bütünününde yükselen her isyana ses oldu Parislilerin haykırışları. Ayak takımının ayağa kalktığı zaman neler yapabileceğini gösterdi, yapılamaz denilenleri yaptı. Dünde düşleneni şimdide ve şu anda yeşertip filizlendirdi. Paris’te filizlenen özgürlük özlemi kanla bastırılmış olsa da bu kan, özgürlük özleminin tohumlarını yok edemedi, yok edemeyecek.

“Şimdi suskun olan yığınlar, okyanus gibi gürlediğinde, yığınlar ölmeye hazır olduğunda, komün tekrar ayaklanacak!”

Şamil Parlak / Karala 2.Sayı

The post Komün Tekrar Ayaklanacak appeared first on Barikat Haber.

]]>
https://barikathaber.org/article/komun-tekrar-ayaklanacak/feed/ 0
Basitçe Yaşamak, Hep Birlikte – Giorgos Kallis https://barikathaber.org/article/basitce-yasamak-hep-birlikte-giorgos-kallis/ https://barikathaber.org/article/basitce-yasamak-hep-birlikte-giorgos-kallis/#respond Sat, 11 Dec 2021 14:28:00 +0000 http://barikathaber.org/?post_type=project&p=17627 Bir biliminsanı olarak yetiştiğim için, hayal gücümün güçlü olduğu söylenemez. Planlı ekonomik küçülme (degrowth) hareketinden doğan pek çok öneriyi sıralamak ve bunların tutarlı bir vizyon olduğunu iddia etmek bu yüzden samimi olmaz. Aynı zamanda sıkıcı da olacaktır. Tam da bu yüzden size benden daha geniş hayal gücüne sahip birisinin vizyonunu aktarmak isterim. Anarres’e, Ursula K....

The post Basitçe Yaşamak, Hep Birlikte – Giorgos Kallis appeared first on Barikat Haber.

]]>
Bir biliminsanı olarak yetiştiğim için, hayal gücümün güçlü olduğu söylenemez. Planlı ekonomik küçülme (degrowth) hareketinden doğan pek çok öneriyi sıralamak ve bunların tutarlı bir vizyon olduğunu iddia etmek bu yüzden samimi olmaz. Aynı zamanda sıkıcı da olacaktır. Tam da bu yüzden size benden daha geniş hayal gücüne sahip birisinin vizyonunu aktarmak isterim. Anarres’e, Ursula K. LeGuin’in ödüllü romanıyla aynı adı taşıyan “mülksüzler gezegenine” hoş geldiniz. Bu gezegen yakındaki dünya benzeri bir gezegen olan Urras’taki bir devrim sonrasında buraya göç eden anarşistlerin kurduğu kuru, çorak bir yer:

İnsanlar buraya kısıtlı ekoloji çerçevesinde özen ve risk ile uyum sağladılar. Çok açgözlü olmadan balık avlasalardı veya temelde organik atıkları gübre olarak kullanıp ekip biçselerdi rahatlıkla sığışabilirlerdi bu gezegene. Lakin o zaman başkalarının gelmesine imkan kalmazdı. Otçullar için yeşillik yoktu. Etoburlar için otçullar yoktu. Çiçekli bitkiler için tozlaşmayı sağlayacak böcekler de yoktu; ithal edilen tüm meyve ağaçları elle dölleniyordu. Anarres’te enerji üretmek için rüzgar kullanılıyor. Su ve sıcaklık kısıtlı olduklarından büyük özen ile ekonomik biçimde kullanılıyorlar, her şey geri dönüştürülüyor.

 Buraya yerleşenler, gelirken bu kısıtlı biyosferde yaşayabilmek için kendileriyle birlikte değer yargılarını da getirdiler. Paylaşma ve hediye yoluyla karşılıklı yardım sosyal organizasyonun temel prensipleri. Anarres’te hiç özel mülkiyet yok. Velhasıl insanlar erişebiliyorlar, sahip olmuyorlar. “Bencilleşmek” temel bir günah ve değiş tokuştan “kâr elde etmek” olabilecek en kötü anti-sosyal davranış biçimi olarak görülüyor.

Anarres’te yerleşim biçimleri küçük bir kent merkezini çevreleyen yerleşimlerin kırkyamasından ibaret. Her yerleşim varolan biyo-bölgesel kaynaklarıyla –yakınındaki su, rüzgar ve toprak- hayatta kalmaya çalıştığı bir ‘organik ekonomi’ ilkesini takip ediyor. Bu yeterli olmadığında, kaynaklar yerleşimler arasında gerektikçe transfer ediliyor. Anarres’te ne sınırlar ne de yerel kimlikler var: bireyler -sürekli olarak yaptıkları gibi yerleşimler arasında hareket edebiliyorlar. Bu nedenle de kaynaklara sahip olmaya çalışmak ve kontrol etmeye yahut ihtiyaçları hakkında yalan söylemeye kimsenin ihtiyacı yok.

Kasabalardaki kısıtlı kaynaklar paylaşılıyor. Özel evler yerine her biri 4-5 kişi barındıran ortak odaların olduğu yurtlar kullanılıyor. Daha fazla özel hayat tercih eden çiftlere veya aileler için ise ayrı odalar mevcut. Her bir yurt yerleşimi veya işçilerin profesyonel dernekleri için işçi kooperatifleri tarafından işletilen yemekhaneler mevcut. Bolca kamusal alan, oyun sahası ve tabii ki kum havuzları var. Varolan az miktarda su, insanların karşılaşıp sosyalleştikleri ortak banyolarda kullanılıyor. İnsanlar elektrikli trenler ve küçük otobüslerle seyahat ediyorlar. Etrafta bolca bisiklet ve vatandaşlarca paylaşılan az sayıda araba var. Bir yerden bir yere gitmek de postanın ulaşması da günler sürüyor. Üretim atölyeleri şehirlerde, kapıları şehirlerin merkezine açık bakacak şekilde yerleşmiş durumdalar.

Üretim gönüllü kooperatifler ve birliklerce organize ediliyor. Her bireyin kendi üretici girişimini oluşturmak veya bir başkasına dahil olma özgürlüğü var. Yapılacak bir kâr olmadığı veya sermaye edilecek bir mülk olmadığı için günlük tatmin ve doygunluğu çoğaltmak dışında dürtü yok. Her on günde bir her Anarres sakini bir gününü ortak işe ayırmak zorunda. İnsanlar her 10 günde 6 ila 8 günü, günde 4 ila 7 saat çalışarak geçiriyorlar. Çalışmak gönüllü bir eylem ama başka yapacak bir şey olmadığı ve yapmayanlar için ciddi bir küçümseme unsuru olduğu için hemen herkes çalışıyor. Merkezi bir bilgisayar sistemi çalışanların iş tercihlerini farklı kooperatiflerin ihtiyaçları ile çakıştırmakta. Böylelikle insanlar kendi becerilerini geliştirerek uzmanlaşmaktalar fakat aynı zamanda temizlik, inşaat ve kamu altyapısını tamir etmek gibi ortak görevlere de düzenli olarak katkı sunmaktalar. Her 4 yılda bir her Anarres sakini çölü ormanlaştırarak veya diğer temel bir kamu hizmeti yaparak 6 ay geçirmekte. Maaş kavramı yok. Gıda, barınma, ısıtma, ulaşım gibi temel ihtiyaçlar kolektif olarak karşılanmakta; geri kalanı için ise insanlar yaratıcılıklarını kullanmakta. Kaynak tahsisi değişik yerleşimlerde alt birimleri bulunan merkezi bir komite tarafından gerçekleştiriliyor. Bu komite gıdayı doğrudan gıda müştereklerine aktarıyor ve kamu hizmetlerinin inşasını organize ediyor. Daha kalıcı üyeler demokratik biçimde seçilmekle birlikte bu komitenin üyeleri kura ile seçiliyor ve kimse uzun bir süre gücü elinde bulundurmuyor. Peki Anarres bir ütopya mı bir distopya mı? Bir planlı ekonomik küçülme vizyonu mu? Bana çekici gelen bir gelecek tahayyülü mü yoksa Dünya’nın gittiğini tahmin ettiğim kıyamet sonrası bir manzaranın parçası mı? Anarres’te sanat, temel bilimler ve beşeri bilimler çok gelişmiş durumdalar. Kazanılacak bir kâr veya edinilecek bir fikri mülkiyet olmadığı için, uygulamalı bilimler ve üretim teknolojilerinin gelişmesi için de pek bir sebep yok. Anarres sakinleri kendileriyle birlikte ihtiyaç duydukları teknoloji, ekipman ve gelişmiş bilgiyi Urras’tan göç ederken getirdiler. Bu kaynakları korudu ve yenilediler fakat genişletmediler.

Anarres’te herhangi bir ordu veya polis yok. Peki öyleyse bütün bunları bir arada tutan şey nedir? Kazanılacak bir şey olmadığı ve kimse orada yaşamak istemediği için kimse Anarres’i işgal ile tehdit etmiyor. Mülkiyet olmadığı için hırsızlık da yok. Toplum içinde seyrek de olsa bireysel şiddete rastlanıyor. Yanlış anlaşılmasın: anti-sosyal davranış biçimlerine karşı pek çok dolaylı cezalandırma ve yaptırım var; ve güçlü komünal etik ve normlar kümesi herkesi hizada tutuyor. Beleşçilik yapanlar veya bireyselleşenler veya “sahip olmak” isteyenler toplumlarınca dışlanıyor. Keyifleri bilirse kasabanın dışına taşınabilirler ama eğer ‘sahip olmak’ isterlerse tek başlarınalar – Anarres sakinlerinin ‘özelciler’ olarak adlandırdığı bu kesimlere kolektif hizmetler sağlanmıyor.

 Urras standarlarına göre hayat burada zor, kirli ve kanâatkar. Yine de Anarres sakinleri için birbirleri var ve ortak geçmiş ve kaderleriyle bağlanmış durumdalar birbirlerine. İyi geçen yıllarda, artığın (surplus) keyfini sürmek ve bunu tüketmek için pek çok eğlence düzenliyorlar (Anarres’te yatırım için her hangi bir birikim yapılmıyor). Kötü yıllarda ise, örneğin kuraklık vurduğunda, tayın yapılıyor ve insanlar sevmedikleri işlerde çalışmak zorunda kalabiliyor. Anarres sakinleri pek az durumda aç kalıyorlar ama kaldıklarında da hep birlikte aç kalıyorlar.

Anarres bir cennet bahçesi değil. Anarres’te her şey saydam ve ayrılmayla olmadığı sürece diğerlerinin bakışlarından kaçış yok. Anarres bir münzevinin, yalnızın veya bireysel birinin yeri değil. Dışlanmışlar için Anarres bir cehennem zira; dahası farklılaşmak yahut bilgi birikimlerinin veya bireysel yaratıcılıklarının sınırlarını zorlamak isteyenler için de boğucu bir yer olduğu söylenebilir. Güç yataylaşmış olmakla beraber, kaçınılmaz olarak, bazı bireyler bölüşüm kurumlarının çekirdeğine imtiyazlı erişim sağlamış durumdalar. Dahası her kuraklıkla beraber bürokrasi, büyümek suretiyle, toplumun gönüllü birliklerinin sürekli olarak daha fazlasını kendi içinde öğütmekte. Polis gücü veya fiziksel şiddet olmamasına rağmen, görünmeyen, vahşi bir zihinsel polis, bir ortak mantık silsilesi ve herkesi özgür olduklarında bile işlerine sıkı sıkıya tutunduran bir normlar ağı mevcut. Yine de her şey herkestarafından elde edilebilir. Sürekli devrim; merkezileşmeyi, Merkezi Komite’yi ve ortaya çıkan elitleri alenen eleştiren ve kendi alternatif yapılarını kurmak isteyen kolektiflerin sloganı. Mesele parayla veya özel mülkiyetle yaşamamamız gerektiği veya ekolojik bir felakete yol alıyor olmamız değil. Esas mesele, kendimizi düşünülemeyecek olanı düşünmeye zorlamamız. Peki Anarres bir ütopya mı bir distopya mı? Bir planlı ekonomik küçülme vizyonu mu? Bana çekici gelen bir gelecek tahayyülü mü yoksa Dünya’nın gittiğini tahmin ettiğim kıyamet sonrası bir manzaranın parçası mı?

LeGuin’in başarısı ne bir ütopya ne de bir distopya sunuyor olmasında. Böylelikle iyisiyle kötüsüyle insan toplumunun alternatif bir organizasyonunu tanımlıyor bize.[1] Bilim kurgu nereye gittiğimizi söylemez veya nereye gitmemiz gerektiğini dikte etmez; hayal gücümüz için imkanlar açar. LeGuin böylelikle bizleri eğer özel mülkiyet, para ve hükümet olmasaydı ve ekolojik limitler altında yaşasaydık, hayatımızın nasıl olabileceğine dair düşünmeye davet ediyor. Mesele parayla veya özel mülkiyetle yaşamamamız gerektiği veya ekolojik bir felakete yol alıyor olmamız değil. Esas mesele kendimizi düşünülemeyecek olanı düşünmeye zorlamamız. Bunu zihinlerimizde bir kez ‘görmüşken’, hayal gücümüz üzerindeki sınırlar olmadan şimdi bugün neleri değiştirebileceğimizi kurgulamakta esas mesele.[2]

LeGuin’in bir araya getirdiği pek çok fikir – iş paylaşımı, azaltılmış çalışma saatleri, ortak barınma, ulaşım ve tüketimin paylaşımı, yatay ve doğrudan karar alma biçimleri, ekolojik limitler, biyo-bölgecilik, açık sınırlar, üretim ve tüketim kooperatifleri, teknolojik ilerlemeden ziyade var olanın korunması, kanâatkarlık ve artığın kolektif eğlenceyle yok edilmesi – hali hazırda planlı ekonomik küçülme (degrowth) tartışmalarında yer alan konular.[3] Bunların bazıları halihazırda benim yaşadığım şehir olan Barselona’da hayata geçmiş durumda; belediyenin kurduğu oldukça iyi bir bisiklet paylaşımı sistemi ve büyümekte olan organik gıda üretici-tüketici kooperatifleri ağı mevcut. Burada #15M (indignados) hareketiyle meydanlara çıkan insanlar doğrudan demokrasi çağrıları yaptılar ve yatay karar alma biçimlerini deneyimlediler. Varacağı sonuç tam olarak Anarres gibi olmayacağı (ve olmasına gerek de olmadığı gibi) büyümesi durmuş refah içinde bir ekonominin geleceğinin kaçınılmaz olarak bu tip inisiyatifler ve reformlardan geçeceğine inanıyorum.

Peki Anarres çekici bir gelecek tahayyülü mü? Avrupa ve Amerika’nın farklı yerlerinde çeşitli eko-komünler ve ortak barınma biçimleri kuranlar için Anarres’teki hayatın çarpıcı benzerlikleri olsa gerek.[4] Başka insanların zorluk olarak gördükleri yaşam biçimleri, Anarres’lileri olduğu gibi, bu insanlara da keyif veriyor. Neticede Anarres’in güzelliği de onu görmesini bilenler için. Romanın 350 sayfasını yalayıp yuttuktan sonra, ben şahsen Urras yerine Anarres’te kalıp yaşayan ve orada değişim için mücadele eden roman kahramanının tarafını tutuyorum. Sizler de okumalı, düşünmeli ve kendi kararınızı vermelisiniz.

Giorgos Kallis, Barselona Otonom Üniversitesi’nde Çevre Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsü’nde ICREA Profesörü’dür. Bu metin ilk olarak bir dizi düşünüre “Devamlı ekonomik büyüme olmadan nasıl başarılı bir ekonomi yaratabiliriz?” sorusunu soran Center for Humans and Nature’ın bloğunda şu adreste yayınlanmıştır: http://www.humansandnature.org/economy—giorgos-kallis-response-37.php

Çeviren: Ethemcan Turhan

Not: Bu çeviri Kolektif Dergisi’nin 18. sayısından alınmıştır.


[1]     LeGuin’in yaklaşımı, eserlerinin altında yatan siyaset ve katkısı için referans: Laurence Davis and Peter G. Stillman, eds., The New Utopian Politics of Ursula Le Guin’s The Disposessed (Oxford, U.K.: Lexington Books, 2005).

[2]     Ütopik tahayyülün ve siyaset ile sosyo-ekolojik alternatifler hakkındaki mevcut tartışmadaki rolü hakkında mükemmel bir akademik katkı için bkz. David Harvey, Umut Mekanları (Metis: 2008, çev. Zeynep Gambetti)

[3]     Mülksüzler’i okuduktan sonra, planlı ekonomik küçülme hareketinin en önemli entellektüel referanslarından biri olarak bilinen eko-filozof Andre Gorz’un bir kitabının dipnotunda, LeGuin’in Anarres’ini gördüğü en canlı ve detaylı kanâatkar, büyümeyen ve hiyerarşik olmayan toplum tanımı olduğunu belirttiğini gördüm. İlginç bir şekilde, Gorz bu makalesinde güncel kompleks toplumumuzun Anarres-tipi bir esaslı basitleştirmesi olasılığını reddetmekteydi. Bunun yerine, kapitalist ilişkileri endüstriyel üretime hapsetmek suretiyle, mevcut organizasyon tipinin radikal bir eko-sosyal-demokratik reformlarla dönüşümü çağrısı yapmaktaydı

[4]     Örneğin bkz. C. Cattaneo and M. Gavalda, “The Experience of Rurban Squats in Collerola, Barcelona: What Kind of Degrowth?” Journal of Cleaner Production 18, no. 6 (2010): 581-89, ve M. Lietaert, “Cohousing’s Relevance to Degrowth Theories,” Journal of Cleaner Production 18, no. 6 (2010): 576-80.

The post Basitçe Yaşamak, Hep Birlikte – Giorgos Kallis appeared first on Barikat Haber.

]]>
https://barikathaber.org/article/basitce-yasamak-hep-birlikte-giorgos-kallis/feed/ 0
Toplumsal Ekolojinin Kökenlerinin Gözden Geçirilmesi – Murray Bookchin https://barikathaber.org/article/toplumsal-ekolojinin-kokenlerinin-gozden-gecirilmesi-murray-bookchin/ https://barikathaber.org/article/toplumsal-ekolojinin-kokenlerinin-gozden-gecirilmesi-murray-bookchin/#respond Sat, 11 Dec 2021 13:05:00 +0000 http://barikathaber.org/?post_type=project&p=17595 Yeni solun reşit olduğu zamanda, çevreciliğin radikal versiyonun geçirdiği oldukça kapsamlı metamorfozların [başkalaşımlar] ve evrildiği devrimci düşüncelerin boyutunu, Yeni Sol’un çoşkulu günlerinden neredeyse tamamen kopmuş olan günümüz kuşağına aktarmak zordur –klasik sosyalizmdeki, özellikle de onun Marksist biçimindeki belli başlı sorunlardan bahsetmeye dahi gerek yok. Bu değişiklikler bizi bilhassa bugün yükümlü kılıyor.Aslında, Yeni Sol’un toplumsal ekolojiyle...

The post Toplumsal Ekolojinin Kökenlerinin Gözden Geçirilmesi – Murray Bookchin appeared first on Barikat Haber.

]]>
Yeni solun reşit olduğu zamanda, çevreciliğin radikal versiyonun geçirdiği oldukça kapsamlı metamorfozların [başkalaşımlar] ve evrildiği devrimci düşüncelerin boyutunu, Yeni Sol’un çoşkulu günlerinden neredeyse tamamen kopmuş olan günümüz kuşağına aktarmak zordur –klasik sosyalizmdeki, özellikle de onun Marksist biçimindeki belli başlı sorunlardan bahsetmeye dahi gerek yok. Bu değişiklikler bizi bilhassa bugün yükümlü kılıyor.
Aslında, Yeni Sol’un toplumsal ekolojiyle ilgili yazılarıma, hatta “Ekoloji ve Devrimci Düşünce” (1964) gibi manifesto tipi makalelerime verdikleri ilk tepkiler, benim Eski Sol’dan olan yoldaşlarımın 1930’larda verecekleri şekle oldukça benzerdi. Altmışların belki de en sofistike sol “hareket”i –ve kesinlikle en küstahı, yani Fransız Durumcular ve onların Amerikalı dalkavukları, insanlığın doğal dünya içerisindeki yeri Sol ve altmışlar açısından o kadar ilgisiz bir konuydu ki, kafasızca beni “Smokey the Bear” (ABD Orman Servisi’nin çocukça sembolü!) olarak gösterdiler. Buna dayanarak, Marks ve Engels’in, benim bizzat birkaç yıl önce alenen teşhir ettiğim görüşlerin nasıl “gerçek” sağlam takipçileri oldukları konusunda ders vermemi takiben bana tekrar tekrar yazılarımda “sınıf savaşımı”nın nerede olduğu soruluyordu –sanki “sınıf savaşımı” benim yazdığım herr şeyde içkin değilmiş gibi. Benim Sol’daki dogmatik muhaliflerim, çevresel meseleleri Marks ve Engels’in yazılarındaki korumacılığın önemi gibi yapılara uydurmayı deneyerek, üzerinde durdukları zemini kaydırmaya başladılar. Kısacası, Sol, halkın ilgisini saf ve basit olan kapitalizmin yıkılması muğlak gereğinden saptıran bir “küçük burjuva” gayreti olarak gördükleri ekolojik meselelere [eğiliyordu] açıkça!

Bu eleştiri, hiç şüphesiz ki belli bir miktar doğruluğa sahipti. Toplumsal yönelimli ekolojiyi andıran şeyler –William Vogt’un ellilerdeki Yağmalanmış Gezegenimiz’i ve Rachel Carson’un 1962’deki Sessiz Bahar’ı gibi– insanlığın maddi refahı ve hiyerarşinin rasyonel bir toplum yaratma girişimleri üzerindeki etkilerinden ziyade, insan nüfusunun büyümesinin etkileri ve giderek sanayileşen bir dünyada vahşi yaşamın kaybedilmesiyle ilgiliydiler. Belli açılardan, ekolojistler, 1880’lerde “ekoloji” kelimesini yaratan Ernst Haeckel’in ortaya attığı gerici motiflerlerden esinlenmişlerdi –kapitalist sistemin görünüşte “biyolojik sorunlar” üretmekteki etkilerinden ziyade, dikkati çekecek şekilde “insanlığın” gezegen üzerinde ürettiği zararlara [odaklanarak]. Her ne kadar Carson zehirli böcek ilaçları üretmesi nedeniyle kimya sanayisine saldırsa da, algısı kuvvetli okurlar, [Carson’un] bunun insanlar üzerindeki etkisinden ziyade kuşlar üzerindeki etkisiyle ilgilendiğini görebilirler. Ne o, ne de diğer ekolojik eleştirmenler, insani olmayan doğa ve toplum arasındaki büyüyen eşitsizliği üreten toplumsal ve olumsuz sistemik kaynakları incelemişlerdir. O ve onun yolundan giden ekolojik eleştirmenler sıklıkla, sınıflardan ayrı, soyut bir “insanlık” (toplumsal açıdan belirsiz bu kelimenin anlamı ne olursa olsun) terimleriyle düşünüyor gözüküyorlardı. Carson ve onun takipçilerine göre, biyosferi zayıflatan ekolojik tahribattan sorumlu olan belirli bir toplumsal düzen –ismiyle kapitalizm ve girişimsel rekabet– değil, “ahlaki olmayan” insan davranışıydı.

Bunun aksine, toplumsal ekoloji, toplumun doğal dünyayla etkileşiminin anlamını ve etkileri tamamen tersine çevirdi. 1964’deki bir makelemde (“Ekoloji ve Devrimci Düşünce”) nadiren kullanılan “toplumsal ekoloji” terimini ilk defa kullanmaya başladığım zaman, doğaya hakim olma düşüncesinin kaynağının bizzat insanın insan üzerindeki gerçek hakimiyetinde olduğunu vurguladım –yani hiyerarşide. Bu statü gruplarının, ekonomik sınıflar ortadan kaldırılsa bile var olmaya devam edebileceklerinde ısrar ettim.

İkincisi, hiyerarşinin ortadan kaldırılması, sınıfların ortadan kaldırılması için gerekenlere göre hiç de daha az köklü ve daha az kapsamlı olmayan kurumsal değişiklikler gerektirir. Bu, “ekoloji”yi tanımlanmamış bir “doğa”yla olan endişeli, sıklıkla da romantik ve mistik bir meşguliyetin, “vahşi yaşam”la yaşanan bir aşk ilişkisinin çok ötesine taşıyarak, onu tamamen yeni bir sorgulama ve praksis düzeyine yerleştirdi. Toplumsal ekoloji, insan oğullarıyla [insani varlıklar] onları çevreleyen organik dünya arasındaki en yakın ilişkiyle ilgileniyordu. Böylece, toplumsal ekoloji, ekolojiye keskin bir devrimci ve politik yan kazandırdı. Diğer bir deyişle, bizler değişiklikleri yalnızca nesnel [objektif] ekonomik ilişkiler aleminde değil, aynı zamanda kültürel, etik, estetik, kişisel ve psikolojik sorgulamanın öznel [sübjektif] alemlerinde de hedeflemekle yükümlüydük.

En temel olarak, bu ilişkiler tüm toplumsal yaşamın tam temelinde var oluyorlardı: başta da, toplumsal formasyonun kabile veya köy aşamaları gibi en basit toplum biçimlerinde dahi, bilhassa emek aracılığıyla, doğal dünyayla etkileşim yollarımız. Ve şurası kesindir ki, türümüzün bizzat varoluşunu tehdit edebilecek şekilde insanlık ile doğal yaşam arasında olumsuz bir ekolojik dengesizliğe sahipsek, bu eşitsizliğin nasıl ortaya çıktığını; hatta “doğa” kelimesiyle ne demek istediğimizi; doğal dünya içinden toplumun nasıl ortaya çıktığını; kendisini kaçınılmaz bir şekilde asli doğal ilişkilerden nasıl yabancılaştırdığını; hükümet, hukuk, devlet, hatta sınıflar gibi temel toplumsal kurumların insan toplumu kendi başına varolmadan önce diyalektik olarak birbirinden nasıl ve neden ortaya çıktığını; ve, basit içgüdü ve ananenin ötesine geçen şekilleri (atamerkezcillik [patricentricity] ve ataerkillikten bahsetmiyorum bile), ve ortaya çıkışlarının yalnızca ekonomik etkenlerle açıklanmasının kolay olmadığı benzeri sayısız “kültürel” ilişkileri anlamamız gerekiyordu.

Ancak, toplumsal ekolojinin minimal muhasebesi olarak adlandıracağım yukarıdaki sunumu, bir kimsenin konu üzerinde ders verebileceği yegane kuramsal kaynak olarak görmek bir hata olacaktır. Ben, toplumsal ekolojiyi, yalnızca “doğaya karşı toplum” sorunundan rahatsız olduğum için geliştirmedim –her ne kadar bu asla zihnimden uzak olmasa da. Benim toplumsal ekolojiyi geliştirmemde asli olan şey bizzat sosyalist kuramın kendisinde gelişen krizdir (katı sıradan Marksist veya anarşist çerçevede –veya en kapsayıcı deyişi kullanırsak: proletarya sosyalizmi– çözülemez olduğuna inandığım bir kriz ).

Bu benim açımdan başa çıkmamın acılı olduğu bir sorundu, çünkü ben proletarya sosyalizmine çay fincanı içerisinde kopan akademik bir fırtınanın sonucunda inanmamıştım. Özellikle de 1930’larda Komünist gençlik hareketinin bir üyesi olarak, Marksizm ve Bolşevizm’i öğrenmemin sonucunda, devrimci emek hareketi olduğunu düşündüğüm hareketin fazlasıyla tutkulu bir taraftarıydım. 1933 gibi erken bir tarihte Genç Komünistler Birliği saflarının [rank-and-file] lideri olmuştum ve onun aşırı-sol programına (1928’de Komünist Enternasyonal tarafından ilan edilen –veya “Üçüncü Dönem” çizgisi olarak bilinen– gözü kara isyancılığa) militanca bağlıydım. Stalin, otuzların sonunda elde edeceği başlıca şahsiyet olma şanına henüz sahip olmamıştı; bu yüzden, ben ve o dönemki yoldaşlarım kendimizi asla “Stalinist” olarak değil, basitçe Lenin’in devrimci görüşlerine sıkı sıkıya bağlanan inançlı Komünistler veya Marksistler olarak görüyorduk.

Sonuçta, esaslı ve hatta yoğun bir şekilde klasik Marksizm eğitimi aldım. Bu arkaplan bana –günümüzde genç radikallerce unutulmuş olssa da– onların tüm toplumsal projelerini zorlayan sorunların iç yüzünü anlamam için eşsiz bir anlayış fırsatı sağladı. Rus Devrimi’nin hala yeni bir olay olduğu, Makhno’nun Ukrayna’da hala gerilla savaşı sürdürdüğü, Lenin, Troçki ve yüzyılın ilk otuz yılının belli başlı kuramcı ve aktivistlerinin hala genç insanlar olduğu bir zamanda doğan ben, Marksizmin sunduğu tüm asli meseleleri özümsemek ve çağın en büyük sivil çatışmalarını –hala canlı olan Rus Devrimi’nin kötü sonuçlarından tutun da 1937-1939 İspanyol Devrimi ve İç Savaşının trajik sonucuna kadar– canlı yaşamak gibi nadir bir şansa sahip oldum. İkinci Dünya Savaşı patladığında, savaşın yüzyılın başlarında benim kuşağım için ortaya attığı meseleler hakkında oldukça bilgiliydim.

Yine, bugün genç insanlara, proletarya sosyalizminin en önemli krizini yaşadığını düşündüğüm 1950 yılı öncesinde, bağlı oldukları proletar sosyalist düşünce ve idaellerin günümüzden ne kadar farklı olduğunu aktarmak zordur. Çok güçlüce vurgulanamayacak bir şey, savaşın ortaya çıkardığı ideolojik çöküntüyü yaşayan bizlerin beş yıl önce savunduğumuz tüm teşhislerin tamamen başarısız olmasıyla uğraşmamız gerektiğiydi. Neredeyse savaş arası dönemde (1917-1940) seçip ele alacağınız herhangi birisi, bu ister Lenin, ister (tüm samimiyetimle, dönemin en iyimser ve en yetkin kuramcısı olan) Troçki olsun, ve hatta Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht, Franz Mehring ve benzerlerinin dönemlerine kadar geri gidilse bile, bunların hepsi de kapitalizmin “ölüm çarpıntısı”na [death throe] kapıldığına tamamiyle inanmıştı. Bu fırtınalı dönemde en yaygın olarak kullanılan formülasyon –altmışların sıklıkla sözde-devrimciliğinden çok daha isyankar olan– kapitalizmin (benim zaten gözlemlemiş olduğum üzere) “can çekişmekte” olduğu, veya yakın bir “çöküş”le karşı karşıya olduğu ifadeleriydi. O zaman hiçbir şey, faşizmin Avrupa genelinde tırmanmakta olduğu, proletar sosyalist ideolojinin zayıfladığı ve bir bozgunla karşı karşıya olduğu olgularına bakmaksızın, burjuva toplumunun “son günleri”ne tanıklık ettiğimiz vahiysel inancından daha açık gözükmüyordu.

İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi, çatışmanın sosyalist devrimlerle biteceği konusunda zihinlerimizde hiçbir şüpheye yer bırakmamıştı –aksi takdirde barbarlıkla karşı karşıya kalınacaktı. Ve barbarlıktan Nazizmin –(Amerika ve Asya’da olmasa bile Avrupa’da) kitlesel açlığın, etnik imhanın, toplama kamplarının, müthiş totaliter bir devletin ve kitlesel mezarlıkların– yayılmasını anlıyorduk. Eğer sosyalizm, savaşı yeni bir toplum yaratarak sonlandırmazsa, barbarlık tarihsel bir kaçınılmazlık idi. Bize göre, sosyalizmin zaferi kesindi, çünkü başarılı proletarya devrimleri üretmeksizin özellikle Avrupa’nın Birinci Dünya Savaşı’na damgasını vuran kitlesel bir boğazlanmadan geçeceği anlaşılamaz bir şeydi. İşçi sınıfının başarısız olmasının tek alternatifi barbarlıktı. Dünya çatışmasının patlak vermesini takip eden yıllarda Stalin’in öldürdüğü Troçki gibi bir adama göre, eğer dünyada barbarlık kurulursa, bizlerin Marksizmin sunduğu tüm beklentileri gözden geçirmemiz ve tarihsel olarak yeni bir ideolojik perspektif kabul etmemiz gerekecekti.

Yarım yüzyıldan daha fazla bir süre geçtikten sonra bugün bildiğimiz üzere, hatalıydık, aslında feci şekilde. Savaştan ne sosyalizm ne de faşizm ortaya çıktı, bizi hayrete düşürerek –Batı Avrupa’nın çoğunda ve Birleşik Devletler’deki refah devleti ve “burjuva demokrasisi” uzantısıyla birlikte– liberal kapitalizm ortaya çıktı. Aslında, “soğuk savaş”ın toplumsal sorunların düşünülmesi için bir çerçeve sağlaması –kitlelerin elli yıl boyunca sıkı sıkıya tutunduğu bir çerçeve– tarihsel anlamında, kapitalizm kendisini istikrara kavuşturdu. Kapitalizm, kısacası, bırakın herhangi bir toplumsal krizi bir yana, herhangi büyük bir ekonomik krizden kaçınacak ölçüde kendisini istikrarlaştırmayı başardı. Yeni Sol, Eski Sol’un birçok özelliğini içinde barındırırken, devrimci bir krizin ikamesi olarak kültürel bir “kriz” yaratmayı denedi (ve başarısız oldu) –ki bu, bildiğimiz gibi kendi başına yeni bir sanayi ve ticari başarı haline geldi.

Üstelik, kapitalizm, toplum üzerindeki hakimiyetini, tarihi boyunca asla görülmemiş bir ölçekte ve boyutta derinleştirmeye devam etti. Monarşik, yarı-feodal, tarımsal ve zanaatkar tabakasıyla, Almanya’da, Fransa’da hala hakim olan ve 1914’de İngiltere’de hala en azından yaygın olan pre-kapitalist toplumun tüm artakalan özellikleri yenilerek, –hiç şüphesiz ki eşitsiz bir şekilde– endüstriyel korporasyonlara, seri üretime [toplu üretim], ekonominin tüm yönlerinin mekanizasyonuna, bizzat ekonomik yaşamın temelinde yaygın bir metalaşmaya ve zirvesinde de tekelleşme ile küresel birikime –yani kapitalizmin toplumsal yaşamın tüm hücrelerine [niche, niş] yayılmasına– yol verdi. “Fordizm” kavramı, Yeni Sol akademi tarafından “seri üretim” ve “metalaşma” gibi eski isimlerle benimsenmesinin çok daha önce Eski Sol tarafından bilinen bir kavramdı.

Son olarak, proletarya, yalnızca sayısal olarak değil, aynı zamanda bilinç olarak da önemini büyük ölçüde kaybetti (Marks’ın tüm beklentilerinin aksine). İşçiler sınıf kimliği anlayışını kaybetmeye, hatta kendilerini mülk sahibi olarak görmeye başladılar, ve [bu] onların toplumsal beklentilerini önemli ölçüde değiştirdi. Ev sahipliği, arazi, araba satın almak ve en önemlisi de hisse senedi sahibi olmak artık olağan hale gelmişti. İşçi çocuklarının kolejlere ve üniversitelere gitmesi, veya en azından [diploma gerektiren] mesleklere girmesi veyahut da kendi işletmelerini kurması bekleniyordu. Sınıf dayanışması o kadar zayıflamıştı ki, bir zamanların azimli proletaryası muhafazakar partilere oy vermeye başlamış, çevresel koruma, toplumsal cinsiyet eşitliği, yoksullaştırılmış ülkelerden dış göç, etik eşitlik, ve benzeri konulara karşı çıkmakta gericilerle işbirliği yapıyordu. Oylarını, Rus Devrimi’nin Batı Avrupa’daki somut ifadesi olarak görülen Fransız Komünistlerine veren Paris’in ünlü savaş öncesi 1940’ının “kızıl kuşağı”, kendisini çoğunlukla çoşkuyla Fransız gericiliğinin neo-faşizmi olan Jean-Marie Le Pen için oy verirken bulacaktı.

Marksistlerin ve hatta anarşistlerin savaş arası dönemde ileri sürdükleri “çöküş” kuramları kalabalığa karşın, kapitalizm son elli yıl içerisinde tüm tarihi boyunca olduğundan çok daha kuvvetli ve sağlam olduğunu ispatlamıştır. (En çarpıcı özelliği olan) metalaşma yalnızca tüm dünyaya yayılmakla kalmamış, aynı zamanda dünyaya piyasa ekonomisinin doğası itibariyle istikrarsız olduğunu hatırlatan, adı çıkmış “periyodik krizler”inin ve “iş çevrimleri”nin yeniden ortaya çıkmasını da engellemiştir. Aslında, Marks’ın toplumsal yaşam-döngüsü kuramlarından kaynaklanan tüm beklentilerin aksine, kapitalizmin teknolojinin gelişimi önünde bir engel haline geleceği varsayımının –Marks’ın “can çekişen” toplumunun bir başka göze çarpan özelliği– saçma olduğu ispatlanmıştır. Kapitalizm, endüstri ve teknolojideki karmaşık [gelişmişliğin] ilerletici kuvveti olarak, inanılmaz bir canlılık sergilemektedir –Marks’ın kısa zamanda teknik icat ve değişimi yapamaz hale geleceği tahminine rağmen. Aslında, “can çekişen” bir ekonomiye işaret eden tüm özellikler şimdi başaşağı gözükmektedir: sonu gelmeyen teknolojik ilerlemeler, kapitalist gelişmenin klasik alanlarında (İngiltere, Fransa, genel olarak Batı Avrupa, ve Birleşik Devletler) işçi sınıfının ilan edilmiş olan “sefalete düşmesi”nin [pauperization] yokluğu, kronik ekonomik krizlerin ortadan kaybolması, ve sınıf bilincinin zayıflaması.

1950’lere gelindiğinde, Marksist (ve anarşist) “çöküş” senaryolarının tam bir saçmalık olduğu kendiliğinden açık bir hale gelmişti. Kapitalizmin kendi kendini tahrip etmesinin en temel açıklaması olan “kâr hadlerindeki azalma” (Kapital’in III. Cildinin kuramsal yapısı) gibi “ekonomik zorunluluklar”a bağlı olarak kapitalizmin ölümü nosyonu tamamen savunulamaz bir hale gelmişti. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesi ne sosyalizme ne de barbarlığa yol açmıştı; aksine bir ideolojik “vakum”a, tabiri caizse Marks’ın bütün kuramsal külliyatının doğruluğunu ortadan kaldırma tehdidinde bulunan büyük bir kara deliğe yol açmıştı. Kapitalizm, tekrar etmek istiyorum ki, belirttiğim üzere savaştan benzeri görülmemiş bir esneklikle güç kazanarak çıkmış ve toplum üzerindeki denetimini benzeri görülmemiş bir şekilde sıkılaştırmıştı. Ellilerin ortasına yaklaşırken, tüm monarşiler, onların siyasi ve bürokratik saç ayakları; sadece bir kuşak önce, Batı Avrupa ekonomisini feodal geçmişine bağlayan yaygın zanaatkar, uzman ve tarımsal tabaka, fiilen bunların hepsi bir kuşak önce zevkini çıkardıkları otoriteden mahrum bırakılmış veya tecrit edilmişti. Birinci Dünya Savaşını atlatan Prusya Junkerleri, orta ve güney Avrupa’nın üst sınıflarını oluşturan çarlar, dükler ve baronlar, otuzlara kadar akademilerde hakim olan statü grupları ve benzerleri artık ortadan silinmişti. Alman Kaiser’inin ve sonra da Hitler’in, 1914 ve 1940’da, korkunç silahlar ve milyonlarca cesetle başarmaya çalıştıkları şeyi, Almanya Bundesrepublik’i deste deste Alman Markı ile, ve daha yenilerde ise pasifizm küfüyle [patina, zamanla ve yıpranma yüzünden görünüşü güzelleşen yüzey, nesne] başarmıştı!!

Kapitalist toplumun arzulanılırlığına meydan okuma zorunluluğunun, ve daha az önemli olmamak üzere kapitalizmin öngürülebilir bir gelecekteki ölümünün “kaçınılmaz “olduğunu ortaya koyma ihtiyacının yokluğunda, burjuva toplumunun ortadan kaldırılmasının hiçbir nesnel mantığının olmayacağı çok güçlü bir şekilde vurgulanamaz. Marks, en azından bu ihtiyacı ekonomik zorunluluk, yani (kapsamı ve tarihsel bilgisiyle emsalsiz olan) devasa bir kuram gövdesiyle sağlamıştı. Belirttiğim gibi, bu kuram, kâr haddinin düşme eğiliminin ve (endüstriyelleşmiş ülkelerin proletar çoğunluğunu kaçınılmaz bir şekilde azalan sayıdaki kapitalistin karşısında konumlandıran) yapısal olarak sofistike sınıf analizinin ürettiği kronik bir kriz gibi hükümlere dayanıyordu. Ancak, 1950’lere gelindiğinde, savaş sonrası dünyanın gerçeklikleriyle karşılaştırıldığında Marksizmin geleneksel zorunluluğunun tamamen çürük olduğu, ve keza [Marksizmin] ekonomik zorunluluğunun yirminci yüzyılın ikinci yarısının meydan okumalarını karşılayacak şekilde yenilenemeyeceği, görmek isteyenler için gayet barizdi.

Toplumsal ekoloji, Marks’ın ekonomik zorunluluğunun başarısızlığından doğdu –yalnızca kirlenmenin, kentsel bozulmanın, gıdalardaki zehirli katkı maddelerinin ve benzeri şeylerin etkileri yüzünden değildi. 1950’de, neredeyse kitap uzunluğundaki “Gıdalarda Kullanılan Kimyasallar Sorunu” başlıklı makalemi Contemporary Issues’in 10. sayısında yazdığımda, gıdaların, böcek ilacı artıkları, koruyucular, renklendirme maddeleri ve benzerleriyle kimyasallaşmasının kamu sağlığı açısından arz ettiği tehlikeler hala görece önemsiz bir meseleydi. Nükleer serpinti sorunu, milyonlarca insanın sağlığını tehdit edecek çok sayıdaki ve büyük miktardaki kirletici maddeler, ve daha sonraları 1964’de karbon diyoksitin dünya iklimine verdiği zarar, acil veya öngürülebilir meseleler değillerdi. 1950 makalesinin vahisel mizacı, beni eleştirenlerce mevcut topluma karşı “çılgın ve pervasız” saldırılar olarak değerlendirilerek, dikkate dahi alınmadı. Aslında, Marks’ın göçüp gitmiş ekonomik zorunluluğunun yerine geçerli bir ikame, yani ekolojik bir zorunluluk sunmaya çalışıyordum –düşünülürse (benim Özgürlüğün Ekolojisi’nde yapmaya çalıştığım gibi) kapitalizmin doğal dünyayla uzlaşmaz bir karşıtlık içinde olduğunu gösterecek [bir ekolojik zorunluluk]. Neredeyse makale ve kitaplarımın tümü –Sentetik Çevremiz (1962), iki yıl sonra yaygın bir şekilde okunan “Ekoloji ve Devrimci Düşünce” makalem, ve onu bütünleyen “Özgürleştirici Bir Teknolojiye Doğru” makalesi gibi– esasen bu projenin yolunu izlemiştir.

“Toplumsal ekoloji” kelimelerini ilk defa “Ekoloji ve Devrimci Düşünce”de kullandığımı, ve en sonunda yirmi yıl sonra Özgürlüğün Ekolojisi’nde detaylandırılmış hale gelecek kompleks düşünceler bütününü taslak halinde sunmaya [yine aynı makalede] başladığımı belirtmem gerekiyor. Şunu açık sözlülükle söyleyeyim: beni toplumsal ekolojiyi formüle etmeye ve geliştirmeye sevk eden şey vahşi yaşama, vahşiliğe, organik gıdalara, ilkelciliğe, zanaat tipi üretim yöntemlerine, (şehirlerin karşısında) köylere, “yerelliğe”, “küçük güzeldir” inancına yönelik aşırı bir tutku değildi –Asya mistisizmi, spiritüalizm, doğacılık, ve benzerlerinden hiç bahsetmiyorum. Kapitalizmin kendi kendisini ortadan kaldırmaya mahkum edecek geçerli bir zorunluluk formüle etme gereğiyle uğraşma –aslında [böylece ona] meydan okuma– amacındaydım. Otuzlu yıllar ile savaşın gösterdiği gibi, kapitalizmi istikrarsızlaşmaya ve bir devrim üretmeye mahkum eden şey, proletarya ile kapitalist sınıf arasındaki –neredeyse tamamiyle ekonomik kuvvetlerce yönlendirilen ve sermayenin yoğunlaşmasından kaynaklanan– sınıf savaşımı değildi basitçe. Daha temelde, kapitalizmin “büyü veya öl” zorunluluğu tarafından üretilen krizin toplumu doğal dünyayla yıkıcı bir karşıtlığa itmesi beklenebilirdi. Sonuçta, kapital, karmalışıklık evrimin [complexity evolution] dayandığı tüm ekosistemleri basitleştirmeye mecbur kalacaktı. Rekabetçi ilişkileri ve rekabetleriyle hareket eden kapitalizm, toprağı kuma, atmosferi ve gezegenin su yollarını lağıma çevirmeye, ve dünyanın bütün iklimsel bütünlüğü sera etkisi nedeniyle radikal bir şekilde değiştirecek ölçüde gezegeni ısıtmaya mecburdu.

Kısacası, kapitalizmin, tanımsal olarak rekabetçi ve meta-temelli bir ekonomi olması nedeniyle, karmaşık olanı basite indirgemeye ve gelişmiş yaşam biçimleriyle çevresel açıdan uyumsuz bir gezegene sebep olmaya mecburdu. Öyleyse kapitalizmin büyümesi, biyotik karmaşıklığın –ve hiç şüphesizki insan yaşamının gelişimi ve insan toplumunun evrimiyle– uyumlu değildi.

Burada önemli olan şey, toplumsal ekolojinin, bu nedenle, doğal dünya ile kapitalizm arasındaki –her halükarda azalan kâr hadleri ve onun iddia edilen sonuçlarına atfedilen krizden daha esaslı olan bir– krizi ortaya açığa çıkarmasıdır. Dahası, toplumsal ekoloji, kapitalist ekonominin yıkılmasının ardından gelecek toplumun türü gerçek sorusunu ortaya getirdi. Kendinden tahvilli Marksistler (kabul edilmelidr ki, Marks ve Engels’den farklı), neredeyse Corbusier’in şehir manzaralarının [cityscape] bir parodisi olan kentsel ve mekanistik kültüre dayanan, merkezileşmiş, bürokratik planlanmış, ve oldukça teknokratik bir ilerleme idealinden kendilerince faydalandılar.

Toplumsal ekoloji, makinaları, seri üretimi veya endüstriyel tarımı suçlu çıkarmaksızın, endüstriyel ve tarımsal dünyalar arasındaki uçurumu doldurmaya çalıştı. “Özgürleştirici Bir Teknolojiye Doğru” [makalem] anarşistler ve Marksistler tarafından aynı şekilde küçümsendi: çok yorucu bir çalışmanın yerini yeni bahçecilik makinelerinin almasını övmesi nedeniyle birinciler tarafından; onların büyük amaçlarına göre “fazlasıyla ütopyacı” olduğu için de ikinciler tarafından. Samimiyetle, benim sözde “başarısızlıklarım”ın her ikisini de gerçek faziletler olarak görüyordum; ekonomik yaşamın tüm alanlarındaki kaliteli üretim, insanlığı zahmetli çalışmanın boyunduruğundan ve teknokratik dünyadan özgürleştiriyordu. Dahası, verili modern teknikler ve iletişim araçlarıyla gerekli şeyler haline gelmiş olan –çünkü bunlar çalışmayı kolaylaştırabilir ve üretkenliği epeyce arttırabilirlerdi– geçmişin çeşitli yönleri bulunmaktaydı; bunlar olmaksızın insanlık maddi kıtlık korkusunun sıkıntısını çekecekti. Böylesi teknolojik ilerlemeler aynı zamanda kamusal işlere aktif katılım için yeterince boş zaman sağlanması açısından da gerekliydi. Beni eleştirenlerin –ki birçoğu benim sözde “başarısızlıklarım”ı daha sonra çalmıştır– “olabilir”i “olacaktır” diye okuduğunu, ve eğer “kıtlık-ötesi” basitçe bizim halihazırda sahip olduğumuz muazzam teknolojik ilerlemeler anlamına geliyorsa, neden bizim hala yoksulluk ve tüketen bir zahmetli çalışmadan yakamızı kurtaramadığımızı büyük bir cakayla ifade ettiklerini eklememe izin verin. Sanki, kapitalizm –bir otomat gibi, sahip olduğu teknolojinin üretebileceği güzel şeylerin daima en optimalini sunaca”kmış”. Onlar, tipik olarak, rekabet, rakiplik patalojileri, ve oldukça bariz şekildeki saf ve basit açgözlülükle lekelenmemiş bir piyasa ekonomisi bağlamı dahilinde, neredeyse hiçbir şeyin ortaya çıkmayacağı konusunda okurlarımı tekrar tekrar uyarmış olduğumu göremediler!

Aksine, toplumsal ekolojinin ekolojik zorunluluğu –rekabetçi bir toplum ile doğal dünya arasındaki karşıtlık– basitçe kuramsal değildir. Seksenlere gelindiğinde, bu toplumsal olduğu kadar doğal dünyada da gerçekleşen muazzam bozulmayla sınanmıştır. Kendi adıma konuşursam, 1964’de, “Ekoloji ve Devrimci Düşünce”de, açığa çıkması iki veya daha fazla yüzyılı bulacak bir olasılık olarak öngördüğüm sera etkisinin hızlı saldırısı karşısında hayretler içindeyim. Yine de, seksenler ve doksanlar gibi erken bir tarihte, kapitalizm ile doğal dünya arasındaki karşıtlık gözle görünür bir gerçeklik haline geliyordu. Ondan sonra, sera etkisi ve diğer tahripkar dengesizlikler, toprak erozyonu ve atık boşaltımı gibi daha “sıradan” sorunlara ağır basacak boyutlar kazandılar.

Bu felsefe, fazlasıyla uzun diyalektik bir tarihi ve –doğal evrimden çıkarak toplumsal evrime doğru yönelen– insan gelişiminin aşamalarının sergilenmesini doğuran, eğitici bir bakışın temelini oluşturmaktadır. Toplumsal ekoloji felsefesi, “tahakküm mirası”yla iç içe geçmekle kalmayan aynı zamanda onunla karşılıklı etkileşim içinde olan bir “özgürlük mirası”nın diyalektik açılımı [serim] etrafına odaklanır; adalet kavramının durmaksızın genişleyen bir özgürlük kavramına, kıtlığın kıtlık-ötesine, halklığın [folkdom] yurttaşlığa, hiyerarşinin sınıfa evrimini, ve umuyorum ki liberter belediyeler ve kurumlar doğuracak özgürlüğün büyüyen ufkunu (ki bunun sona ermesini –öyle bir şey varsa– henüz öngörecek donanıma sahip değiliz) içerir. Bir bütün olarak ele alındığında, bu eğitici görüş açısı, pratiğe yönelik siyaset kuramının temelini teşkil eder.

Bizler bugün yalnızca Toplumsal Ekoloji Enstitüsü’nün [Institute of Social Ecology, ISE] kurulduğu yüzyıldan farklı bir yüzyılda yaşamıyoruz –ISE’nin yaklaşık otuz yıl önce 1974’te kurulduğunu size hatırlatmak isterim. Bugünün gençlerine, bugün varolan dünyadan çok farklı bir yerden, uzaydan bir yerden sesleniyormuş gibi geleceğim. Benim tanıdığım dünyada, ABD ve Avrupa’da hala işçi hareketleri vardı, ve onun karşılaştığı meseleler son yirmi yıl içerisinde ortaya çıkanlardan niteliksel olarak farklıydı.

Yine de sosyalizmin rasyonel bir toplum anlamına geldiğini, Stalinizm veya totaliterliğin bir kopyası olmadığını unutmak affedilemez. Ne de bu kitleyi, bu uyuşuk toplumu rasyonel çizgilerde hareket ettirmenin derin bir toplumsal zorunluluk –benim görüşüme göre ekolojik bir zorunluluk– gerektireceğinin unutulmasına izin verilebilir. Bizler, sosyalizmin mantıksal bir gereklilik sonucu, toplumsal değişime yönelik –basitçe hoş “titreşimler”in [vibe, önseziler] değil– köklü ve kendisini dayatan kuvvetlerin bir ürünü olarak ortaya çıkacağını daima hatırlamalıyız. Bu ana kurallara canlı bir anlam kazandırmak için, en azından günümüzün korkunç patolojilerini kontrol altında tutacak, en fazlasından ise onları ortadan kaldıracak bir eğitici öncü yaratmak zorundayız.

Eğitici faaliyetlerimiz, bizim enerjimizi ve zekamızı talep ettiği için, basitçe faaliyet ve çatışmanın gerçek merkezlerinden uzakta içine kapanmış bir topluluk içerisinde “özgürlüğü”nü kutlayan bir yaşam tarzına değil, bir harekete neden olmalıdır. Eğitimimizin –gerek ISE’deki gerekse “ilgi grupları” arrasındaki–, eğer zihinlerimizle sınırlı kalırsa, aktif yaşamdan tamamen dışlanırsa, kendi isteklerine düşkünlükten [self-indulgence, kendi zevkine ve rahatına düşkünlük] öteye geçemeyeceğini yeterince vurgulayamam.

Eylemin ancak ortada gerçek, muhalif bir kamusal yaşam varsa mümkün olacağını ilk kabul edecek kişi ben olurum. Şu an için, yeni yüzyılın eşiğindeyken, yeni bir politika olasılığı olarak uykuda olan liberter belediyecilik hareketine gerçeklik kazandıracak yaygın bir yönelim görmüyorum. Marks bir keresinde, keskin bir anlayışla, yalnızca İdea’nın gerçekliği değil, aynı zamanda gerçekliğin de İdea’yı takip etmesi gerektiğini belirtmişti. Bu vecize pekala Hegelci özgürlük nosyonunun kabulü olarak görülebilir –[özgürlük], toplumsal değişime yönelik enn etkin şartları üretecek yeterince önkoşula ihtiyacımız olduğu anlamında, gerekliliğin kabul edilmesidir. Bu böyle olmadığında, en parlak fikirler neredeyse tam bir sessizlik içerisinde, toplumun kendilerini olgunlaştırması ve filizlendirmek üzere özgürlük mücadelesine izin vermesini bekleyecektir. O halde, kendi iyiliği için, aktivizme ilişkin tüm yanlış yönelimlere karşı koyacak eğitime öncelik verebiliriz.

Ancak bir şart dile getirilmelidir burada: fikirler ancak rasyonel olduklarında doğrudurlar. Rasyonellik ve tutarlılığın postmodernist şıklık adına değersizleştirildiği bugün, irrasyonalizme karşı mantığı canlı tutmayı (ki genellikle yalnızca eğitimle), ve ne zaman, nasıl hareket edeceğimizi bilmeyi denemek gibi iki kat ağır bir yükün altındayız. Böylesi bir durumda, eğitimin de bir aktivizm biçimi olduğunu ve bu nedenle daima beslenmesi gerektiğini belirtmeme izin veriniz.

NOT: Bu makale, yazarın Michael Caplan’a yazdığı daha uzun bir mektubun kısaltılmış halidir.

Çeviri: Anarşist Bakış

Kaynak: “Reflections: An Overview of the Roots of Social Ecology”, Harbinger (a journal of social ecology), Bahar 2003, Cilt 3, Sayı 1, s. 6-11.

The post Toplumsal Ekolojinin Kökenlerinin Gözden Geçirilmesi – Murray Bookchin appeared first on Barikat Haber.

]]>
https://barikathaber.org/article/toplumsal-ekolojinin-kokenlerinin-gozden-gecirilmesi-murray-bookchin/feed/ 0
Teknolojiye Karşı – 1997 – John Zerzan https://barikathaber.org/article/teknolojiye-karsi-1997-john-zerzan/ https://barikathaber.org/article/teknolojiye-karsi-1997-john-zerzan/#respond Thu, 09 Dec 2021 13:03:00 +0000 http://barikathaber.org/?post_type=project&p=17591 John Zerzan’ın 23 Nisan 1997 tarihli konuşması Geldiğiniz için teşekkürler. Bu öğleden sonra sizin Luddit’iniz olacağım [Luddite: 19. yy. İngiltere’sinde Sanayi devrimine karşı çıkan, makinalara zarar vermek yoluyla aktif direniş gösteren işçi gruplarına mensup kişiler]. Sembolik bir Luddite olarak, bu popüler olmayan veya tartışmalı bayrağı taşımak bana düşüyor. Zaman kısıtı nedeniyle vurgu daha ziyade maddelere indirgenmiş...

The post Teknolojiye Karşı – 1997 – John Zerzan appeared first on Barikat Haber.

]]>
John Zerzan’ın 23 Nisan 1997 tarihli konuşması

Geldiğiniz için teşekkürler. Bu öğleden sonra sizin Luddit’iniz olacağım [Luddite: 19. yy. İngiltere’sinde Sanayi devrimine karşı çıkan, makinalara zarar vermek yoluyla aktif direniş gösteren işçi gruplarına mensup kişiler]. Sembolik bir Luddite olarak, bu popüler olmayan veya tartışmalı bayrağı taşımak bana düşüyor. Zaman kısıtı nedeniyle vurgu daha ziyade maddelere indirgenmiş bir şekilde derinlikten çok genişliğe yapılacaktır. Ancak bunun biraz genel tespitler niteliğinde olacak konuşmamın ikna ediciliğine zarar vermeyeceğini umut ediyorum.

Bana öyle geliyor ki bizler kısır, fakirleştirilmiş, teknikleşmiş bir yerdeyiz, ve bu özellikler birbirleriyle ilişkili. Teknoloji, anlayışı genişlettiğini iddia ediyor, ancak bu genişletme öyle gözüküyor ki, bu taahhütün iddia ettiğinin tam aksine anlayışı köreltiyor ve dumura uğratıyor. Teknoloji günümüzde her alanda, her şey için çözümler sunuyor. Cevabının olmadığı herhangi bir şeyi düşünmeniz oldukça zor. Ancak neredeyse her olayda, üstesinden geleceğini söylemek için ortaya çıktığı sorunu ilk önce kendisinin yaratmış olduğunu unutmamızı istiyor. Sadece biraz daha teknoloji. Daima bunu söyler. Ve bugün sonuçları her zamankinden daha açık seçik gördüğümüzü düşünüyorum. Her şeyin toplum genelinde bilgisayara bağlanmasıyla, bilgisayar denizi bir çeşitlilik, bir tam erişim zenginliği sunuyor; ancak yine de Frederick Jameson’un söylemiş olduğu gibi, tarih boyunca en fazla standartlaşmış olan toplumda yaşıyoruz. Buna “araçlar ve amaçlar” önermesiyle bakalım; araçların ve amaçların eş derece geçerli olması gerekir. Teknoloji tarafsız [nötr] olduğunu, sadece bir alet olduğunu, değerinin ve anlamının yalnızca nasıl kullanıldığına dayandığını iddia ediyor. Bu yolla araçlarının üstünü örterek amaçlarını gizliyor. Öz, içsel mantık, tarihsel gömülmüşlüğü [embeddedness] veya diğer boyutları anlamında ne olduğunu anlamanın hiçbir yolu yoksa, o halde teknoloji dediğimiz şey yargıdan kaçınmaktadır. Geçerli veya iyi amaçlara, kusurlu veya geçersiz araçlarla ulaşamayacağınız etik kuralını genellikle kabul ederiz, ancak araçlara bakmadıkça nasıl bir değerlendirme yapabiliriz ki? Eğer bu asli varlığı, temelleri anlamında düşünmemiz gerekmeyen bir şeyse, bunu yapmak imkansızdır. Demek istediğim, herhangi bir klişeyi tekrar edebilirsiniz. Geçerliliği olduğunu düşündüğüm araçlar ve amaçlar tezi bir ahlaki değer olduğu için, bu bir klişe olmaması umut edilen türden bir şeydir.

Bu noktayı açığa kavuşturmak maksadıyla çok sayıda insan veya vakadan bahsedilebilir. Örneğin, Marks önceleri teknolojinin ne olduğu, üretimin ve üretim araçlarının ne olduğuyla ilgilenmişti; ve çoğu insan gibi bunun temelinde işbölüşümü olduğunu tespit etmişti. Ve bu nedenle, işbölümünün ne kadar gelişmeyi engelleyici ve ne kadar olumsuz olduğu hayati bir sorudur. Ancak Marks, çok fazla incelenmemiş olduğunu bildiğimiz bu sıradanlıktan, hangi sınıfın teknoloji ve üretim araçlarına sahip olduğu ve onları kontrol ettiği, mülksüzleştirilmiş sınıfın, yani proletaryanın teknolojiyi burjuvaziden nasıl ele geçireceği gibi çok farklı sorulara yöneldi. Bu, teknolojiyi incelemek ve değerlendirmekten oldukça farklı bir vurguydu, ve daha önce ilgilendiği şeyleri terk ettiğini gösterir.

Tabii ki, bu noktada Marks hiç şüphesiz ki teknolojinin olumlu, iyi bir şey olduğunu düşünüyordu. Bugün, bunun yalnızca bir alet, tarafsız bir şey olduğundan, meselenin tamamen teknolojinin araçsal kullanımından ibaret olduğundan bahseden insanlar teknolojinin gerçekten de olumlu bir şey olduğuna inanıyorlar. Ancak onlar biraz daha ihtiyatlı olmak istiyorlar; yani bir kere daha ifade edersem, benim belirttiğim nokta, onun tarafsız olduğunu söylüyorsanız, olumlu olduğu iddiasının gerçekliğini test etmekten kaçınıyorsunuzdur. Diğer bir deyişle, onun olumsuz veya olumlu olduğunu söylerseniz, o zaman onun ne olduğuna bakmanız gerekir. Onu öğrenmeniz gerekir. Ancak eğer nötr olduğunu söylerseniz, bu inceleme yapmanın önünü oldukça iyi bir şekilde keser. Şimdi, sürekli duyup durduğum bir alıntıyı size söylemek istiyorum, zeki bir matematikçiden oldukça anlamlı bir alıntı –ve Ted Kaczynski değil! Britanyalı bir matematikçiden, Alan Turing’den; ve eminim ki bazılarınız 1930 ve 40′larda bilgisayarların teorik temellerin pek çoğunun onun tarafından oluşturulduğunu biliyorsunuzdur. Yine, 50 yıl önce Oscar Wilde’a karşı yapılan fiile benzer bir şekilde, eşcinsel olmasından ötürü kaynaklanan bir dava nedeniyle 50′lerde kendi canına kıydığı da bahsedilmeye değerdir. Her neyse, bundan bahsediyorum (bu trajik olguyu, eşcinseldi, sonu da bu nedenle böyle oldu diye küçümsemek falan istemiyorum), ancak bir elmayı siyanürle boyayıp sonra da onu ısırarak canına kıymıştı; ve bu bana, bilgi ağacının yasak meyvesini, ve (sonuçta ne olduğunu hepimizin biliyoruz) onun buna ilişkin bir şey söyleyip söylemediğini düşündürüyor. Çalışma, tarım, sefalet ve teknoloji, tümü ondan kaynaklanıyor. Ve bu arada Apple bilgisayarlar hakkında düşünüyorum. Neden elma’yı kullanmışlardı ki? Bu benim için gizemli bir şey. [gülüşmeler.]

Her neyse, bu konu dışına taşmanın ardından, bahsettiğim alıntıya geri dönelim. 1950′de Mind dergisindeki makalesinin ortalarında, şöyle diyordu: “İnanıyorum ki, yüzyılın sonunda, kelimelerin kullanımları genel eğitimli kamuoyu görüşünde öylesine değişmiş olacak ki, aksi iddia edilmesi beklenmeyecek şekilde düşünen makinalardan bahsedilebilecek.” Burada bana göre oldukça ilginç olan şey, yüzyılın sonuna doğru insanların, makinaların düşündüklerini anlamakta zorlanmayacakları ölçüde ilerlemiş hesap yapan makinalara [computing machines] sahip olacağız demiyor (o zamanlar onlara hala hesap yapan makinalar deniliyordu), Şöyle diyor; “… kelimelerin kullanımları genel eğitimli kamuoyunun görüşünde öylesine değişmiş olacak ki.”

Şimdi, bunu muhtamelen onun aklında olandan farklı şekilde okuyorum; ancak bunun üzerine düşünürseniz, bunun toplum ile teknoloji arasındaki karşılıklı ilişki sorusuyla bir ilgisi vardır. Onun oldukça haklı olduğunu düşünüyorum; ama yine yapay zeka –tabii ki o zaman bu öyle adlandırılmıyordu– çok ilerlemiş olması nedeniyle değildi bu. Aslında, benim anladığım şekliyle, fazlasıyla tutkulu iddiaları açısından pek iyi bir performans sergilememiştir. Ancak bazı insanlar şimdi bu düşünceyle [nosyonla] oldukça ciddi bir şekilde uğraşıyorlar. Aslında, makinaların hissedip hissetmedikleri ve makinaların hangi noktada canlı olup olmadıklarıyla ilgili küçük ama dikkat çekici bir yazın da var. Ve bunun sebebi Yapay Zeka’nın çok ilerlemiş olması değil bana göre. 80′lerin başlarında, bunun “eşiğinde olduğumuz” şeklinde çok fazla laf söyleniyordu, ve ben bir YZ [yapay zeka] uzmanı değilim, ancak fazla bir ilerleme olduğunu sanmıyorum. Sanırım bayağı iyi satranç oynuyor, ancak bu diğer başarıların veya seviyelerin yakınına dahi gelmiş olduğunu düşünmüyorum.

Bilgisayarlara ilişkin algıdaki değişimi açıklayan şeyin, son elli yılda yaşanan büyük yabancılaşmanın sebep olduğu deformasyon [biçimsizleşme] olduğunu düşünüyorum. İşte bu nedenle bazıları, ve umuyorum ki sayıları pek fazla değil, bilgisayarların canlı oldukları hakkında bu noktaya tutunuyorlar.

Yapabilecekleri şeyler anlamında ise, bana öyle geliyor ki, bizlerin giderek makina-benzerleri olmamız anlamında insanlar ile makinalar arasındaki uzaklık azalırken, makinaları insan-benzeri olarak görmek açıkça daha kolaylaşlaşıyor. Bunun hakkında aşırı dramatik olmak istemiyorum, ancak giderek daha fazla sayıda insanın yaşamak bu mu veya sadece devinimler içinde mi gidiyoruz diye merak ettiini düşünüyorum. Ne oluyor? Her şey yaşamın dışına mı süzülüyor [atılıyor]? Bütün bir doku ve değerler ve benzeri şeyler kuruyup gidiyor mu? Bu konu aslıdna birçok başka sunum yapılmasını gerektiriyor, ancak bu pek de teknolojinin fiili ilerlemesi değil: Eğer makinalar insan olabilirse, insanlar da makina olabilirler. Gerçekten de korkutucu olan nokta bu ikisi arasındaki mesafenin kısalması.

Benzer başka bir alıntı da yine bu çöküşe [descent] işaret ediyor, bilgisayar iletişimi uzmanı J.C.R. Licklider’dan kısa bir alıntı. 1968′de şöyle demişti: “Gelecekte, bir makina aracılığıyla yüz yüze olduğundan daha fazla iletişim kurabileceğiz.” Bu bir yabancılaşma [estrangement, bozuşma, kayıtsızlık hali] değilse, ne olduğunu bilmiyorum. Aynı zamanda, kültürel gelişme açısından bir diğer çarpıcı yön da, yabancılaşma [alienation] kavramının ortadan kaybolması, neredeyse tamamen kaybolmuş durumda. Son yirmi yıldaki kitapların fihristlerine bakacak olursanız, “yabancılaşma”nın artık orada yeri yoktur. Sanırım, o kadar banal bir hale gelmiştirki, hakkında konuşmanın anlamı bile kalmamıştır.

Başka bir konuda bir siyaset teorisyeninin, Anthony Giddens’in, sanırım aslında Sir Anthony Giddens, yeni bir değerlendirmesini okuyordum. “Kapitalizmin, kendisine karşı alternatifleri yok ettiği anda, bir inceleme nesnesi olarak ortadan kaybolmuş olması”nı dikkate değer buluyordu. Başka bir sistemin olmaması halinde başka incelenebilir ne var ki diye düşünülebilir. Ama hiç kimse bunun hakkında konuşmamaktadır;. sadece verili bir şeydir. Açıkça kabullenilmiş ve dikkatle incelenmemiş bir başka basmakalıp şeydir. Ve, tabii ki, sermaye giderek teknolojikleşmektedir. Oldukça bariz bir şey. Bunun Net’de gezinmek veya İdaho’daki kuzeninize e-mail atmak veya benzeri bir şey olduğunu düşünen insanlar, sermayenin hareketinin bilgisayarın temel işlevi olduğu olgusunu göz ardı ediyorlar. Bilgisayar, daha hızlı işlemler, malların daha hızlı değişimi ve benzeri şeyler içindir. Bunun belirtilmesine bile gerek yok.

Yani, her neyse, tüm bir alanın veya zeminin nasıl hareket ettiği, bizim teknoloji algımızın ve ona atfettiğimiz değerlerin nasıl değiştiği temasına geri dönersek, bu genellikle hissedilmez bir şekilde olur. Freud medeniyetin tam olgunlaşmasının evrensel bir nevroz anlamına geleceğini söylemişti. Ve bu, üzerine düşündüğünüzde, fazlasıyla iyimser gözükmekte. Gördüklerim karşısında fazlasıyla rahatsızlık hissediyorum. 15-19 yaş grubundakiler içinde intihar oranının 1961′den bu yana %600 arttığı Oregon’da yaşıyorum. Bu, ergenliğin ve toplumun eşiğine gelen, onu üzen gençlikten başka bir şey olmadığını düşünüyorum; ve ne görüyorlar? Mahrum edilmiş [bereft, büyük bir yoksunluk hali] bir yer görüyorlar.Onların bilinçli bir şekilde bu türden bir formülasyondan geçtiklerini söylemiyorum, ancak bir şekilde bir değerlendirme yapılıyor, ve bazıları basitçe vazgeçiyorlar.

En gelişmiş ülkelere ilişkin birçok çalışma ciddi depresyon oranının her on yılda bir ikiye katlandığını gösteriyor. Yani bu, eğer şu anda sadece günü geçirmek için anti-depressan ilaçlar kullanan yeterince insan olmasaydı, bunları biz hepimiz çok daha önceden alacaktık demek oluyor. Bu ürpertici gerçekten çıkarsamalar yapabilirsiniz. Bunun neden böyle sürüp gitmeyeceği hakkında bir sebep arıyorsanız, bu neredeyse toptan bir değişimden başka ne olabilir ki?

Ve birçok başka şey. Okur-yazarlıktan uzaklaşma. Bu oldukça şaşırtıcı olan, oldukça temel bir şey, ancak insanların artık anlamı olmayan bir şeyden içgüdüsel olarak [viscerally] uzaklaştıklarını düşünürseniz pek de şaşırıtıcı gelmiyor. Toplu cinayetlerin sayısındaki patlama. Bu, birkaç on yıl önce, bu şiddet dolu ülkede bile duyulmamış bir şeydi. Şimdi tüm ülkelere yayılıyor. L.A. [Los Angeles] veya ABD’nin herhangi bir yerinde olduğu gibi İskoçya’da veya Yeni Zelanda’da, bir McDonalds’da veya bir okulda veya başka bir yerde böylesine dehşet verici bir şeye rastlamadan gazete okumanız bile bayağı zor.

Rancho Santa Fe. Bu alıntıyı haberlerden muhtamelen hatırlayacaksınız. Oradaki Cennetn Kapıları grubunun üyesi olan bir kadın hakkında. “Belki de ben deliyim, ama umurumda değil. 31 yıldan beri burada yaşıyorum, ve burada bana göre hiçbir şey yok.” Sadece kült üyeleri için değil, boşluğu inceleyen pek çok kişi için bunun bayağı bir anlamı olduğunu düşünüyorum.

Ekolojik bir felaketten başka bir şey olmayan dışsal doğamızın kriziyle birbirine bağlanan içsel doğamızın krizi, tamamen insanlıktan çıkma [dehumanization] ihtimaliyle karşı karşıyayız. Bu ilki ile canınızı sıkmayacağım; buradaki herkes bunun tüm özelliklerini, türlerin hızla yok olmasını, vb. vb. biliyor. Oregan’da, örneğin, doğal, orijinal ormanlar yüzde bire kadar düştü; som balığı nesli tükenmenin eşiğinde. Bunu herkes biliyor. Ve bu, teknolojinin hareketiyle ve onunla ilgili olan diğer şeylerle birlikte daha da hızlandı.

Marvin Minsky — sanırım 80′lerin başındaydı– beynin etten yapılmış üç poundluk [yaklaşık 1350 gram] bir bilgisayar olduğunu söylemişti. Önde gelen Yapay Zekacılardan birisiydi. Ve ardından bir sürü şey geldi. Sanal Gerçekliğimiz var. İnsanlar, bakılacak veya uğraşılacak pek bir yönü kalmayan nesnel toplumsal varoluştan uzaklaşmak amacıyla sürüler halinde oraya doğru yönelecekler. İnsanların klonlanması muhtamelen birkaç ay uzaklıktaki bir konu. Her zaman taze dehşetler. Eğitim. Çocukları beş yaşına geldiklerinde bilgisayarın başına bağlayın. Buna “bilgi üretimi” diyorlar. Ve onun hakkında söyleyebileceğinizin en iyi şey budur.

Extropy dergisine katılımcılarından Carnegie-Mellon’daki Hans Moravec’den bir alıntı yapmak istiyorum. Şöyle diyor: “Nihai sınır, her faaliyet parçasının anlamlı bir hesaplama haline getirildiği bir arena olacaktır. Evrenin yaşanılan kısmı bir siber-alana dönüştürülecektir. Böylece en derin zihinsel süreçlerimizin bir kısmını parça parça daha fazla siber-alanla –yapay zekadan satın alınan uygun programlar ve benzeri şeylerle– değiştirmeye, kendimizi giderek ona benzeyen bir şeye dönüştermeye meyledebiliriz. En sonunda, düşünme yöntemlerimiz orijinal bedenimizin, aslında herhangi bir vücudun, tüm kalıntılarından tamamen kurtulabilecektir.” Bunun bir yorum gerektirdiğini sanmıyorum.

Ancak tabii ki aksi sesler de var. Tüm bu gelişmelerden oldukça endişelenen insanların yaptıkları analizler de var. Bunların en iyilerinden birisi, 40′larda yazılmış olan Horkheimer ve Adorno’nun Aydınlanmanın Diyalektiği çalışması. Eğer teknoloji tarafsz değilse, o zaman mantığın da tarafsız olmadığını oldukça kuvvetli bir şekilde öne sürerler. “Araçsal mantık” dedikleri şeyin eleştirisini geliştirirler. Mantık, medeniyet ve teknolojinin bayrağı altında, esasen uzaklaştırmaya ve denetime eğilimlidir. Tüm hikayeyi birkaç cümlede özetleyecek değilim, ancak kitabın hatırlanmaya değer parçalarından birisi Odyssey’den, Homer’den, Odysseus’a –Odysseus’un denizde sirenleri [siren, Yunan mitolojisinde şarkılarıyla denizcileri tehlikeli sulara çekerek ölmelerine sebep olan yarı kadın yarı kuş şeklindeki mitolojik varlık] geçmeye çalıştığı, Avrupa medeniyetinin temel metinlerinden birisi– baktıkları kısımdır. Horkheimer ve Adorno, bunun, oldukça erken bir zamanda, tensel, Eros, tarih-öncesi, teknoloji-öncesi ile geçmişe dönme ve başka bir şey yapma projesi arasındaki gerilimi resmettiğini ortaya koyarlar. Odysseus’un kendilerini gemi direklerine bağlayan, kulaklarını balmumuyla tıkayan kürekçileri vardır; böylece zevk tarafından ayartılmayacak, ve medeniyet ile teknolojinin baskıcı, tensellikten yoksun yaşamına katlanabilecektir.

Tabii ki, yabancılaşmanın [bozuşmanın] birçok başka işareti de vardır. Descartes, 350 yıl önce, “Bizler, doğanın efendileri ve sahipleri haline gelmeliyiz” demişti. Ancak Horkheimer ve Adorno’nun ve diğer başkalarının eleştirilerinde dikkat edilmeye değer şeyin şu olduğunu düşünüyorum: eğer toplum doğaya baş eğdiremezse, o zaman toplum daima doğaya tabi olacak, ve sonuçta da ortada muhtamelen toplum falan olmayacaktır. Bu uyarıyı, bu şartı daima ifade ederler, ki bu dürüstlüklerinden dolayı onlar için olumludur; ancak bu onların eleştirilerinin etkilerini frenlemektedir. Onu daha az siyah-beyaz bir şey haline getirir, çünkü doğanın hakimiyetinden gerçekte kaçınamayız, ve her şeyin, bizzat varoluşumuzun dayandığı şey de budur. Teknolojik yaşamı eleştirebiliriz, ancak o olmaksızın halimiz nice olurdu?

Ancak son 20, 30 yılda çok çok muazzam etkileri olan bir şey gerçekleşti, ve bunun pek öyle ortaya getirildiğini de düşünmüyorum. Geçmişte, medeniyetin dışında kalan yaşamın gerçekten de nasıl bir şey olduğu hakkında ilmi fikirlerde toptan bir düzeltme yaşandı. Medeniyetin, dinin, devletin, polisin, orduların, buna benzer şeylerin asli ideolojik temellerinden birisi, medeniyetten önce oldukça kana bulanmış, korkunç, insanlık dışı bir durum varolduğu düşüncesidir. Bunun uysallaştırılması ve özel olarak öğretilmesi gereklidir. Bu Hobbes’dir. Bu, medenileşme öncesi hayatın iğrenç, kaba ve kısa olduğu şeklindeki ünlü düşüncedir; ve insanlığı korku ve hurafalerden, dehşetli koşullardan kurtararak medeniyete ulaştırmak için, Freud’un “içgüdüsel özgürlükten zorla vazgeçme” dediği şeyi yapmanız gerekir. Bunu yapmak zorundasınızdır. İşte bu da onun maliyetidir. Her neyse, bunun tamamen yanlış olduğu ortaya çıkmıştır. Şüphesiz ki, yeni paradigmanın bazı kısımları, bazı ayrıntılar üzerinde anlaşmazlıklar vardır, ve yazının büyük bir kısmının bundan radikal sonuçlar çıkardığını da düşünmüyorum. Ancak 70′lerin başından beri, yaşamın bundan iki milyon ya da daha fazla yıl önce, yaklaşık 10.000 yıl önce sona eren bir dönemde –ki bu zaman olarak neredeyse bir hiçtir, nasıl olduğuna dair oldukça çarpıcı bir resme sahibiz.

Tarih öncesi dönem artık zekayla, eşitlik ve paylaşmayla, boş zamanla, büyük bir cinsel eşitlikle, gürbüzlük ve sağlıklılıkla, örgütlü şiddetin hiçbir emaresinin olmamasıyla nitelendiriliyor. Bunun şok edici olduğunu düşünüyorum. Bu neredeyse toptan bir yeniden değerlendirme. Tabii ki hala kadını saçlarından tutarak mağaraya doğru sürükleyen mağara adamı, tamamen vahşi ve insanlık-dışı bir yaratık olarak Neanderthal vs. gibi karikatür benzeri imajlarla yaşıyoruz. Ancak gerçek resim tamamen değişmiştir.

Buna ilişkin kanıtlar ve argümanların ayrıntılarına girerek zamanınızı almayacağım, ancak birkaç tanesinden bahsetmek istiyorum. Örneğin, paylaşım hakkında nasıl bir şeyler söyleyebiliyoruz? Bu biraz 60′ların tezlerine benziyor, değil mi? Ancak bu, ocaklar, ateş yakılan yerler, muhtamelen geçici olan yerleşim yerleri atrafındaki kanıtların incelenmesine dayanan basit bir şey aslında. Eğer bir ateş etrafında tüm güzel yiyeceklerin bulunduğunu görürseniz, bunun anlamı aşağı yukarı şefin ve diğer herkesin pek az veya hiçbir şeye sahip olmadıklarıdır. Ancak eğer herkes tamamen eşit miktarda nesnelere sahipse, o zaman bu bir eşitlik durumunu gösterir. Thomas Wynn tarih-öncesi zekayı başka bir ışık altında görmemize yardımcı olmuştur. O, basit bir taş alette bile donup kalan ve/veya gizli kalan anlamında Piaget’e dikkatimizi çekti; ona benzer bir şeyi ortaya çıkarmak ve bir alet yapmak için gerçekte neler yapıldığını göstermek amacıyla, onu sekiz farklı aşama, adım ve yöne ayırdı. Ve bunun en azından bir milyon yıl önce olduğu sonucuna vardı –benim görebildiğim kadarıyla yazında bunu çürüten bir şey yok; Homo bugünkü yetişkin bir insanınkine eşit bir zekaya sahipti. Birisi kalkıp da, tamam kültür öncesi dönemde ortalık biraz güllük gülistanlık olsa da, uzak atalarımız o kadar sönüktüler ki, tarımı, hiyerarşiyi ve tüm diğer halikulade şeyleri yapmayı beceremediler diyebilir pekala. Ancak eğer bu doğru değilse, o zaman resmin tümüne oldukça farklı bir gözle bakmaya başlarsınız.

Bir başkası: Marshall Sahlins’in Taş Devri Ekonomisi kitabı 1971′de yayınlandı, argümanların birçoğu mevcut avcı-toplayıcı insanlara, onların ne kadar çalıştıklarını gözlemlemeye –ki bu çok, çok azdı– dayanıyordu. Bu arada, onun Michigan Üniversitesi antropoloji bölümü başkanı olduğunu da belirteyim, yani saplantılı veya marjinal bir şahsiyetten bahsetmiyoruz. Antropoloji ve arkeoloji yazınına bakacak olursanız, düşündüklerimizde oldukça hayrete düşürücü düzeltmeler yapıldığını görebilirsiniz. Bu sanırım sizin medeniyetin belki de iyi bir şey olmadığını düşünmeye başlamanıza yol açacaktır. Her zaman sorulan soru, insanlığın tarımı bulmasının neden bu kadar uzun zaman aldığı sorusudur. Yani bunu görece daha dün, 10.000 yıl kadar önce düşünebilmişlerdi. Ama buradaki asıl soru tarıma neden başlamış olduklarıdır. Ki bu aslında medeniyeti niye başlatmış oldukları sorusudur aslında. İşbölümüne dayanan bir teknolojiyi neden başlattılar? Eğer bir zamanlar sıfır işbölümüne dayanan bir teknolojiye sahiptiysek eğer, benim için bunun oldukça çarpıcı sonuçları vardır; bu beni bir şekilde o noktaya geri gitmenin mümkün olduğunu düşünmeye sevk ediyor. Daha yüksek bir koşula, bana göre gerçekliğe oldukça yakın, bütünlük durumuna benzer bir koşula yeniden bağlanabiliriz.

Konuşmamın sonuna oldukça yaklaştım. Heidegger’den bahsetmek istiyorum. Heidegger pek çokları tarafından yüzyılımızın en derinlikli veya en özgün düşünürlerinden birisi olarak kabul edilir. Teknolojinin felsefenin sonu olduğunu düşünüyordu; ve bu, teknolojinin toplumu gittikçe daha fazla kuşatmasıyla [içine almasıyla] birlikte, her şeyin, hatta düşünmenin bile, onun için öğütülen, üretim için öğütülen bir şey haline gelmesi görüşüne dayanıyordu. [Felsefe] ayrı olma özelliğini, ondan bağımsız olma özelliğini kaybeder. Görüşü kısaca olsa da bahsetmeye değer. Şimdi de favori konularımdan birisine geliyorum; Heidegger’in, bunu görebilecek kadar yaşayabilseydi, zihninde olacağından emin olduğum postmodernizm. Burada postmodernizmle beraber mantığın tamamen tahtından feragat ettiğini düşünüyorum. Bu o kadar yaygınlaşmış bir şeyki, ama yine de çoğu insan ne olduğunu bilmiyor. Tamamen içine gömülmüş olmamıza rağmen, bugün bile pek azımız bunu kavramış durumdayız. Belki de bu, kendi tarzında, daha önce değindiğim banalliklere benziyor. Yani, ona yabancı olanı zararsız duruma getiren şey basitçe kabul ediliyor ve nadiren sorgulanıyor.

Böylece bir takım ev ödevleri yapmaya başladım, ve o zamandan beridir bunun üzerine bazı şeyler de yazdım, ve temel şeylerden birisi –zaten bilenlerden özür dilerim bu açıklamalarım için– Lyotard’ın 70′lerdeki Postmodern Durum adlı kitabından kaynaklanıyor. O, postmodernizmin özünde “meta-anlatılara karşı bir antipati”, yani bütünün, genelin, ve bütünü kavrayabileceğimiz şeklindeki küstahça fikrin reddi olduğunu savunuyordu. Bütünün totaliter olduğu fikrine dayanmaktadır. Bir şeyin bütününü algılayabileceğinizi düşünmeye çalışmak? Pek de iyi değil. Bunun üzerine bayağı bir düşündüm; bu arada, aydınlar arasında Fransa’da uzunca zamandır egemen olan Marksizme karşı bir tepkiydi bu; bundan ötürü ortaya çıkan aşırı bir karşı tepki olduğunu düşünüyorum.

Yani bütünlük karşıtı bir görüş açısı ve tutarlılık karşıtı bir görüş açısı var ortada; şüphe edilmesine ve hatta tiksindirici bir şey olduğu düşünülmesine rağmen. Her şey bir yana, (ve muhtamelen burada Horkheimer ve Adorno ile uzlaşıyordu), Aydınlanma düşüncesinin bize getirdikleri nelerdi? Modernist, genelci, bütünlüğe odaklı düşüncenin bize kazandırdıkları neydi? Auschwitz, Hiroşima, nötron bombaları, bunları hepiniz biliyorsunuz. Postmodernizmin beşki de herşeyi bir kenara attığı, ve bir şeye karşı, yani üşüşen [unrushing, saldıran] teknolojiye karşı hiçbir savunmasının olmadığı hissine kapılmak için bu tür şeyleri savunmanıza gerek yok.

Benzer şekilde, postmodernizm, kökenler [origins] fikrine de karşıdır. Kökenler fikrinin yanlış bir fikir olduğunu düşünürler (tüm bunlar büyük genellemelerdir; muhtamelen küçük vurgu farklarına sahip olanlar bulunmaktadır.) Bizler bir kültürün içinde yaşıyoruz. Her zaman bir kültürün içinde yaşadık. Daima da bir kültürün içinde yaşayacağız. Bu nedenle kültürün dışından bakamayız. Bu nedenle, doğaya karşı kültür türü bir şey yanlış bir düşünce olur. Onlar bunu da reddediyor, ve bu nedenle şimdinin anlaşılmasını engelliyorlar. Bir nedenselliğin veya gelişmenin kökenlerine veya başlangıç noktalarına geri dönemezsiniz. Bununla ilgili olarak, tarih oldukça keyfi bir kurgudur; kurgulardan birisi en azından bir diğeri kadar iyidir. Keza parça parça olana [fragmentary], çoğulculuğa, çeşitliliğe, tesadüfi olana vurgu da vardır. Ama soruyorum, nerede tesadüfilik? Nerede çeşitlilik? Nerede? Bence, olayların genel gidişatı ve bu gidişatın anlamı bağlamında dünya giderek ıssız ve tek parçalı hale geliyor. Sınırlar ve yüzeyler hakkında vurgu yaparak etrafta dolaşmak, yüzeyin altına bakamayacağınız bu tavır, bana göre etiksel ve entelektüel bir korkaklıktır. “Gerçek ve anlam?” Bence bu tamamen saçmalık. İşi bitmiş bir şey. Buna benzer terimleri daima tırnak için koymak. Postmodern yazılara baktığınızda bayağı bir şeyin tırnak içine alındığını görürsünüz. Ortada bayağı bir ironi var, tabii ki. Kinizmin eşiğinde bir ironi, popüler kültüre baktığınızda her yerde bunu görürsünüz. Potmodernizme göre, bu bütüne yakın bir şeydir. Her şey kaymaktadır. Fazlasıyla parçalara bölünmüştür. Bireye karşı yapılandan uzak durmanın nasıl mümkün olduğunu ve doğadan geriye ne kalacağını pek anlayamıyorum.

Postmodernizmin teknolojinin büyük bir suç ortağı olduğunu ve genellikle onu açık açık kucakladığını düşünüyorum. Lyotard, “veri bankaları yeni doğadır” demişti. Tabii ki, eğer kökenleri dışarda bırakırsa, doğanın ne olduğunu nasıl bilebilir ki? Onların da kendilerine özgü bütünlük-türü varsayımları var, ancak ona yakalanmak istemiyorlar. Yalnızca eski moda insanların bu oyunu oynamak istemediklerini düşünüyorum. Bir alıntı daha: Current Anthropology dergisinin Haziran 1994 sayısında Profesör Escobar’dan. Teknolojinin norm [kural] olanı ve dışarda bırakılacak olanı nasıl belirlediğine ilişkin iyi bir alıntı. Şöyle diyordu: “Teknolojik buluşlar, hakim dünya görüşüne göre, dönemin teknolojisini meşru ve doğal kılmak üzere bir diğerini dönüştürür genellikle. Doğa ve toplum, günün teknolojik gereklerini kuvvetlendirecek şekilde açıklanmaya başlanırlar.” Gayet iyi ifade edildiğini düşünüyorum.

Böylece teknoloji hakkındaki oldukça temel bir yanlış inançla başladım. Teknoloji tarafsız değildir, toplumun bir parçası olarak toplumsal konumlanmasından veya gelişiminden bağımsız duran ayrı bir alet değildir.Sanırım diğeri ise, evet, teknoloji hakkında istediğiniz kadar konuşabilirsiniz, ancak o işte burada, amansız bir şey, ve onun hakkında konuşmanın faydası ne? Bu kaçınılmaz bir şey değil mi?. Yalnızca biz hakkında hiçbir şey yapmadığımız zaman, kaçınılmaz hale gelir. Bunun gayet açık bir meydan okuma olduğunu düşünüyorum. Hayal edilemez olan gerçekleşecek. Şu anda gerçekleşmekte. Ve eğer bir geleceğimiz varsa, bu ona kafa tutacağımız için, farklı bir görüşümüz olduğu için, ve onu parçalamayı düşündüğümüz için olacaktır.

Bu arada, eğer bir geleceğimiz varsa, gerçek suçluların kimler olduğu ve Unabomber’ın kimi çağrıştırdığı hakkında farklı bir görüşe sahip olabiliriz: John Brown belki de; ve John Brown gibi bizi kurtarmaya çalışan birisi.

Çeviri: Anarşist Bakış

The post Teknolojiye Karşı – 1997 – John Zerzan appeared first on Barikat Haber.

]]>
https://barikathaber.org/article/teknolojiye-karsi-1997-john-zerzan/feed/ 0