Anarşizm Archives - Barikat Haber https://barikathaber.org/pj-categs/anarsizm/ Barikat sokağı kapatır ama yolu açar. Sat, 30 Apr 2022 18:18:02 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=6.9 https://barikathaber.org/wp-content/uploads/2021/12/cropped-barikat-32x32.jpeg Anarşizm Archives - Barikat Haber https://barikathaber.org/pj-categs/anarsizm/ 32 32 1 Mayıs’ın Tarihi: Vermediler, Aldık! https://barikathaber.org/article/1-mayisin-tarihi-vermediler-aldik/ https://barikathaber.org/article/1-mayisin-tarihi-vermediler-aldik/#respond Sat, 30 Apr 2022 18:11:13 +0000 https://barikathaber.org/?post_type=project&p=34728 Karala Dergisi’nin 4. sayısında yayınlanan, 1 Mayıs’ın anarşist tarihini anlatan en detaylı yazılardan birini sizlerle paylaşıyoruz. 1 Mayıs 1886. İşçi sınıfının mücadele gününe dönüşen tarihin başladığı gün. Büyük genel grev, 8 saat mücadelesi, katledilen işçiler, idam edilen anarşistler ve tüm dünyada ezenler ve ezilenler arasındaki özgürlük kavgasının en önemli duraklarından birinin hikayesi… Bu hikaye, yaşadığımız...

The post 1 Mayıs’ın Tarihi: Vermediler, Aldık! appeared first on Barikat Haber.

]]>
Karala Dergisi’nin 4. sayısında yayınlanan, 1 Mayıs’ın anarşist tarihini anlatan en detaylı yazılardan birini sizlerle paylaşıyoruz.

1 Mayıs 1886. İşçi sınıfının mücadele gününe dönüşen tarihin başladığı gün. Büyük genel grev, 8 saat mücadelesi, katledilen işçiler, idam edilen anarşistler ve tüm dünyada ezenler ve ezilenler arasındaki özgürlük kavgasının en önemli duraklarından birinin hikayesi…

Bu hikaye, yaşadığımız coğrafyada anarşizme dair çoğu şey gibi hep devletler ve devletli düşünceler tarafından anlatıldı. Anarşizm sansürlendi, idam edilen anarşistler işçi önderleri diye tariflendi, idam sehpalarında yükselen “Yaşasın Anarşizm” haykırışı, “Yaşasın Sosyalizm” diye anlatılageldi.

Mücadelenin, kavganın, dayanışmanın günü bahar bayramına, kutlamalara, “proleter” diktatörlüklerin militarist geçiş törenlerine dönüştürüldü. Bu 130 yıllık çarpıtmada, özellikle Türkçe yayınlarda Marksist hareketin çabasına değinmeden olmaz. Hikayenin anarşizme içkin olan her yerinin mümkünse yok edilmesi, değilse tahrif edilmesi için her türlü müdahale ustaca yapıldı.

Tıpkı devletin tüm gücüyle yazdığı tarihin; günün birinde öyle veya böyle yanlışlandığı, toprağın en derinlerine de gömülse gerçeğin mutlaka ortaya çıktığı gibi; 1 Mayıs’ın tarihine ilişkin oluşturulan tüm içeriklerin yanlışlanması da çok uzun sürmedi. Biz 1 Mayıs’ları yaratanların, arkalarında anarşistlere değil, dünyanın tüm ezilenlerine mâl olmuş bir sınıf kavgasını bıraktıklarını biliyoruz.

Anarşistler, 1 Mayıs 1886’da dünyanın tüm işçileri, ezilenleri için dövüştüler. Ve 8 saat çalışma hakkını, dünyanın tüm işçileri için tırnaklarıyla kazıya kazıya elde ettiler. Bu yüzden derdimiz, tarihsel bir mirasın kavgasını gütmek değildir. Ama anarşist oldukları için idam edilenlerin mücadelelerini yaşatmak da en önemli görevimizdir.

1 Mayıs’ın Tarihi

Ondokuzuncu yüzyılın ortalarına doğru ABD’deki işçi mücadelesi ve anarşizm daha çok göçmen işçilerin etrafında şekillenmişti. Özgürlükler, fırsatlar ülkesi olarak lanse edilen ABD’ye başka bir çaresi olmadığı için göç eden yüzbinlerce göçmen işçi, Amerika’da kısa sürede yoğunlaşan sanayileşmenin ağır koşullarında 16 saate varan mesailerle çalışıyordu. Sömürünün yoğunlaşması, mücadeleyi de yoğunlaştırdı.

Özellikle sanayi kentlerinde işçilerin kapitalizme karşı mücadeleyi yarattığı sendikalar ve işçi örgütlenmeleri gün geçtikçe artıyordu. Bu kentler ve işçi örgütleri aynı zamanda ABD’deki anarşist hareketin de en güçlü olduğu kent ve örgütlerdi. Anarşist işçiler de bu sendikalar içinde aktif mücadele veriyor ve işçi hareketi üzerinde etkili oluyorlardı. Bununla birlikte anarşist hareketin o tarihlerde Amerika’daki en önemli örgütü, 1883 yılında kurulan ve Kara Enternasyonal diye adlandırılan IWPA’nın (Uluslararası Emekçi Halklar Birliği) ABD’deki şubeleriydi.

Amerika’daki toplumsal mücadele örgütlerinin birçoğunun aksine IWPA, her konuda devleti ve kapitalizmi temel sorun olarak ele alarak devrimci bir hatta mücadele ediyordu. Kısa sürede kapitalizmin ve devletin varlığını tehdit edebilecek bir potansiyeli yakaladı. IWPA’nın Chicago’daki şubesinin kurucuları arasında August Spies, Albert Parsons ve göçmen anarşistler üzerinde etkisi çok güçlü olan bir propagandacı olan ve “Die Freiheit” gazetesini çıkartan Johann Most da vardı.

Birçok eyalette kurulu olan IWPA’nın en güçlü şubesi Chicago’daydı ve IWPA’nın 6000 civarı üyesinin yarısı bu bölgede bulunuyordu. Kara Enternasyonal; mevcut sınıf egemenliğinin tüm yönleriyle ve enerjik, amansız, devrimci, uluslararası eylemle muhakkak yok edilmesini, kooperatif üretime dayalı özgür bir toplumun kurulmasını, eşdeğer ürünlerin üretici kurumlar arasında kâr amacı gütmeden ücretsiz bir şekilde değişimini, her iki cinsiyet için özgürlükçü eğitimi, cinsiyet veya ırk ayrımı yapmaksızın herkes işin eşit hakları, tüm kamu işlerinin, federalist bir temelde, otonom komünler ve birlikler arasında özgür sözleşmelerle düzenlenmesini savunuyordu.

IWPA’nın etkisiyle işçi sendikaları içerisindeki mücadele ile paralel ilerleyen anarşist örgütlerin yanı sıra onlarca anarşist yayın Amerika’nın her yerinde var olmaya başladı.

ABD’de o sıralarda çıkan onlarca yayın ve bir o kadar örgütlenmeyle anarşizm o coğrafyadaki mücadeleyi sırtlanıyordu. Almanca günlük olarak yayınlanan Arbeiter Zeitung (İşçi Gazetesi), Der Vorbote (Haberci), Der Fackel (Meşale), Çekçe yayınlanan Buducnost (Meşale), 1884’te İngilizce olarak Albert Parsons ve Lucy Parsons tarafından çıkarılan The Alarm, 1886 yılında Adolph Fischer ve George Engel tarafından Haymarket Mitingi’ne kadar yayınlanan “The Anarchist” bu yayınlardan bazılarıydı. IWPA’nın etkisiyle çıkarılan bu yayınların günlük tirajları 30.000’e ulaşıyordu.

8 Saat

Günlük 8 saat çalışma talebi 19. Yüzyıl’da Avustralya’dan Amerika’ya dünyanın çeşitli coğrafyalarında sınıf mücadelesinin en önemli taleplerinden biriydi. 1863’te 1. Enternasyonel’in Cenevre Kongresi’nde bu talebin tüm dünya işçilerinin kazanması gereken bir hak olduğu vurgulandı. Bu tarihlerde Amerika’da çalışma süresi 16 saate kadar çıkıyordu. Avrupa’dan kıtaya gelen göçmen işçiler verilebilecek en düşük ücretlerle en ağır koşullarda çalıştırılıyordu. Bu ağır çalışma koşulları işçi mücadelesini gün geçtikçe büyüttü.

1877’de Amerika’daki en kitlesel işçi eylemlerinden biri olan Demiryolu Grevi gerçekleştirildi. Grevin kitleselliği ve işçilerin mücadelesine etkisi patronları korkutmuştu. Her şeyin en aşağısına layık gördükleri işçilerin, sahip oldukları tüm ayrıcalıkları ellerinden alacağını fark eden patronlar, Demiryolu Grevi’nden sonra mücadeleyi bastırmak için daha sert önlemler almaya başladı.

1877 Büyük Demiryolu Grevi’ne federal polislerin saldırısını gösteren bir çizim.

1 Mayıs 1886

8 saat mücadelesini bir toplumsal devrim mücadelesi olarak ele alan anarşistler, 1 Mayıs 1886’da başlayacak olan genel grevi örgütlemeye başladılar. Özellikle Emek Şövalyeleri (Knights of Labor) gibi büyük sendikalar içerisindeki reformcu sendika yöneticilerine rağmen, anarşistler 8 saat çalışma hakkını kazanmak üzere genel grev silahını çekti.

1 Mayıs grevini, IWPA, IWW ve onlarca işçi örgütünün kurucularından olan, polis departmanının “bin isyancıdan daha tehlikeli” dediği, siyahların ve kadınların özgürlük mücadelesinin önemli isimlerinden olan anarşist Lucy Parsons şöyle anlatıyor:

“Kırk yıl öncesine kadar erkekler, kadınlar ve çocuklar fabrikalarda günde on ve genellikle on iki saat sadece bir kuruş için çalışıyorlardı ve altı ila dokuz yaş arası çocuklar aileyi ayakta tutabilmek için çalışmak zorundaydılar.

500.000 üyeye sahip olduğunu iddia eden güçlü bir örgüt olan Emek Şövalyeleri, çalışma saatlerinin azaltılması için hiçbir zaman mücadele etmedi. O halde sekiz saat hareketinin öncüleri kimlerdi? 11 Kasım 1887’de Chicago’da darağacına asılan, haklarında çokça yalan söylenen ve mücadeleleri suistimal edilen anarşistler!

Bu ifadeyi doğrulayacağım. 1885 yılına kadar çalışma saatlerinin azaltılmasına yönelik ortak bir eylem olmamıştı. Bazı toplantılarımızda sekiz saatten bahsedildiyse de (aslında hiç bahsedilmedi), bu kimilerine göre sadece aptalların dalıp gideceği bir rüyaydı. Çünkü patronlar böyle bir şeye asla müsamaha göstermezdi.

1885’te Chicago’da büyük ölçüde Kanada’dan gelen delegelerden oluşan bir kongre düzenlendi. Bu ülkenin ve Kanada’nın işçilerini, 1 Mayıs 1886’da, çalışma saatlerinin günde sekize indirilmesi talebinde birleşmeye ve reddedildiği her yerde grev yapmaya çağıran bir karar çıkardılar.

Albert Parsons bu konuyu, Chicago’da o güne kadar örgütlenen ilk merkezi işçi örgütü olan, bizzat kendisinin örgütlediği ve arka arkaya üç kez başkan seçildiği “Chicago Ticaret ve İşçi Meclisi”nin gündemine getirdi. Konu hararetle tartışıldı ve sonunda patronların buna asla müsamaha göstermeyecekleri gerekçesiyle reddedildi.

Alman mekanikerlerden oluşan “Merkezi İşçi Birliği” konuyu değerlendirdi ve onayladı. Aynı zamanda, günlük olarak Almanca çıkarılan anarşist gazete Chicago Arbeiter Zeitung’un editörü August Spies ve Alarm’ın editörü Albert Parsons, makalelerinde ve konuşmalarında bu talebin desteklenmesini salık verdiler. İkisi de muhteşem hatiplerdi.

Böylece 8 saat mücadelesi başlamış oldu. Diğer birçok şehir bunun için harekete geçti ancak Chicago, bu şehrin gece gündüz çalışan erkek ve kadınlarının coşkusu ve cesareti sayesinde hareketin fırtına merkeziydi. Sonuç olarak, 1 Mayıs 1886 geldiğinde, Chicago, iyi örgütlenmiş ve sekiz saatlik iş günü talep eden binlerce işçinin katıldığı bir genel greve uyandı. İşçiler için gerçek bir tatildi.

Patronlar tamamen şaşırmıştı. Bazıları korkmuş ve saldırganlaşmış, bazıları kendini korumanın derdine düşmüş, bazıları da bütün bu belaları “şehrimize” getiren o “alçaklara” sövmeye, herkese örnek olması için asılmaları gerektiğini söylemeye başlamışlardı.

Polis anlatılamayacak kadar acımasızdı, sopalarla vuruyor ve ateş ediyordu, fabrikaların mesai çanlarını çok az işçi dikkate aldı. Kadın Örgütlenme Komitesi başkanıydım ve bu büyük grevin nasıl yayıldığını şahsen biliyorum. Ben böyle dayanışma görmedim: Dinlenin yoldaşlar, dinlenin. Bütün yarınlar sizin!”

Lucy Parsons’ın işçiler için gerçek bir tatildi dediği büyük 1 Mayıs grevine, büyük çoğunluğu Chicago’da olmak üzere en az 300 bin işçi katılmıştı. IWPA da Chicago’da 80 bin kişilik bir yürüyüş düzenleyerek ABD’nin tüm patronlarına meydan okuyordu. Anarşist gazete “The Alarm” 1 Mayıs grevini şöyle duyurdu:

“İşçiler silahlanın! Saraya savaş, işçi evlerine barış ve refah, aylaklığa ölüm. Dünyadaki ıstırabın tek sorumlusu maaş sistemidir ve bu sistemi zengin sınıflar destekliyor. Onlar ya çalışmaya zorlanmalıdır ya da ölüme! Birazcık dinamit bir sürü oy pusulasından iyidir. Ellerinizde kapitalizmin av tazılarını -polis ve asker- gerektiği gibi karşılamak için silahınızla 8 saat çalışma talebinizi haykırın.”

Anarşistlerin 8 Saati

8 saat grevi Chicago’da hayatı tamamen durdurdu. Anarşistler, “günde 8 saat” mücadelesini, toplumsal devrim mücadelesi olarak gördüler. 8 saat çalışma ve çalışma ücretine artış talebini dillendirirken, bunun işçilerin özgürlüğü için kapitalist sınıfla verdikleri kavgada sadece bir adım olduğunu, özgürlüğün ve adaletin yalnızca devletin ve kapitalizmin ortadan kaldırılmasıyla mümkün olduğunu her zaman vurguladılar.

Amerika’daki anarşist hareket için 8 saat mücadelesi, kapitalizmin temel direklerinden biri olan ücretli emek sistemine karşı başlatılmış bir kavgayı simgeliyordu. İdamla yargılanan 8 anarşistten biri olan Samuel Fielden 8 saat mücadelesini şöyle tarifliyordu:

“8 saat çalışmak da köleliktir, 2 saat çalışmak da. Emeğin özgürleşmesinin tek yolu özel mülkiyeti ortadan kaldırmak, dolayısıyla kapitalizmi ortadan kaldırmaktır.”

Anarşistlerin bu mücadeleyi kavradıkları bir diğer nokta, 8 saat çalışma hakkının yalnızca işçi sınıfının fiili mücadelesiyle kazanılabileceğini savunmalarıydı. 1886’ya gelirken, Amerika’nın geniş işçi örgütlerinde yapılan 8 saat tartışmalarında, özellikle sosyalist hareket bu mücadelenin yasal yollarla kazanılabileceğini öne sürüyordu. 8 saat mücadelesi, sosyalistler için yalnızca sosyalist adayların seçim vaadiydi. Anarşistler, IWPA’nın manifestosuna da dayanarak; devletin ve kapitalizmin, kaybedecek bir şeyi olmadığı müddetçe, ezilenlere hiçbir şey vermeyeceğinin bilincinde hareket ediyordu.

Genel grevi takip eden günlerde, 3 Mayıs’ta önceki sene sendikalı işçileri işten atan, Pinkerton isimli işçi katili güvenlik şirketini kullanarak greve giren işçilere saldırıp, onları katleden McCormick Harvester fabrikasının yanında, Kereste İşçileri Sendikası’nın kitlesel bir mitingi vardı. Mitingde, bu fabrikada çalışıp grevde olan işçiler de vardı. Merkezi İşçi Birliği tarafından bir konuşma yapması istenen anarşist gazete Arbeiter Zeitung’un editörü August Spies kürsüye çıktı.

McCormick fabrikası önünde grevci işçilere seslenen August Spies.

Spies konuşmasında, işçilerin dayanışmasının önemini vurguladı ve patronlara karşı teslim olmayıp sonuna kadar grevin sürdürülmesi gerektiğini söyledi. Bu sıralarda McCormick patronu fabrikaya grev kırıcıları yolladı. Grevde olan işçiler grev kırıcıları ikna etmek için fabrikaya doğru yürümeye başlayınca polis ve Pinkerton ajanları işçilere silahlarla ve sopalarla saldırmaya başladı. Saldırı sonucunda dört işçi yaşamını yitirdi ve onlarcası yaralandı. August Spies, ellerinde işçi kardeşlerinin kanıyla hemen Arbeiter Zeitung’a giderek tüm işçileri ertesi gün Haymarket Meydanı’na çağıran “İntikam” başlıklı, “Kardeşlerin” imzalı bir bildiri yayınladı ve aynı gün bildiri tüm şehre yayıldı. Bu metinde August Spies işçilere şöyle sesleniyordu:

“İşçiler, silahlanın! Yoksul işçileri öldürdüler. Çünkü onlar sizin gibi, yüce patronlarının sözlerine itaat etmeme cesaretine sahipti. Onları öldürdüler çünkü size -özgür Amerikan vatandaşlarına- “Patronlarınız size her ne lütfederse bundan memnun olmalısınız, yoksa siz de öldürülürsünüz.” demeleri gerekiyordu. Eğer siz, sizleri özgürleştirmek için kanlarını döken büyük atalarınızın çocuklarıysanız, kendi gücünüzde yükselir, sizi yok etmeye çalışan bu iğrenç canavarları yok edersiniz. Silah başına, sizi çağırıyoruz, silah başına!”

Haymarket

Haymarket Mitingi’ne, havanın kapalı ve yağmurlu olmasının da etkisiyle yaklaşık 3 bin işçi katılmıştı. Mitingte ilk olarak August Spies konuşmasını yapmıştı. Gerçekleşen saldırıyı kınadıktan sonra, gün geçtikçe büyüyen 8 saat mücadelesine değinen August Spies, sözü Albert Parsons’a bıraktı.

Albert Parsons yaklaşık olarak 1 saat süren konuşmasına mitinge yetişmek için ayrıldığı Ohio bölgesindeki işçilerin mücadelesi ile ilgili bilgi vererek başladı. Parsons, “8 saatlik iş süresini güvence altına almalı, bununla yetinmemeli, üretim ve tüketim amacıyla halkın özgür birlikteliklerini kurmalıyız.” diyordu. Ardından “Sendikanın olduğu yerde birleşmek için, birleştirmek için güç vardır.” diyerek konuşmasını sonlandırdı. Mitingde o ana kadar herhangi bir problem yaşanmadı. Mitingi takip etmek üzere gelen belediye başkanı, sakin bir havayı gözlemledikten sonra alandan ayrıldı. Albert Parson’ın ardından kürsüye çıkan Samuel Fielden şöyle diyordu:

“Bizler kimseye savaş ilan etmedik ama dün gördük ki yapılan saldırı bize karşı bir savaş ilanıdır! Bu düşmanlara karşı direnmek için elimizden geleni yapacağız!”

Samuel Fielden’ın konuşması sürerken polis şefi Bonfield kalabalığa dağılma çağrısında bulundu ve polisler mitingteki işçilere sopalarla saldırmaya başladı. Tam bu sırada polislerin bulunduğu yerde bir bomba patladı. Bu patlamadan sonra polis işçilere ateş açmaya başladı ve işçiler de bu saldırıya karşı kendilerini savunmak için silahlarla karşılık verdi.

Polisin yaptığı katliamda resmi kayıtlara göre 8 işçi yaşamını yitirmiş, 50 kadar işçi yaralanmış, 7 polis ölmüştü. Haymarket meydanında kaç işçinin yaşamını yitirdiği tam olarak hiçbir zaman öğrenilemedi. Polisin yaptığı katliamdan sonra bazı işçilerin, yakınları tarafından henüz ölümü kayıt altına alınmadan gömüldüğü söyleniyordu. Polisin saldırısı sırasında konuşması devam eden Samuel Fielden da kürsüden inmişti ve bu sırada polisler tarafından bacağından vurulmuştu.

Ertesi gün patronların gazeteleri, anarşist işçileri hedef göstererek devlet ve kapitalizm tarafından kendilerine verilen görevi yerine getiriyorlardı. 6 Mayıs tarihli New York Times, “Anarşistlerin iğrenç öğretileri Chicago’da kanlı meyvesini verdi.” diye çıktı. Haymarket Mitingi’nin ardından Chicago’da anarşizme yönelik büyük bir devlet terörü başladı. Tüm anarşist gazete ve dergiler yasaklandı, anarşist örgütlere yönelik baskınlar yapıldı.

4000’den fazla anarşist, ev baskınlarıyla gözaltına alındı. Sokaklarda ise 2 kişiden daha kalabalık gezmek yasaklandı. Haymarket Mitingi’ndeki konuşması bitince Chicago dışına çıkan Albert Parsons, kolaylıkla izini kaybettirebilecekken, idamla yargılanacak olmasına rağmen yoldaşlarını yalnız bırakmamak için Chicago’ya dönerek 8 saat mücadelesini mahkemede de savunmaya karar verdi.

Mahkeme

21 Haziran’da başlayan mahkemede anarşistler; Albert Parsons, Adolph Fischer, August Spies, George Engel, Louis Lingg, Michael Schwab, Oscar Neebe ve Samuel Fielden hukuken cinayetten, fiilen anarşizmden yargılanıyordu. Savcı Grinnel jüriye yaptığı konuşmada bu durumu şöyle anlatıyor:

“Anarşi yargılanıyor, bu kişiler seçildiler ve büyük jüri tarafından önder oldukları için ayrıldılar. Kendilerini takip eden binlerce kişiden daha suçlu değiller. Jürinin iyi insanları, bu adamları mahkum edin, onları örnek yapın, asın onları. Kurumlarımızı, toplumumuzu kurtarın.”

Mahkeme heyeti de ilk duruşmada tavrını açıkça belli ediyor ve “Bu davayı ben yönetiyorum ve ne yaptığımı biliyorum. Bu adamların asılacakları ölüm kadar kesin” diyordu. Zaten jüri heyeti de işçi sınıfının ve anarşizmin düşmanlarından; büyük patronlar, şirket sahipleri ve ölen polislerin yakınlarından oluşuyordu.

Haymarket duruşmalarının görüldüğü mahkeme salonu.

Devletin tüm imkanlarına rağmen yargılanan 8 anarşistten bir tanesinin bile patlamayla ilişkisi bulunamadı. 8 anarşistin tüm yakınları tek tek sorgulanarak, itirafçılığa zorlansa da, net bir delil elde edilemedi. 8 kişiden 5’i miting sırasında Haymarket Meydanı’nda bile değildi ve kalan 3 kişi de kürsüde konuşmacıydı. Albert Parsons alana Lucy Parsons ve çocuklarıyla gelmişti. Samuel Fielden zaten kürsüdeydi ve bacağından vuruldu. Devlet tüm bu kanıtlara rağmen kararını vermişti, devleti ve kapitalizmi temelden tehdit eden bu isimler örnek olmalı, “toplum” kurtarılmalıydı! Mahkemede 8 anarşist de kendilerini değil, 8 saat mücadelesini ve anarşizmi savundu:

“Burada cinayetten yargılandım ama anarşizmden hüküm giydim. Anarşist olduğum için mahkum edildim. Eğer egemen sınıflar bizi, birkaç anarşisti asarak anarşizmi ezebileceklerini düşünürlerse fena yanılırlar. Anarşistler, ilkelerini yaşamlarından daha çok severler. Anarşistler, düşünceleri için ölmeye her zaman hazırdır.”
Adolph Fischer

“Burada anarşizm için yargılananlara, tanık kürsüsünden devrimci olup olmadıkları soruldu. Genellikle entelektüel insanlar arasında devrimci olmak pek suç sayılmaz. Ama bir devrimci fakirse, bu suçtur!”
Samuel Fielden

“İşçi sınıfına sesleniyorum! Artık bizlere açık bırakılan hiçbir uzun yola ve oy sandıklarına inanmıyorum. Zamanı geldiğinde, halkın yükünü dayanılmaz hale getiren yollar ve araçlar üzerine düşünün. Bizim suçumuz budur. Biz insanların kapitalizme karşı mücadelede kendilerini özgürleştirme yollarını ve araçlarını ortaya koyduk. Anarşizm bu yüzden her devlet tarafından nefret ve zulüm görüyor.”
George Engel

“Size açıkça söylüyorum, ben şiddet yanlısıyım. Eğer bizim üstümüze top atarlarsa, biz de onlara karşı dinamit atarız. Ben bu düzenin düşmanıyım, açıkça söylüyorum; bütün gücümle, son nefesime kadar onunla savaşacağım. Daha önce yüzbaşıya da söyledim, sözlerimin arkasındayım. Bize top atarsanız biz de size dinamit atarız. Gülüyorsunuz! Belki artık dinamit atamayacağımı düşünüyorsunuz. Ama emin olun ki ölüme mutlu gidiyorum. Çünkü biliyorum ki bugüne kadar konuştuğum binlerce insan sözlerimi hatırlayacaktır ve bizi astığınız an onlar sizi bombalayacak. Bu sebeple size sesleniyorum. Sizin düzeninizi tanımıyorum, zorba yasalarınızı, iktidarınızı, otoritenizi, tahakkümünüzü aşağılıyorum. Bu yüzden asın beni!”
Louis Lingg

“Arbeiter Zeitung’u çıkardım ve Chicago işçilerine dağıttım. İşlediğim suç budur: Bugün hala yaşayacak olan bir işçi gazetesi kurmaya çalışmak. Bundan gurur duyuyorum.”
Oscar Neebe

“Sermaye, ücretli kölelerin ekonomik kurtuluşunu sessizce ve barışçıl bir şekilde vermeyecek. Kapitalistler, dünya işçilerini silahlı devrime zorlayacaklar. Devrimciler bu gerçeğe dikkat çekiyor ve işçileri kaçınılmaz olana hazırlanma konusunda uyarıyor.”
Albert Parsons

“Anarşi kelimesini şiddetle eş anlamlı kullanmak tamamen yanlış. Şiddet bir şeydir ve anarşi başka bir şeydir. Günümüz toplumunda şiddet her yerde kullanılmaktadır. Bu nedenle şiddeti, yalnızca şiddete karşı bir savunma aracı olarak savunduk. İdeallerimizin bu yıl veya gelecek yıl gerçekleşmeyeceğini biliyorum. Ama gelecekte, çok yakın bir gelecekte mümkün olacağını, gerçekleşeceğini biliyorum.”
Michael Schwab
“Savcı Grinnel jüriye göz kırparak 7 polis öldü dedi. Bizi de buraya 7 kişi getirdiniz. Eğer bu hesapla asılacaksak bunu bize söyleyin. Bütün dünya, tüm dindar Hristiyan alemi, Gould’lar, Vanderbit’ler, Stanford’lar, Field’ler, Armour’lar ve tüm para fareleri bilsin; bunlar benim fikirlerim ve adalet ve özgürlük benim vücudumun bir parçasıdır. Ben bu fikirleri vücudumdan atamam. Yapabilseydim de yapmazdım ve her geçen gün güçlenen bu fikirleri yok edebileceğinizi düşünüyorsanız, bizi dar ağacına göndererek ezebileceğinizi düşünüyorsanız, eğer bir kez daha insanları doğruları söyledikleri için ölümle cezalandıracaksanız, eğer gerçeği söyleyenlerin cezası ölümse, o zaman gururla meydan okuyarak bu pahalı bedeli ödeyeceğim. Çağırın celladı! Bizden önce bu yolda yürüyen Sokrates’te, Giordano Bruno’da, Huss’ta, Galileo’da çarmıha gerilen hakikat hala yaşıyor. Biz onları takip etmeye hazırız.”
August Spies

19 Ağustos günü 7 anarşist için idam, Oscar Neebe için ise 15 yıl hapis cezası kararı verildi. Samuel Fielden ve Michael Schwab’ın idam cezası daha sonra ömür boyu hapse çevrildi. Yargıç idam kararlarını okurken şöyle diyordu:

“Sanıklardan herhangi birinin doğrudan Haymarket’te bomba atılmasıyla bağlantılı olduğu kanıtlanmadı. Ancak sanıklar yıllardır şiddeti savundular, bu ajitasyonları failin Haymarket’teki eylemi gerçekleştirmesine neden oldu.”

İdamlar

Haymarket Mitingi’nin üzerinden 18 ay geçmişti. Tüm dünya geneline yayılan eylem ve kampanyalara rağmen devlet kararından geri adım atmadı. Çünkü anarşistlerin idamı, devlet ve kapitalizm için tüm dünyaya yayılan 8 saat mücadelesine verilecek bir cevaptı. Anarşizmin ezilmesi gerekiyordu. Bir daha kimse patronların sahip olduğu ayrıcalıklı konumu sorgulamamalıydı. Savcının dediği gibi, devletin kurumları kurtarılmalıydı.

10 Kasım 1887’de, Louis Lingg yaşamı konusundaki kararı devletin eline bırakmamak için hücresinin duvarına “Yaşasın Anarşi!” yazarak yaşamına son verdi. Kullandığı dinamit, Dyer Lum isimli anarşist bir yoldaşının Louis Lingg’i ziyaret ettiğinde getirdiği puroda gizliydi.

IWPA üyesi olan ve aktif bir mücadele yürüten Dyer Lum, sonraları Albert Parsons idam edildikten sonra onun yerine The Alarm dergisinin editörü olacak ve onun mücadelesini devam ettirecekti. Dyer Lum, idama mahkum edilen yoldaşlarını hapishaneden kaçırmak için birkaç plan yapsa da bunları hayata geçiremedi.

4 anarşist idam sehpasına yürüyor.

Albert Parsons’a özür dilediği takdirde affedileceği söylenince şöyle reddetti bu teklifi:

“Bütün dünya biliyor suçsuz olduğumu. Cani olduğum için değil, işçi olduğum için asılacağım.”

11 Kasım 1887’de 4 anarşist idam sehpasına çıkartıldılar. Son anlarına kadar vazgeçmediler devletle olan kavgalarından. August Spies’in son sözleri: “Sessizliğimizin bugün boğduğunuz seslerden daha güçlü olduğu bir gün gelecek. Yaşasın Anarşizm!” oldu.

“Bu yaşamımın en mutlu anı” diye bağırdı Adolph Fischer ve “Yaşasın Anarşizm!” diyerek söyledi son sözünü. George Engel de “Yaşasın Anarşizm!” diyerek meydan okudu ölüme. Albert Parsons bir şiir okuyarak yürüdü kürsüye doğru:

“İster yüksek bir darağacında olsun,
İster bir savaş kamyonetinde,
İnsanın ölebileceği en asil yer ,
İnsanlık için öldüğü yer.”

Cenazeleri yüzbinler uğurluyor.

Albert Parsons, hayatı boyunca Amerika işçi sınıfına onlarca konuşma yaptı. Son anında da aynı kararlılığı sürdürürken cellatlar kestiler sözünü: “Ey Amerika’nın insanları, konuşmama izin verilecek mi? Şerif Matson, bırakın konuşayım! Halkın sesinin duyulmasına izin verin! Ey…”

Anarşistlerin cenazesi, anarşizmi ezebileceğini düşünen devlete ve kapitalizme büyük bir cevap oldu. Cenazeye yüzbinlerce kişi katıldı. Defnedildikleri mezarlığın girişine 1903 yılında bir anıt mezar yapıldı. Aynı zamanda hapishanede olan 3 anarşistin kurtarılması için başlatılan kampanya da devam ediyordu.

Oscar Neebe, Samuel Fielden ve Michael Schwab 26 Haziran 1893’te serbest kaldı. Chicago valisi, anarşistlerin suçsuz olduklarını kabul ederek yakınlarından özür diledi.

Devletin Haymarket Mitingi’nde ölen polisler anısına 30 Mayıs 1889’da yaptırdığı heykel, tepkiler üzerine Haymarket Meydanı’ndan kaldırıldı. Taşındığı farklı noktalarda heykele 2 kez bomba atıldı. En son Chicago Polis Merkezi’nin bahçesine taşındı. 2004 yılında, Haymarket Mitingi’nin gerçekleştiği meydana vagon üzerine çıkıp konuşma yapan anarşistleri temsilen bir anıt yapıldı.

Yankı

Anarşistlerin idamla yargılanması ile birlikte 8 saat mücadelesi tüm dünyada daha fazla yaygınlaştı. İdamlara karşı yapılan kampanyalar, 8 saat mücadelesinin yükseldiği eylemlerle birleşiyordu. İdamlardan sonra anarşistler dünyanın her yerinde 8 saat mücadelesinin bayrağı oldular.

8 saat mücadelesini, 1 Mayıslarla bayraklaştıran anarşistler, bunun bedelini yaşamlarıyla ödediler. Bu mücadele dünyanın her yerinde karşılık bulacaktı.

Kropotkin; “ortak düşman tarafından proletaryayı terörize ederek mülkiyetin kanunlarına boyun eğdirmeye yönelik alçakça girişim” diye niteliyordu Haymarket’i. İdamların önüne geçebilmek için o dönemlerde bulunduğu İngiltere’de onlarca eylem örgütledi. Bu eylemlerin birinde; “Haymarket, iki sınıf arasında devam eden savaşın mahkumlarıdır, cinayetin değil.” diyordu.

İdamlardan sonra İngiltere’de çıkan anarşist dergi Freedom’da; “yaşlılar için bir ders, gençler için bir ilham kaynağı” diyerek selamladı yoldaşlarını. “Chicago’da yitirdiklerimizin yıldönümlerini anmak, Paris Komünü’nün yıldönümünü anmakla aynı önemi kazanmıştır.” diyordu.

Kropotkin, 1891’de Londra’da idam edilen anarşistleri anmak için düzenlenen bir etkinlikte; “Anarşizm halkın içinde doğdu ve halkın içinde kaldığı sürece yaşam ve yaratıcı güçle dolu olmaya devam edecek.” diyerek selamladı bu mücadeleyi.

Kropotkin’in de içerisinde yer aldığı anarşist gazete Freedom; “Tüm tarihi alın, tüm sayfalarını arayın, Amerika’da gördüğümüz o zamanki şey gibi bir şey bulamazsınız. Binlerce onbinlerce işçi anarşist örgütlere akın ediyor. Chicago şehitlerinin isimleri özgürlük için mücadele eden herkesin kalplerine kazındı.” diye yazıyordu.

İdamlara karşı dünyanın pek çok yerinde yürütülen kampanyalara William Morris, Eleanor Marx, Frederich Engels gibi isimler de destek verdi.

Oscar Wilde, yüzlerce edebiyatçının imzacı olacağı bir bildirinin yazılmasında ön ayak oldu. William Morris, Kropotkin’le beraber örgütledikleri bir eylemde konuşma yaptı:

“Haymarket Olayı, mevcut Amerikan devletine karşı beslenen herhangi bir iyilik umudunun, zararlı bir yanlışlık olduğunu gösterdi. Amerikan Devleti’nde evrensel oy hakkı vardır, krallar lordlar kamarası yoktur. Amerikan ordusu sadece Kızılderilileri öldürmek için kullanılan küçük bir ordudur. Ama özünde yozlaşmış bir toplumdur ve özgürlüğü bastırmak için tıpkı Rus çarı gibi vahşeti ve kör cehaleti kullanır.”

Louise Michel; “idam edilen anarşistlerin sayısı, her gün açlıktan ölenlerin sayısından daha azdır. Her şeyden önce büyük bir amaç için ölmek yüce bir ölümdür.” diyerek selamladı, Paris’te açtığı kara bayrağı Chicago’ya taşıyan yoldaşlarını.

Bir kuşağın yarattığı bu mücadele, bir başka kuşağı da beraberinde mücadeleye bağlayacaktı. Emma Goldman bu bağı şu sözlerle anlatıyor:

“Anarşizm hakkında her satırı, işçiler, onların hayatları ve işleri hakkında her şeyi ezberledim. Duruşma sırasındaki kahramanca duruşları ve muhteşem savunmalarını okudum. Önümde yeni bir dünya açıldığını gördüm. Ruhumda yeni ve harika bir şey doğmuştu. Büyük bir ideal, yanan bir inanç, kendimi şehit olmuş yoldaşlarımın anısına adama, dünyaya yaşamlarını ve kahramanca mücadelelerini, ölümlerini tanıtma kararlılığı. 11 Kasım 1887 benim manevi doğumumdur. Yoldaşlarımın ölümü, varlığımdaki en belirleyici etki oldu. Chicago anarşistlerinin yargılanması ve ölümü, hayatıma ve faaliyetlerime karar verdi. Haymarket, toplumsal bilincimin uyanışıydı. Yüzlerce, binlerce insan için aynı etkiyi yarattı. Ben bile, hayatları şehitlerin adli cinayeti ile şekillenmiş çok sayıda devrimci tanıyorum.”
1895’te bir dizi Avrupa şehrine yaptığı ziyarette Amerikan İşçi Federasyonu kurucusu Samuel Gompers:

“Hemen hemen her işçi mekanında, Parsons, Lingg, Spies ve diğerlerinin resimleri vardı. Üzerlerine “Emeğin Amerikan Kapitalizmine Şehitleri” yazılıydı. O resimleri daha sonraki ziyaretlerimde de aynı yerlerde gördüm.”

Meksikalı anarşist Enrique Flores Magon:

“Babam onlardan yoksulların hayatını kurtarmak için kendilerini feda eden şehitler olarak bahsetti. İdeallerinin ölümsüzlüğünün bilincinde olarak ölüme gittiler.”

Torino’da idamlara karşı yürütülen kampanyayı örgütleyen anarşistler:

“İtalya’nın dört bir yanında köylüler ve işçiler Parsons, Spies, Fischer, Lingg ve Engel’in isimlerini genç İtalyanların babası Mazzini ve Garibaldi’den daha fazla hayranlıkla konuşuyorlar.”

William Holmes:

“En zeki ve ciddi işçilerimizin çoğu, Haymarket yargılamalarından sonra bize katıldı. Bu satırları okuyup da bu yargılamalardan bir yoldaş, yakın bir arkadaş kazanmayan kimse yoktur. Haymarket anısına yapılan bir toplantıda bir yoldaş “bu beni anarşist yaptı” demişti. Bütün salon “bizi de” diye karşılık verdi.”

Alexander Berkman:

“Chicago şehitlerinin hayatı ve ölümü güçlü ve hayati bir ilham kaynağı olarak kaldı. Ben de kendimi o amaçlara adamaya, hayatlarını kahramanca feda ettikleri ideallere adamaya karar verdim.”

Nestor Makhno:

“O gün Amerikalı işçiler, devlet ve kapitalizmin adaletsiz düzenine karşı isyanlarını, kendilerini örgütleyerek ifade ettiler. Chicago’daki işçiler yaşamlarının ve mücadelelerinin ortak sorunlarını çözmek için bir araya geldiler. Bugün de emekçiler 1 Mayıs’ı kendi meselelerini ve kurtuluşlarını ele almak için bir araya gelme günü olarak görüyorlar.”

İlk 1 Mayıslar

İdamlardan sonra işçilerin 8 saat mücadelesi hiç durmadı. Amerikan İşçi Federasyonu’nun 1888 yılında yapılan kongresinde, Marangozlar Sendikası’nın öncülüğünde ve diğer tüm sendikaların desteğiyle, 8 saat mücadelesini sürdürmek üzere bir gösteri yapılması kararlaştırıldı. Bu gösteriler için, 1886’daki büyük genel grevin yıldönümü olan 1 Mayıs 1890 tarihi seçildi.

1888 yılında Londra’da yapılan bir uluslararası işçi kongresinde de, 1 Mayıs 1890’da uluslararası işçi hareketinin gücünün gösterilmesini sağlayacak gösterilerin yapılması önerildi. 1889’da Paris’te toplanan 2. Enternasyonal’in de kurulduğu toplantıda günlük çalışma süresinin 8 saate indirilmesi için tüm dünyada aynı gün ve saatte bir gösteri yapılması önerildi.
Amerikan İşçi Federasyonu’nun 1888 kongresinde aldığı kararla ortaklaşılarak bu gösterilerin ilkinin 1 Mayıs’ta yapılmasına karar verildi.

1890 yılında başta ABD olmak üzere Avrupa’da ve Güney Amerika’da milyonlarca işçi sokaklara çıktı. Emma Goldman tüm dünya işçileri için mücadele gününe dönüşen anarşistlerin kavgası 1 Mayıs’ı şöyle anlatıyor:

“Emekçiler işlerini bırakacak, makinelerini durduracak, fabrikaları ve maden ocaklarını terk edecekti. Devrimci marşlar ve şarkılar eşliğinde bayraklarıyla yürüyecek, gösteriler örgütleyeceklerdi. Her yerde toplantılar yapılacak, emekçilerin talepleri dillendirilecekti.”

1891’de 1 Mayıs, dünyanın birçok coğrafyasından işçileri meydanlarda buluşturdu. Meydanlar idam edilen anarşistlerin fotoğraflarıyla doluydu. Özellikle Akdeniz ülkelerinde anarşistlerin baskınlığı göze çarpıyordu. Anarşistler bu gün için ciddi bir propaganda faaliyeti yürütüyordu. Emma Goldman New York 1 Mayıs’ını şöyle anlatıyor:

“Sosyalist ve anarşist yayınlarda bu büyük günle ilgili yoğun çalışmalara ilişkin ayrıntılı raporlar yer alıyordu. Amerika’da da 1 Mayıs’ın işçilerin kuvvet ve kudretini gözler önüne serecek etkili bir gövde gösterisiyle kutlanmasına karar verildi. Bunu örgütlemek için geceleri toplantılar yapılıyordu. Ben gene sendikalarla ilişki kurmakla görevlendirildim.

Ülke basını, radikal kuruluşları devrim hazırlığı içinde olmakla suçlayan bir karalama kampanyası başlattı. Sendikaların, “ülkenin demokratik kurumlarını yıkmak amacıyla içlerine sızan yabancı süprüntüleri ve kanun kaçaklarını saflarından atmaları” isteniyordu. Bu kampanya etkili oldu. Emekçi örgütlerinin tutucu kesimi iş bırakmayı ve 1 Mayıs gösterilerine katılmayı reddetti. Ötekiler ise sayıca çok azdı ve Chicago Haymarket günlerinde Alman sendikalarına yönelik saldırılardan korkuları hala geçmemişti. İlk kararlarında ısrar edenler sadece Alman, Yahudi ve Rus örgütlerindeki en radikal unsurlar oldu. Onlar sokağa çıkacaktı.

New York’taki kutlamaları sosyalistler üstlenmişti. Gösteri Union Square’de yapılacaktı; anarşistlere de konuşmalarını kendi kürsülerinden yapacaklarına ilişkin söz verilmişti. Ne var ki son dakikada alanı düzenleyen sosyalistler kendi kürsümüzü kurmamıza engel oldular.

Arkadaşların çoğu henüz gelmemişti; ortalıkta sadece Sasha (Aleksander Berkman), Fedya, ben ve içlerinde bazı İtalyan yoldaşların bulunduğu küçük bir grup vardı. Bu büyük günde sözümüzü söylemeye kararlıydık. Bize kürsü vermeyecekleri anlaşılınca, çocuklardan biri beni kaldırarak sosyalistlerin arabalarından birinin üzerine çıkardı. Konuşmaya başladım. O sırada gözden kaybolan başkan, az sonra arabanın sahibiyle geri döndü. Ben konuşmaya devam ediyordum. Adam atını arabaya koşarak dehledi. Ben hala konuşuyordum. Durumun farkına varmayan dinleyiciler, ben konuşurken peşimden gelerek alandan çıktılar, böylece benimle birlikte birkaç sokak ilerlemiş oldular.

Az sonra gelen polis halkı coplayarak alana soktu. Sürücü arabayı durdurdu. Bizim çocuklar da beni el çabukluğuyla indirerek ordan kaçırdılar. Sabah gazetelerinin tümünde, esrarengiz bir genç kadının, bindiği arabadan kızıl bayrağını dalgalandırarak, devrim çağrısında bulunduğu haberi veriliyor, “kadının tiz sesi yüzünden atın kaçtığı” öne sürülüyordu.”

Geriye dönüp tüm dünya işçi sınıfına bir mücadele günü bırakan yoldaşlarımızın, 1 Mayıs grevini ve takip eden süreçteki tüm mücadele deneyimini ele alış biçimlerine bakarsak; anarşizmin tavizsiz ve uzlaşmaz devrimci kavrayışını açık seçik görebiliyoruz.

Dünya çapında farklı coğrafyalarda çok farklı kesimlerce de yürütülen 8 saat mücadelesinin, Amerika’da bayraklaşması ve bugüne kadar uzanan bir mücadele gününe dönüşmesi bu kavrayışın devletin ve kapitalizmin karşısında nasıl konumlandığıyla ilgilidir. Bugüne kadar ezilenlerin yaşamlarında iyiye ve güzele dair her ne varsa ezilenlerin örgütlü mücadelesi sayesinde, devlete ve kapitalizme rağmen olmuştur.

En temel hakların dahi kazanılması için devleti ve kapitalizmi -ve onların tüm araçlarını- çözümün muhattapı değil, sorunun kaynağı olarak gören göz; mücadeleyi her zaman büyütmüştür. Bunun aksine devletten ve kapitalizmden talep edilerek kazanılan hiçbir hak yoktur. Ezen sınıflar, hiçbir zaman hiçbir şeyi vermezler, ezilenler bugüne kadar her ne almışlarsa, zor yoluyla, ezen sınıfların tümünü hedefe koyarak almıştır. Yoldaşlar, kendi ifadeleriyle: “artık bizlere açık bırakılan hiçbir uzun yola ve oy sandıklarına inanmıyoruz” diyor ve bize toplumsal mücadelelerin anahtar ilkelerinden birini gösteriyor.

Yoldaşlarımızın “Yaşasın Anarşizm!” haykırışları, bugün hala işçi sınıfı mücadelesinde yankılanıyor. Ve onların mücadelesini sahiplenen biz anarşistlere; bu sesi, yaşamlarımızı çalan kapitalist sınıfın mezarını kazacak olan örgütlü güce dönüştürmek düşüyor.

Bu ses, tarihin derinlerinde bir kalıntı değil, bugünün mücadelesinin de parolasıdır. Bizleri her gün yeni sınırlara sıkıştırmaya çalışan devleti, her saniye hayatımızı çalan kapitalizmi ortadan kaldırarak; her şeyin herkese ait olduğu, mülkiyetin ve otoritenin olmadığı özgür ve adil dünyayı yaratmadan, dünya halkları için kurtuluş yoktur. Ve bu kurtuluşun yolu, devletsiz bir dünya umudumuzu diri tutarak, özgürlüğün tohumlarını dünyanın tüm topraklarına ekmekten geçer. İşte 1 Mayıs, bu mücadelenin günüdür. Her 1 Mayıs’ta “Sessizliğimizin, bugün boğduğunuz seslerden daha güçlü olduğu bir gün gelecek!” diyen yoldaşlarımızın sesini, dünyanın tüm sokaklarında haykıracağız. Ve bu ses, kapitalist sınıfın yalnızca bu 1 Mayıs’ta değil, her gün korkusu olmaya devam edecek.

August Spies (1855-1887)

1855 yılında Almanya’da doğan Spies, 1872 yılında ekmek davası için Amerika’ya gelen binlerce Alman işçiden biriydi. 1875’lerde devrimci mücadelede yer almaya başladı ve ekmek davasını özgürlük kavgasına dönüştürerek anarşizme örgütlendi. 1880’lerin Chicago’sunda bir döşeme işçisi olarak Arbeiter-Zeitung gazetesinde editördü. 1883’te IWPA’nın kurulduğu Devrim Kongresi’nin örgütlenmesinde önemli rol oynadı. 1 Mayıs 1886’da Arbeiter-Zeitung’da 8 saat grevine çağıran baş yazıda onun imzası vardı:

“Cesurca ileri! Çatışma başladı. Kapitalizm kaplan pençelerini düzenin surlarının arkasına saklıyor. İşçiler, parolamız şudur: Uzlaşmak yok! Korkaklar arkaya! Cesurca en öne! Bu, tarihi önemi gelecekte anlaşılacak ve takdir edilecek ilk 1 Mayıs’tır.”

Bu son cümle, 1 Mayıs’ın tarihinin doğru anlaşılabilmesi için çok önemli bir yerde duruyor. 1 Mayıs’ın tarihi, 1856 Avusturalya’sından antik kökenlere kadar dayandırılabiliyor. Elbette ezen ezilen kavgasının tarihi ne 100 ne 200 yıllıktır. Bu iktidarlı ilişki ortaya çıktığı andan itibaren, kaçınılmaz olarak bu kavga da ortaya çıkmıştır. Ancak Spies burada bize, 1886’da aşılan bir eşikten bahsediyor. Ve bu, tarihte önemi gelecekte anlaşılacak ve takdir edilecek ilk 1 Mayıs’tır diyerek bugün ezilenlerin günü olan 1 Mayıs’ı yaratan asıl dinamiğin, 1886’da zirve yapan kavga olduğuna dikkat çekiyor.

3 Mayıs’ta McCormick önünde de yer alan Spies, polis saldırısını göğüs göğüse karşılamış ve 4 işçinin katledilmesine şahitlik etmiş, hemen ardından gazetesine giderek, İntikam başlıklı meşhur bildiriyi yayınlamıştı:

“Yoksul işçileri öldürdüler, çünkü onlar sizin gibi yüce patronlarının sözlerine itaat etmeme cesaretine sahipti. Onları öldürdüler çünkü size, “özgür Amerikan vatandaşlarına”, patronlarınız size her ne lütfederse bundan memnun olmalısınız yoksa siz de öldürülürsünüz demeleri gerekiyordu. Eğer siz, sizleri özgürleştirmek için kanlarını döken büyük atalarınızın çocuklarıysanız, kendi gücünüzde yükselir, sizleri yok etmeye çalışan bu iğrenç canavarı yok edersiniz. Silah başına, sizi çağırıyoruz, silah başına.”

August Spies Haymarket Mitingi’nde bomba patlamadan önce “bir arada durmalıyız, örgütlenmeliyiz, yoksa asla başaramayız” diyordu ve operasyonlar sırasında ilk hedeflerden biriydi.

Mahkemede de:

“Savcı Grinnell, jüriye göz kırparak 7 polis öldü dedi. Bizi de buraya 7 kişi getirdiniz. Eğer bu hesapla asılacaksak, bunu bize söyleyin. Bütün dünya, tüm dindar Hristiyan alemi, Goulds, Vanderbits, Stanfords, Fields, Armours ve tüm dünyanın para fareleri bilsin; bunlar benim fikirlerim ve adalet ve özgürlük benim vücudumun bir parçasıdır. Ben bu fikirleri vücudumdan atamam. Yapabilseydim de yapmazdım. Her geçen gün güçlenen bu fikirleri yok edebileceğinizi düşünüyorsanız, bizi dar ağacına götürerek ezebileceğinizi düşünüyorsanız, eğer bir kez daha insanları doğruları söyledikleri için ölümle cezalanadıracaksanız, eğer gerçeği söylemenin cezası ölümse, o zaman gururla meydan okuyarak bu pahalı bedeli ödeyeceğim. Çağırın celladı. Bizden önce bu yolda yürüyen Sokrates’te, Giordino Bruno’da, Huss’ta, Galileo’da çarmıha gerilen hakikat hala yaşıyor. Biz onları takip etmeye hazırız” diyerek açıkça meydan okuyordu.

Ve 11 Kasım 1887 günü yoldaşlarıyla beraber idam edilmeden hemen önce son sözü “Sessizliğimizin sizin bugün boğduğunuz seslerden çok daha güçlü olduğu bir gün gelecek. Yaşasın Anarşizm!” olacaktı.

Adolph Fischer (1858 – 1877)

1858 yılında Almanya’nın Bremen kentinde doğdu. 15 yaşında Amerika’ya gitti. Yeni kıtaya gelir gelmez matbaalarda çırak olarak çalışan Fischer, sonrasında matbaa makinalarında dizgici olarak çalıştı. 1883’de Chicago’ya gelen Fischer, burada Arbeiter Zeitung’un (İşçi Gazetesi) dizgicisi olarak yaşamını sürdürdü.

IWPA’nın yanı sıra işçi özsavunma örgütlerinin de içerisinde yer aldı. Haymarket Mitingi’nden sonraki gün her zamanki gibi sabah erkenden Arbeiter Zeitung ofisine gittiğinde tutuklanmıştı. Tutukluyken yazdığı bir mektupta:

“Kapitalistler 8 saatlik çalışma süresini kabul etmektense milyonlarca dolar kaybetmeyi göze alırlar. Oysaki toplumsal sorunun çözümü barışçıl olsaydı buna en çok sevinen anarşistler olurdu.” diye yazıyordu.

“Bu kıtada köleliğin kaldırılması için korkunç savaşlar oldu, Avrupa’da reformlar bile hiçbir zaman silah gücü olmadan gerçekleştirilmedi. Uzakta bulutlar görünüyorsa arkadaşıma şemsiye taşımasını tavsiye ederim bu sayede ıslanmayacaktır. Ama yağmurun sebebi ben miyim? Hayır! Öyleyse açıkça söylemeliyim ki bu ücretli köleler kapitalist esaretten ancak silah gücü ile çıkabilirler.” diyordu Fischer.

Mahkeme heyetine şöyle seslendi:

“Burada cinayetten yargılandım ama anarşizmden hüküm giydim. Anarşist olduğum için mahkum edildim. Eğer egemen sınıflar bizi asarak, birkaç anarşisti asarak anarşizmi ezebileceklerini düşünürlerse fena yanılırlar. Anarşistler, ilkelerini yaşamlarından daha çok severler. Anarşistler, düşünceleri için ölmeye her zaman hazırdır.”

Fischer 11 Kasım 1887’de, asılmadan önce yazdığı son mektupta; “Kapitalist basının kiralanmış editörleri gibi gerçekleri yok etmek için para ödenen profesyonel yalancıları ikna etmenin imkansız olduğunu biliyorum. Ancak emek dergilerinin editörlerine ve tüm dürüst ve zeki emekçilere, kapitalist basının anarşizm doktrinlerine karşı gülünç tutumunu taklit etmemelerini -çünkü bugüne kadar durum böyle oldu- ve anarşizmi kapsamlı bir çalışma nesnesi haline getirmelerini diliyorum” diyecekti. İdam sehpasına çıkmadan son sözleri “Yaşasın Anarşizm!” oldu.

Albert Parsons (1848 – 1877)

1848 yılında Amerika’nın Montgomery şehrinde doğdu. 10 kardeşi olan Parsons 2 yaşında annesini, 5 yaşında da babasını kaybedince çocuk yaşta çalışmaya başladı. İlk olarak Daily News gazetesinin kağıtlarını taşımak için çırak olarak işe girdi. Burada gazetelere aşina olmaya başlamıştı.

Birkaç yerel gazetede çalıştıktan sonra 1869’da Houston’da Daily Telegraph muhabiri olarak at sırtında çalışmaya başladı. 1870 yılında Birleşik Devletler İç Gelirler Dairesi’ne denetçi asistanı olarak atandı. Bir sene sonra Teksas Eyalet Senatosu’nda sekreterliğe seçildi.

İyi bir maaşla hızla yükselirken 1873 yılında ise düşüncelerini, para kazanmaya tercih ederek istifa etti. Bu sıralarda Afro-Amerikalılar için eşit hakları savunan “Spectator” dergisini çıkarmaya başladı. Teksas’ta, Meksikalı köle bir ailenin kızı olan, sonraları anarşizm mücadelesi içerisinde adına sık sık rastlayacağımız Lucy del Gather (Lucy Parsons) ile evlendi.

Teksas’ta bir köle ile evlendiği için Ku Klux Klan tarafından tehdit edilen Albert Parsons, Lucy Parsons ile birlikte Chicago’ya gitti. Endüstriyelleşmeyle emek sömürüsünün burada hat safhaya ulaştığını gördü ve sınıf mücadelesi içinde yer almaya karar verdi.

İşçi dernekleri içerisinde aktifleşmeye başladı. Burada demokrat çizgideki sosyalistlerle, devrimci anarşistler arasındaki fikirsel ayrılmaları görmeye başladı. 1877’deki büyük demiryolu grevi gerçekleştiğinde, Parsons ilk kez bu kadar büyük bir kalabalığa seslenmişti. Ertesi gün daha yeni işe girdiği Times’in ofisine gittiğinde yaptığı konuşmadan dolayı kovulduğunu gördü.

Aynı gün, yaptığı konuşma yüzünden polisler tarafından sorguya çekildi. Polis şefi, sorgudan bırakıldığı sırada Parsons’a, Chicago’dan gitmesinin onun için daha hayırlı olacağını yoksa bir ara sokakta suikaste uğrarsa bundan kimsenin sorumlu olmayacağını söyleyerek tehditler savurmuştu.

Tutuklanmamasına rağmen ertesi gün tüm gazeteler Parsons’tan “Demiryolu işçilerini kışkırtan kişi tutuklandı.” diye bahsediyordu. Üye olduğu sendikaya gittiğinde de bir daha sendikaya gelmemesi için tehdit edilmişti. ABD’de o zamanki sendikaların birçoğu iş bulma bürosu gibi işliyordu. Sendika başkanları, yöneticileri dolgun maaşlar alıyor ve bunun karşılığında işçi grevlerini engelliyorlardı. Bu yüzden işçiler birkaç sendika dışında ya işçi gazeteleri çevresinde ya da işçi birlikleri kurarak örgütleniyorlardı.

Ertesi gün demiryolu işçilerinin mitingine saldıran polis, mitingin yapılmasını engelledi. Parsons 1878’de Sosyalist İşçi Partisi’ne delege olarak seçildi, mücadelesinin bu döneminde, yerel meclislerde yasalar geçirerek işçilere mevziler kazandıracağını umuyordu. Fakat kendisinin, meclislerde işçileri şiddetten koruyan değil, hakları için direnen işçileri suçlayan yasalara engel olamadığını gördü. Hatta partinin benzer konularda (şiddetsizlik) kapitalistlerle uzlaştığını da görünce bu hareketten 1880 yılında ayrıldı.

Sonrasında “günde 8 saat” şiarıyla başlayan bir mücadele girişimine dahil oldu. Bu mücadele 1883 yılında IWPA olarak Kara Enternasyonel’in ABD seksiyonunun kurulmasıyla devam etti. Parsons da “Amerikan İşçilerine” isimli manifestoyu yazanlar arasındaydı.

IWPA örgütlenmesinin yanında 1 Ekim 1884 yılında “The Alarm” isimli anarşist gazeteyi çıkarmaya başladı. Chicago’da kısa sürede günlük 15.000 tiraja ulaşan ve “Ekmek için Mücadele, Yaşam İçin Mücadeledir” mottosuyla çıkarılan The Alarm şöyle sesleniyordu Amerika’daki işçilere:

Erkekleri, kadınları ve binbir zahmetle büyütülen çocukları köleleştiren, onları ezen sisteme ve yardakçılarına ölüm!”

Parsons, “Hükümetler kölelik için vardır, özgür insanlar kendilerini yönetebilir.” demiş ve “Anarşistler toplumsal devrimin koruyucularıdır.” diye ekleyerek anarşist ilkelerle ilerleyen bir toplumsal devrimin savunucusu olmuştur.

Albert Parsons 1 Mayıs günü Chicago’dan ayrılmıştı, Ohio’da düzenlenen mitingin konuşmacısıydı. 4 Mayıs günü Chicago’ya geri döndüğünde 3 Mayıs’ta McCormick Fabrikası önünde işçilere polisin saldırdığını ve ölen işçilerin olduğunu öğrenince doğrudan Arbeiter Zeitung’un ofisine giderek Haymarket Mitingi’nin planlamalarına katıldı.

Patlamadan sorumlu tutulan ve idam edilen Albert Parsons, Haymarket Mitingi’ne Lucy Parsons ve iki çocuğu ile gelmişti. Kürsüde 1 Mayıs grevinin Amerika genelinde yarattığı etkiden ve Ohio’daki grev sürecinden bahsetmişti. Parsons ertesi gün Chicago’yu terk etti. 2 ay boyunca Chicago gazeteleri edinerek yazılanları takip etti. Kendisinin de atılan bombanın faili olarak arandığını görünce diğer arkadaşlarıyla beraber davasını savunmak için trenle Chicago’ya geri döndü. Haymarket Mitingi’nden 2 ay sonra hapishanede yoldaşlarının yanındaki yerini almıştı. 1886 yılına kadar onlarca grevin örgütleyicisi olan Albert Parsons, mahkemede açıkça “Vermeyecekler, alacağız!” diyordu:

“Sermaye, ücretli kölelerin ekonomik kurtuluşunu sessizce ve barışçıl bir şekilde vermeyecek. Kapitalistler, dünya işçilerini silahlı devrime zorlayacaklar. Devrimciler bu gerçeğe dikkat çekiyor ve işçileri kaçınılmaz olana hazırlanma konusunda uyarıyor.”

Özür dilemesi karşılığında affedileceği söylenen Albert Parsons şöyle karşıladı bu teklifi:

“Bütün dünya biliyor suçsuz olduğumu. Cani olduğum için değil, işçi olduğum için asılacağım.”

14 Eylül 1887’de hücresinden şöyle yazıyordu Lucy Parsons’a:
“Bu sabah idam kararımız, dünyanın tüm tiranları tarafından, Chicago’dan St. Petersburg’a kadar kutlanacak. Bununla birlikte ölümümüz, nefretin, kötülüğün, ikiyüzlülüğün, yasal cinayetin, baskının ve insanın insan üzerindeki hakimiyetinin çöküşünün habercisidir. Dünyanın ezilenleri yasal zincirlerinde kıvranıyorlar. Dev işçi uyanıyor. Sersemlikten kurtulan işçiler, kasırgadaki sazlıklar gibi olan zincirlerini koparıyor. Hiçbirimizin patlamayla ilgisini kanıtlayacak bir delil yoktu ama bunun ne önemi var. Ayrıcalıklı sınıf kurban istiyor. İnsanlara, bir halk kadınını, seni miras bırakıyorum. Senden bir isteğim var. Arkamdan ağlamayın, ben sizi toplumsal devrim davasını büyütmeye mecbur bırakıyorum. Hücremde bağırıyorum. Özgürlük, Adalet, Eşitlik!”

11 Kasım 1887’de, idam edilmeden önce yazdığı mektupta şöyle diyecekti Parsons;

“Siz zenginler, şimdi gidin de başınıza gelecek sefaletler için ağlayın ve feryat edin. Zenginlikleriniz (servetiniz) çöktü ve elbiselerinizi güveler yedi. Altınlarınız ve gümüşleriniz bozulmuş, onların pası size karşı tanık olacak ve bedenlerinizi bir ateş gibi yiyecek.”

Albert Parsons da diğer yoldaşlardan farklı olarak, başka bir seçeneği olmasına rağmen 1 Mayıs’ın tarihine adını yazdırmayı tercih edenlerden biri oldu.

George Engel (1836 – 1877)

1836 yılında Almanya’nın Cassel kentinde doğdu. Annesini ve babasını küçük yaşta kaybetti. Önce bir ayakkabıcıda çırak olarak çalıştı. 14 yaşındayken Amerika’ya giden gemileri duyduğunda “Amerikan Rüyası” onun için bir umut olmuştu ama 14 yaşındaki hayalini ancak 37 yaşına geldiğinde gerçekleştirebilecekti.

1873 yılının 8 Ocak günü Philadelphia Limanı’na ayak basmış, sonrasında bir şeker rafinerisinde işe girmişti. Hasta olduğu için 1 yıl çalışamamış ve beş parasız sokaklarda kalmıştı. İşte o zaman “Amerikan Rüyası” binlerce göçmen gibi Engel için de bir kabusa dönüşmüştü. Çalışmak için Chicago’ya giden ve burada bir vagon üretim fabrikasında işe giren Engel’in eline IWPA’nın “Der Vorbote” (Haberci) gazetesi geçmiş, bu gazete ile ilk kez patron-işçi kavgasında taraf olmayı seçmişti.

Engel ilk başta seçimler yolu ile işçilerin sözlerini dile getirebileceğini düşünüyordu fakat kısa zamanda patronların seçimlere nasıl müdahale ettiğini ve şehrin en küçük kasabasından en büyük eyaletine kadar, seçimlerin nasıl hile içinde yapıldığını gördükten sonra fikirleri değişmeye başladı. Böylece IWPA’nın (Uluslararası İşçi Halklarının Birliği) bir toplantısına katılmış ve Kara Enternasyonel’in Chicago şubesinde örgütlenme çalışması yapmaya başlamıştı.

8 saat mücadelesinde de aktif bir şekilde yer alan Engel, 3 Mayıs günü McCormick Fabrikası önünde gerçekleştirilen grevde, polisin Pinkertonlar ile birlikte işçilere saldırdığı sırada sırtına yediği sopayı unutmayacaktı. Haymarket duruşmalarında yoldaşlarına şöyle seslendi Engel:

“İşçi sınıfına sesleniyorum! Artık bizlere açık bırakılan hiçbir uzun yola ve oy sandıklarına inanmıyorum. Zamanı geldiğinde, halkın yükünü dayanılmaz hale getiren yollar ve araçlar üzerine düşünün. Bizim suçumuz budur. Biz insanların kapitalizme karşı mücadelede kendilerini özgürleştirme yollarını ve araçlarını ortaya koyduk. Anarşizm bu yüzden her devlet tarafından nefret ve zulüm görüyor.”

11 Kasım 1887’de idam edilerek katledilmesinden önce yazdığı son mektubunda Engel, “Onlar işçi örgütlenmelerini yasaklayacak, mitinglerimizi dağıtacaklardır. Hapishaneleri işçi mücadelesi verenlerle doldurup sonra onları asacaklardır. Bu da işçilerin eziyetçilere karşı şiddet eylemlerini açığa çıkaracaktır. Ve hiç şüphem yok ki büyük savaş yakında patlak verecektir. Bu yüzden işçiler birleşmeli ve son savaşa hazırlanmalıdırlar.” diye yazmıştı. İdam sehpasına çıkmadan son sözleri “Yaşasın Anarşizm!” oldu.

Louis Lingg (1864 – 1887)

1864 yılında Almanya’nın Mannheim kentinde doğdu. Babası gibi ilk önce kereste atölyesinde çalıştıktan sonra Bern’e geçti. İsviçre’de iki farklı şehirde işçi derneklerine katılan Lingg, bu derneklerde sosyal demokratlarla anarşistlerin fikirsel tartışmalarını gördü ve anarşistlerin propagandalarından etkilendi.

O sıralar Almanya’da 3 yıl olan zorunlu askerlikten kaçan Lingg, bir şehirde uzun süre kalamıyordu. Bu süreçte birçok farklı örgütlenmeyle temas kurma imkanı bulan Lingg, bu dönemleri ve sosyalistlerle yaşanan fikirsel tartışmaları şöyle anlatıyor:

“Örgütlü hayatımın bu döneminde deneyimlerim bana merkezi bir örgütte temsili bir sistemle tüm güç ve faaliyetlerin azınlığın elinde toplandığını ve bu yüzden bu otoriter örgütlenmelerin, işçiler kitlesel bir şekilde örgütlendiğinde bile yetersiz, kayıtsız, yolsuzluğa ve aptal olmaya meyilli olduğunu gösterdi.”

Devrimci faaliyetleri nedeniyle Zürih polisinin dikkatini çeken Lingg, çalıştığı bir işyerinde patronu tarafından -asker kaçağı olması sebebiyle- polislere şikayet edilmekle de tehdit edilmişti. Lingg anarşist yoldaşlarıyla konuşup Amerika’ya gitmenin daha iyi bir fikir olduğuna karar verdi.

1885’te New York’a gitti ve oradan direk Chicago’ya geçti. Chicago’da marangoz olarak işe başlayan Lingg Uluslararası Marangozlar ve Doğramacılar Birliği’ne katıldı. Yoğun iş saatlerinin sonunda birliğe giderek işçilerin örgütlenmesi için konuşmalar yapıyor, fikirlerini savunuyor, diğer işçilerle tartışıyordu.

İyi bir ajitasyoncu olarak işçi örgütlenmelerinde öne çıkınca Birlik adına Merkezi İşçi Sendikası’na delege olarak seçildi. Marangozlar Birliği “günde 8 saat” şiarıyla örgütlenerek eylemlere tüm üyeleriyle kalabalık şekilde katıldı.

3 Mayıs’taki McCormick Fabrikası önündeki saldırıda Lingg, polislere karşı en ön safta çatışmış ve kafasına defalarca polis copu yemişti. Haymarket duruşmalarında mahkemeye açık açık meydan okuyordu Lingg:

“Size açıkça söylüyorum, ben şiddet yanlısıyım. Eğer bizim üstümüze top atarlarsa, biz de onlara karşı dinamit atarız. Ben bu düzenin düşmanıyım, açıkça söylüyorum; bütün gücümle, son nefesime kadar onunla savaşacağım. Daha önce yüzbaşıya da söyledim, sözlerimin arkasındayım. Bize top atarsanız biz de size dinamit atarız. Gülüyorsunuz! Belki artık dinamit atamayacağımı düşünüyorsunuz. Ama emin olun ki ölüme mutlu gidiyorum. Çünkü biliyorum ki bugüne kadar konuştuğum binlerce insan sözlerimi hatırlayacaktır. Ve bizi astığınız an onlar sizi bombalayacak. Bu sebeple size sesleniyorum. Sizin düzeninizi tanımıyorum, zorba yasalarınızı, iktidarınızı, otoritenizi, tahakkümünüzü aşağılıyorum. Bu yüzden asın beni!”

Lingg tutsak alındığı süreçte yazdığı son mektubunda şöyle diyordu:

“Şu anda demir parmaklıklar arasında hapsedildim ve sırf eğlence olsun diye bu “özgürlüğün ülkesi ve cesurların evi” üzerine düşünebilirim. Neyse ki burada hala bu toprakların özgür olduğuna inanan aptal ya da alçaklardan yok. Benim inancım her akıllı ve dürüst insanın, Amerika’nın polis despotizminin evi ve tamamen kapitalist zulüm ülkesi olduğunu kolaylıkla kabul edeceğidir.”

Lingg 10 Kasım 1887’de yoldaşları idam edilmeden bir gün önce, hücresinin duvarına “Yaşasın Anarşi” yazarak kendi yaşamına son verdi.

Samuel Fielden (1847 – 1922)

1847 yılında İngiltere’nin Lancashire ile Yorkshire şehirleri arasındaki bir kasabada doğdu. 8 yaşındayken ailesinin de çalıştığı pamuk dokuma fabrikasında çalışmaya başladı. Yıllarca İngiltere’de çalışan Fielden, 21 yaşına geldiğinde Amerika’ya gitme kararı aldı.

Fielden 1868’de New York’a ayak bastığında cebinde sadece 3 sterlini vardı. İlk olarak bir şapka fabrikasında işe girmiş ancak ücretler çok düşük olduğu için 2 gün sonra işten ayrılmıştı. Burada da dokuma atölyelerinde, demir yolu ve park yapım işlerinde çalıştıktan sonra Chicago’ya geçen Fielden işçiler arasında sürekli IWPA’yı duyuyordu.

Sonrasında IWPA’nın düzenlediği konuşmalara gitmeye başladı. Bu konuşmalarda zaman zaman Fielden da kürsüye çıkarak konuşma yapıyordu. 2 Mayıs günü Fielden da McCormick Fabrikası önündeki eylemlerde yer almıştı ancak burada konuşmacı değildi.

4 Mayıs günü önce August Spies, ardından Albert Parsons Haymarket Meydanı’nda işçilere seslendikten sonra kürsüye Samuel Fielden çıkarak konuşmasını gerçekleştirmişti. Konuşmasının sonlarına doğru geldiğinde polislerin işçilere yöneldiğini görmüştü, polis şefi John Bonfield’in işçilere “Dağılın!” diye bağırdığını görmüş, kürsüden yavaşça aşağı inmişti.

Bu sırada patlama ve silah sesleri duyulmaya başlamıştı. Samuel Fielden da bir polis tarafından bacağından vurulmuş ve yaralı bir şekilde meydandan uzaklaşmıştı. Samuel Fielden, bir gün sonra yakalanarak Haymarket Mitingi’nden dolayı mahkemeye çıkarıldı. Mahkemede neden yargılandığının farkındaydı Fielden ve suçunun (!) da:

“Burada anarşizm için yargılananlara, tanık kürsüsünden devrimci olup olmadıkları soruldu. Genellikle entelektüel insanlar arasında devrimci olmak pek suç sayılmaz. Ama bir devrimci fakirse, bu suçtur!”

Samuel Fielden hakkında verilen idam cezası ömür boyu hapse çevrildi. 1893 yılında ise Illinois Valisi tarafından Oscar Neebe ve Michael Schwab ile birlikte haklarındaki suçlamalar düşürülerek serbest bırakıldı. 7 Şubat 1922 Orlando’da yaşamını yitirdi.

Michael Schwab (1853 – 1898)

1853 yılında Almanya’nın Bad Kissingen Kasabası’nda doğdu. 13 yaşında annesi ve hemen ardından babası ölünce borçlarına karşı evleri satıldı. Kardeşiyle beraber amcasının yanında kalmaya başladılar. 1869 yılında bir mücellitçiye çırak olarak işe girdi. Sonrasında çekirdekten yetişen bir mücellitçi olacaktı. İlk olarak bir işçi derneğine üye olmuştu. Burada demokratlarla, merkezi örgütlenmeyi savunan sosyalist fikirlerdeki kişilerle tanıştı. Fakat merkeziyetçi işçi dernekleri sürekli bölünüyordu ve mücadeleye zarar veren kulislere şahit oldu. Bu yüzden sürece fazla dahil olmadı. Birkaç arkadaşıyla birlikte önce İsviçre’ye, sonra tekrar Almanya’ya döneceği bir yolculuğa çıktı. Bu yolculukta kısa süreli işlere girdi. Yanında taşıdığı bildirileri gittikleri köylerdeki insanlara bırakıyor, hatta elle yazarak çoğaltıyor ve işyerindeki işçilere dağıtıyordu. Almanya’da da işçi dernekleri arasında “günde 8 saat” talebi dillerdeydi ama çalışma koşullarının günde 12-14 saati bulduğu iş yerleri vardı.

“Günde 8 saat”, işçiler için hayalden bile uzak olarak görünüyordu. Schwab, 1879’da New York’a gitti. İlk olarak Chicago’ya geçti. Burada bir süre işçi hareketinden uzak durup bir an önce İngilizce öğrenmeye odaklandı. 2 sene boyunca farklı işlerde çalıştı. Chicago’dan sonra birçok farklı şehri dolaştı ve sonrasında yine Chicago’ya döndüğünde Arbeiter Zeitung’a ilk olarak çevirmenlik yaparak dahil oldu. Sonrasında da Arbeiter Zeitung editör yardımcısı oldu. 1883 yılında IWPA’nın kuruluşunda yer aldı. Haymarket Mitingi sırasında meydanda değildi. Tam o sırada Arbeiter Zeitung ofisine gelen, başka bir atölyede greve çıkan işçilerle görüşmeye gitmişti. Çıkarıldığı mahkemede şöyle demişti:

“Anarşi kelimesini şiddetle eş anlamlı kullanmak tamamen yanlış. Şiddet bir şeydir ve anarşi başka bir şeydir. Günümüz toplumunda şiddet her yerde kullanılmaktadır. Bu nedenle şiddeti, yalnızca şiddete karşı bir savunma aracı olarak savunduk. İdeallerimizin bu yıl veya gelecek yıl gerçekleşmeyeceğini biliyorum. Ama gelecekte, çok yakın bir gelecekte mümkün olacağını, gerçekleşeceğini biliyorum.”

Schwab, Fielden ile birlikte ömür boyu hapis cezası aldı. 1893 yılında Samuel Fielden ve Oscar Neebe ile birlikte serbest bırakıldılar. 1898 yılında yaşamını yitirdi.

Oscar Neebe (1850 – 1916)

1850 yılında ABD’nin New York kentinde doğdu. Ailesi eğitim için Neebe’i Almanya’ya gönderdi. Eğitimini tamamladıktan sonra 14 yaşında ABD’ye geri döndü. 16 yaşında çalışmak için Chicago’ya gitti. Burada ilk önce garsonluk, sonra barmenlik yaptı. Barmenlik sırasında McCormick Fabrikası işçileri ve ustabaşları sık sık çalıştığı yere gelirdi.

Neebe bu iş yaşantısı döneminde işçileri gözlemleme fırsatı bulmuştu. Bazı işçilerin para karşılığı ustabaşılarına ispiyonculuk yaptığını, ustabaşıların patronlara yalakalık yapmak için “huzursuzluk” çıkaran işçilerin adlarını listelediklerine şahit oldu. 1868 yılında New York’a geri döndü. Burada bir kalaycının yanında işe girdi. Daha sonra süt güğümü üreten bir atölyede çalışmaya başladı. Burada süt güğümünün satış fiyatı artmasına rağmen işçilere ödenen ücretler düşürülünce işçilerle birlikte grev örgütledi. Fakat patronun tehditleri işçileri korkutmuş, hepsi geri adım atmıştı. Neebe bunu kabullenemeyerek işten ayrıldı. New York’tan önce Philadelphia’ya geçti, burada iş olanakları azdı ve şehir pahalıydı. Bu yüzden buradan tekrar Chicago’ya geçti. Chicago’da iş çoktu ama ücretleri azdı. Burada farklı farklı yerlerde işe girdi, bazı patronlar maaşlarını ödemediğinde ufak direnişlerle tüm işçilerin maaşlarının ödenmesini sağladı. IWPA’nın kuruluşunda yer aldı, Arbeiter Zeitung’da yazılar yazdı. Haymarket Mitingi sonrasında tutuklananlar arasındaydı. Mahkemede şöyle dedi:

“Arbeiter Zeitung’u çıkardım ve Chicago işçilerine dağıttım. İşlediğim suç budur: ‘Bugün hala yaşayacak olan bir işçi gazetesi kurmaya çalışmak’. Bundan gurur duyuyorum.”

Hakkında elle tutulur bir delil yoktu, “bir tanığın” McCormick Fabrikası önündeki saldırıdan sonra dağıtılan “İntikam” bildirisini Neebe’nin dağıttığını söylemesiyle 15 yıl istemiyle hapse atıldı.

1893 yılında Samuel Fielden ve Michael Schwab ile birlikte serbest bırakıldı. 1905’te IWW’nin kuruluşunda yer aldı. 1906 1 Mayısı’nda Chicago’da bir konuşma yaptı. 22 Nisan 1916’ta 65 yaşında yaşamını yitirdi.

Semih Erdem Çankaya

The post 1 Mayıs’ın Tarihi: Vermediler, Aldık! appeared first on Barikat Haber.

]]>
https://barikathaber.org/article/1-mayisin-tarihi-vermediler-aldik/feed/ 0
Şiddet ve Şiddetsizlik — David Graeber (Çev. Barikat Haber) https://barikathaber.org/article/siddet-ve-siddetsizlik-david-graeber-cev-barikat-haber/ https://barikathaber.org/article/siddet-ve-siddetsizlik-david-graeber-cev-barikat-haber/#respond Sat, 09 Apr 2022 13:10:08 +0000 https://barikathaber.org/?post_type=project&p=32067 Anarşist antropolog David Graeber’in, Doğrudan Eylem: Bir Etnografi adlı kitabının V. bölümünde yer alan Doğrudan Eylem Nedir, Anarşizm Nedir, Şiddet ve Şiddetsizlik üçlüsünün son yazısı olan “Şiddet ve Şiddetsizlik” adlı yazının çevirisini sizlerle paylaşıyoruz. Üçlünün bir önceki yazısı “Anarşizm Nedir?”e buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz. İyi okumalar. Şiddet ve Şiddetsizlik Şiddet, şiddetsizlik ve mülkiyet tahribi sorusu, en...

The post Şiddet ve Şiddetsizlik — David Graeber (Çev. Barikat Haber) appeared first on Barikat Haber.

]]>
Anarşist antropolog David Graeber’in, Doğrudan Eylem: Bir Etnografi adlı kitabının V. bölümünde yer alan Doğrudan Eylem Nedir, Anarşizm Nedir, Şiddet ve Şiddetsizlik üçlüsünün son yazısı olan “Şiddet ve Şiddetsizlik” adlı yazının çevirisini sizlerle paylaşıyoruz. Üçlünün bir önceki yazısı “Anarşizm Nedir?”e buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz. İyi okumalar.

Şiddet ve Şiddetsizlik

Şiddet, şiddetsizlik ve mülkiyet tahribi sorusu, en az 19. yüzyıldan beri anarşizmin peşini bırakmıyor.

Bunun neden bir sorun olması gerektiğiyle ilgili bariz sebepler var. Diğer yandan, anarşistlerin neden şiddete süpheyle yaklaşabileceğiyle ilgili sayısız sebep var. Bir kere anarşistler, kişinin direniş biçiminin, onun yaratmak istediği dünyayı cisimleştirmesi gerektiği ilkesiyle yola başlarlar. Neredeyse hiç kimse daha şiddetli bir dünya yaratmayı dilemez. Anarşistler hiyerarşisiz çizgilerde örgütlenmeye çalışırlar, ve bunun yalnızca daha adil değil, daha etkili olduğunu da ileri sürerler. Şiddet —özellikle saldırgan şiddet— yukarıdan aşağı, emir temelinde örgütlenmekten daha etkili görünen insan aktivitesinin biçimlerinden biridir. Bu, ve doğal sonucu, gizliliğe, savaşa daha çok hazırlanmaktan emin oldukça demokratik şekilde örgütlenmenin zorlaşmasına ihtiyaç duyar.

Öte yandan, anarşistler bir toplumsal devrim görmek istiyorlar ve bunun herhangi bir şiddetli çatışma olmadan nasıl olabileceğini hayal etmek zor.

Dahası, aynı zamanda bireyin ahlaki özerkliğinde de ısrar ederler, ve yönetilmekten oldukça rahatsız olmaya yönelirler. İlkesel olarak neyin meşru bir direniş eylemi, neyin doğası itibariyle gayri meşru iktidar olduğuna karar vermek, direnen kişiye bırakılmalı. Şimdi, burada işleri dallandırmamak önemli: pratikte, sözsüz anlaşmalar her zaman vardır. Daha önceki bölümlerde gördüğümüz CLAC’ın “taktiklerin çeşitliliği” ilkesi, SalAMI gibi pasifistlerin kulağına “her şey serbest” gibi gelmiş olabilir, ama bu, kimsenin patlayıcılarla veya silahlarla gelmeyeceği ortak anlayışında önceden belirlenmiştir. Bu kesinlikle düşünülemez. Benim deneyimim geçerliyse, eğer biri bunu önermiş olsaydı, tam da bu nedenle derhal bir polis ajanı olduğu varsayılırdı. Bununla birlikte, bu tür sözsüz anlaşmalar eylemciler arasında da mevcuttur. Eğer dışardan birisi katılırsa, kişi onun ne yapacağı ile ilgili asla emin olamaz. Örneğin Quebec’te, “Fransız çetecilerin” bir anda silahlarla duvarın ötesinde belireceğiyle (yani suçun otomatik olarak kendi üzerlerine atılacağı bir hareketle) ilgili Kara Blok çevresinde dolaşan bir korku hikayesi vardı. Seattle’da, Kara Blok’un şirketleri dikkatle hedef alarak yaptığı tahribatı birkaç durumda yerel Afrikalı-Amerikalı gençlerin fırsatçı yağma olayları izledi. Bu durumda, Blok’taki herhangi birinin itiraz etmesi olası değildir. Bir noktada bütün mevzu, ezilen toplulukların ayaklanıp size katıldığını görmektir. Ve St. Jean Baptiste’deki gibi bu ezilen topluluğun kabul edilebilir taktik standartları sizinkinden çok farklı olabilir. Her neyse, birçok büyük hareket (Quebec City dahil) aynı zamanda benim “sarhoş cemiyet çocuğu sorunu” olarak adlandırdığım şeyden — eylemcilerinkiyle hiçbir alakası olmayan, hatta sağcı bile olabilen görüşlere sahip genç insanlar tarafından eğlencesine yapılan fırsatçı şiddetten — birkaç bölüm izlemiştir. Avrupa’da bu, baskıcı önlemlerin bir bahanesini bulmak için gerçekten polis tarafından teşvik ediliyor. Bunun en uç örneği Cenova’da yaşandı; polis görünüşe göre bu tür şeylere göz yumacaklarını haber verdi ve Avrupa’nın her yerinden faşistler ve futbol holiganları oraya akın etti.

Yine de, Cenova uç bir örnekti ve bu genelde küçük bir sorun yaratır. Anarşistler için en kötü ahlaki ikilem, anarşist ilham aldığını iddia eden izole bireyler gerçekten şiddet içeren bir şey yaptıklarında ortaya çıkar. Yine, geçen yüzyılın başında devlet başkanlarına suikast düzenleyen anarşistler muhtemelen en dramatik örnektir. Bu tür suikastlerle ilgili en büyüleyici şey, yapan kişilerin büyük çoğunluğunun anarşist örgütlerde aktif olan kişiler değil, izole bireyler tarafından yapılmalarıdır. Bir çoğu anarşist ilkelerin ne olduğuyla ilgili en belirsiz fikirlere sahipti. Ne var ki, eğer kişi ahlaki otonomi ilkesini ciddiye alıyorsa, bu eylemlere tamamen gayri meşru olarak bakmak zordur. Anarşist bir perspektifle, kişilerarası herhangi bir şiddet eyleminde bulunmanın meşru olduğu ölçüde; devlet başkanları, büyük kapitalistler, veya yüksek yetkililer açık bir şekilde en meşru hedeflerdir. Bunun yerine küçük bir ordu oluşturup polis karakollarına veya ordu postalarına saldırarak — dahası kişinin karşı çıktığı politikalarla hiçbir şekilde doğrudan sorumlu olmayan sıradan insanları öldürmeye çalışarak — daha geleneksel bir gerilla savaşı stratejisi benimsemek açıkça daha sorunludur. (Aslında, suikastin savaştan üstün olduğunu herhangi bir ahlaki standartla reddetmek zordur.) Diğer yandan, devlet başkanları bu tür bir mantığı oldukça karşı çıkılabilir bulmaya eğilimli olduğu için, sonuçları sürekli felaket getirecektir. Pyotr Kropotkin ve Emma Goldman gibi anarşist yazarlar, esas olarak anarşist fikirlerin yaygınlaştırılmasıyla ilgilendiler, sıklıkla bu tür insanlarla ilgili ne söyleyip ne yapacaklarıyla ilgili acı içinde mücadele ettiler. Onları kınamak meşru muydu? Onlara nasıl bir dayanışma borçluyduk? En azından dünyaya kendi bakış açılarını açıklama sorumlulukları yok muydu? Kırılan camlar ve mülkiyet tahribiyle ya da Quebec City’de molotof olasılığıyla ilgili tartışmalar, basitçe aynı şeyin daha yeni versiyonudur.

Yalnızca iki veya üç yıl süreyle de olsa sahnede bulunmuş eylemciler bile bu tür meselelerde sürekli olarak tekerleği yeniden icat etme ihtiyacından yakınırlar. Ne zaman büyük bir eylem olsa, herkes tam olarak aynı tartışmalardan geçmek zorundadır. Bazıları karşılaşmalı taktiklerin veya mülkiyet tahribinin eylemcileri toplumun gözünde yalnızca kötü göstereceğini tartışır.  Diğerleri de ne yaparsak yapalım şirket medyasının bizi iyi göstermeyeceğini tartışır. Bazıları Starbucks camını kırarsan haberlerdeki tek hikayenin bu olacağını, herhangi bir konunun dikkate alınmasını etkili bir şekilde donduracağını tartışır; diğerleri de eğer mülkiyet tahribi olmazsa haberlerde eylemin esamesinin bile okunmayacağını söyleyerek yanıtlar. Bazıları karşılaşmalı taktiklerin eylemcileri ahlaki yüksek zeminden yoksun bırakacağını iddia eder; diğerleri bu insanları elitist olmakla suçlar ve sistemin şiddetinin, onunla karşı karşıya gelmeyi reddetmenin kendisinin etkili bir şekilde şiddetin kabulü olacak kadar baskın olduğunda ısrar ederler. Bazıları militan taktiklerin şiddetsiz protestocuları tehlikeye attığını tartışır; diğerleri, yazılama yapanları ve cam kıranları fiziksel olarak tehdit edecek bir çeşit barış polisi oluşturulmadığı sürece, ki bazıları muhtemelen yine de cam kıracaktır, eğer öyleyse, endişelenenler için militanları izole etmekten ziyade onlarla işbirliği yapmanın daha güvenli olacağında ısrar ederler. İşin sonunda kaçınılmaz olarak aynı çözüme varılır: kimse gerçekten bir başka insana saldırmıyorsa, önemli olan dayanışmayı sürdürmektir. İsteyeceğiniz son şey Seattle’daki gibi camları kırmaya çalışan anarşistlere pasifistlerin fiziksel olarak saldırdığı veya polise teslim ettiği bir durum yaşamaktır. Birçok kişi sonucun kaset gibi ileri sarılması için dua edeceğiniz kadar kaçınılmaz olduğunu belirtiyor, ancak aynı zamanda birçoğunun da belirttiği gibi ne zaman büyük bir eylem olsa, görünüşe göre harekete yeni katılanların tüm bunları kendileri halletmeleri gerekiyor.

Bir sonuç vardır ki, anarşizm içinde bir çeşit sabit paradokstur. Bu, pasifist anarşistlerin bulunamayacağı anlamına gelmez. Çok sayıda pasifist kendisini anarşist olarak görüyor. Ancak pasifist olmayan çağdaş anarşistler, pasifizmle herhangi bir ilişkide bulunmaktan kaçınmaya yöneliyor, ve aslında — daha geniş bir perspektifte, fikirleri ve uygulamaları diğer geleneklerden çok bu gelenekten doğmasına rağmen — kelimenin kullanılmasına dahi şiddetli bir kınamayla tepki vermeleri muhtemeldir. İçgüdüsel olarak kendini Martin Luther King veya Gandhi’den daha fazla Malcolm X’in tarafına yerleştirmek istemeyen bir anarşist bulmak zordur; bununla birlikte genel yaklaşım açısından Gandhi’nin “görmek istediğin değişim ol” sözünün, Malcolm X’in “ne pahasına olursa olsun” sözünden binlerce kez daha fazla anarşist ruha sadık kaldığı gerçeği ortada duruyor—ve Gandhi’nin kendisi, kendi fikirleri ve anarşizminin güçlü bir felsefi yakınlığını tanıdı, Malcolm X ise bunu kesinlikle yapmadı. “Ne pahasına olursa olsun,” aslında, anarşizmin sürekli olarak reddettiği “amaçlar araçları meşrulaştırır” mantığına berbat bir şekilde çok benziyor. Ne var ki, pasifistlerle olan pratik kızgınlıklar, kendini en radikal seçenekle tanımlamanın kaçınılmaz içgüdüsüyle birleşince, neredeyse sürekli olarak anarşistlerin her şeye rağmen kendilerini Malcolm X’le tanımlamasına sebep oluyor.

Bugünlerde çoğu anarşist, örneğin Kızılderili aktivist Ward Churchill’in Pacifism as Pathology (1998)’si gibi, pasifizmin kendisinin beyaz liberallerin kendilerini iyi hissetmeleri için bir yol olduğu, ezilen kesimlerin böyle lüksleri olmadığı, ve —Gandhi’nin veya King’inki gibi— belirgin istisnaların yalnızca düşmanlarının daha şiddetli alternatiflerden korktuğu için mümkün olduğu gibi argümanlardan alıntı yapmaya bayılıyorlar. (Churchill gibi yazarların aynı zamanda askeri tarzdaki liderlik lehine anarşist hiyerarşi eleştirilerini reddetmeye yönelmeleri, önemsiz olarak silinip atılmakta veya belirtilmemektedir.)[22] Ancak Churchill’in Kızılderili olduğu gerçeği önemlidir. Gerçekte, çok az Kuzey Amerikalı anarşist cam kırmaktan öteye geçer; neredeyse hepsi başkalarına herhangi bir şekilde zarar vermekten dikkatle kaçınır. Zaman zaman gazetecilere işaret ettiğim gibi, Kara Blok anarşistlerine, onlarla vakit geçirirken ve gözlemlerken sürekli olarak “şiddet içeren” eğlenceli şakalar bulmamak zordur, örneğin bir sivrisinek öldürmenin gerçekten haklı olup olmadığını tartışmaktan veya solucanlara basmaktan dikkatli bir şekilde kaçınmak gibi. Çatlamanın başladığı asıl nokta dayanışma sorunlarıdır. Sürekli şiddetsiz bir pozisyon almak için, örneğin Chiapas’taki Zapatistalara silahlı isyan yürütmelerinin aslında yanlış olduğunu, veya Kara Panterlere bir avuç orta sınıf beyaz anarşistin onlara ne tür taktikler kullanacaklarını söylemek için daha fazla yetkisi olduğunu söylemeniz gerekiyor. Anarşistlerin pasifistlerle ortaklaştığı topluluk inşası ve ezilen gruplarla dayanışma arasındaki bu bölünme, kitap boyunca değinilecek sürekli bir ikilemdir.

Tarihsel olarak anarşizmin bir devrimci hareket olarak çoğunlukla barış zamanlarında ve geniş bir şekilde demilitarize toplumlarda başarıldığını gözlemlemek ilginçtir. Eric Hobsbawm’ın not ettiği gibi (1973:61), 19. yüzyılın sonlarına doğru, tüm Marksist partiler hızlıca reformist ve sosyal demokrat olurken, devrimci Solun merkezinde kalan anarşizmdi.[23] Bazı şeylerin gerçekten değişmesi 1. Dünya Savaşı ile ve Rus Devrimi’yle oldu. Geleneksel tarihyazım anarşizmin reddine ve Komünizmi diğer coğrafyalara sıçramasına neden olan şeyin Sovyetler Birliği’nin kuruluşu olduğunu varsayar. Yine de, buna başka bir şekilde bakılabileceğini düşünüyorum. 19. yüzyılın sonlarında birçok insan endüstriyelleşmiş iktidarlar arasındaki savaşın modasının geçmeye başladığına inandı. 1900’lü yıllara kadar pasaportların kullanımı bile çağdışı barbarlık olarak görülüyordu. Sömürgeci maceralar hep değişmez olmuşken, mesela İngiltere ve Fransa arasındaki bir savaş bugün olduğu kadar düşünülemez görülüyordu. Görünüşe göre 1914’te başlayan ve 1989 veya 1991 civarı bitmiş olan “kısa 20. yüzyıl,” bunun aksine insanlık tarihinin muhtemelen en şiddetlisidir. Büyük iktidarların devamlı olarak dünya savaşı çıkarmakla veya savaşa hazırlanmakla meşgul olduğu bir yüzyıldı. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, anarşizm gerçek dışı görünmüş olabilir. Devasa mekanize ölüm makineleri oluşturmak ve işletmek, tanım itibariyle anarşistlerin asla başaramayacağı bir işti. Halihazırda emir-komuta yapısında örgütlenmiş olan ve büyük mekanize ölüm makinelerini örgütlemekte özellikle iyi olduğunu kanıtlamış olan Marksist partilerin anarşistlerle karşılaştırıldığında fazlasıyla pratik ve gerçekçi görünmüş olması şaşırtıcı değildir. Bu durum ve Soğuk Savaş bittiği anda ve endüstrileşmiş iktidarlar arasındaki şiddetli çatışmalar tekrardan düşünülemez olduğunda devrimci solun tam merkezinde uluslararası bir hareket olan anarşizmin tekrardan ortaya çıkması mantıklıdır. Şaşırtıcı olan şey bunun anında gerçekleşmiş olmasıdır.

Dahası, militan anarşist taktiklerin etkililiğinin, toplumun efektif bir şekilde demilitarizasyonuna dayanmaya meyilli olduğu söylenebilir. Burada, Almanya veya İtalya’daki işgal evleri üzerine gerçekleşen çatışmaları veya anarşistlerin ve onların yerel benzerlerinin polisle savaşabildiği, bölgeyi TOMA’lara ve biber gazlarına karşı taşlarla koruyabildiği ve çoğunlukla kazandığı Japonya’da Narita havaalanının genişletilmesi üzerine yaşanan çatışmaları dikkate alalım. Amerika Birleşik Devletleri’nde bunun gibi bir şey düşünmek zor. Amerika’da polisler basitçe kendilerinin kaybetmesine izin vermezler. Bir işgal evine zorla girmeye karar verirlerse, işgal evi kaybedilecekse, işgal evini savunmanın tek nedeni polisin işini gelecekte diğer işgal evlerine saldırmadan önce tereddüt edeceği ölçüde zorlaştırmaktır. Bunun nedeni sadece Amerikan toplumunun yoğun şekilde polisleşmiş olması değildir; bunun sebebi aynı zamanda — hepsi önemli ölçüde ölçüde eski Mihver güçleri olan — Almanya’nın, İtalya’nın ve Japonya’nın etkili bir şekilde demilitarize olmasıdır. Polise karşı dik duruşlu savaşlar yalnızca halk dahil herkesin neredeyse kimsede ateşli silah olmadığının farkında olduğu toplumlarda mümkündür ve bu nedenle çoğu suçlunun ağır silahlı olduğu varsayılabilen bir topluma uygun polis taktikleri – örneğin SWAT ekipleri – son derece uygunsuz görünür. Ve kesinlikle, ateşli silahların ve askeri uzmanlığın daha erişilebilir olduğu Avrupa ülkelerinde (Rusya’yı, Arnavutluk’u, eski Yugoslavya’yı veya bu konuda Irak’ı düşünebiliriz) klasik anarşizm ve anarşist taktikler verimli bir zemin bulamıyor.

İlginç bir şekilde, küreselleşme karşıtı eylemlerin mevcut dalgasında uygulanan türden taktiklerin gerçek ilhamı, yakın zamana dek hiç şiddetsiz doğrudan eylem yapmamış olan Küresel Güney bölgelerindeki hareketlerden geliyor. Seattle’a çağrı yapan Halkların Küresel Eylemi (PGA), Chiapas’taki Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu (EZLN)’nin inisiyatifiyle kuruldu. Bana öyle geliyor ki Zapatista hareketi, en iyi şekilde tarihsel olarak şiddet içermeyen bir sivil direniş hakkından mahrum bırakılan halkın bu hakkı geri alma girişimi olarak görülebilir; neoliberalizmin blöfünü ve sahtekarlıklarını demokratikleştirmeye ve iktidarı “sivil topluma” devretmeye yapılan bir çağrıdır. Komutanlarının dediği gibi, artık ordu olmamaya talip olan bir ordudur. Başlangıçlarından, Ocak 1994’teki üç haftalık isyandan beri aynı zamanda hayal edilebilecek en az şiddetli “ordu” oldular (en az son beş senedir gerçek silah bile taşımadıkları açık bir sırdır). EZLN, Meksika ordu üslerine yüzlerce isyancının oradaki askerlere silahsız bir şekilde saldırıp bağırarak onları utandırmaya çalıştığı “istilalar” örgütleyen türden bir ordudur. PGA’nın diğer iki anahtar kurucu üyesi Hindistan’daki Gandhi taraftarı köylü hareketi olan KRRS, ve MST, yani Brezilya’daki Topraksız Köylüler Hareketi’ydi. MST, tamamen şiddetsiz bir şekilde kullanılmayan toprakları geri almayı hedefleyen şiddetsiz kitlesel eylemler yoluyla Brezilya’da büyük bir ahlaki yetkinlik kazanmıştı. Zapatistalarla beraber şu çok açıktır ki, aynı insanlar yirmi yıl önce aynı şeyi deneseydi, kurşun yağmuruna tutulurlardı. Bugün Kuzey Amerika’daki birçok radikal hareket, aslında yaptıkları şeyden ceza almadan sıyrılabilecekleri ölçüde şiddetsizdir: birçoğu Quebec City’deki militanlar gibi cezadan kaçınmayı başarır, kendilerini normal olarak tam teçhizatlı çevik kuvvete taş atmakla sınırlandırırlar, ama asla ateşli silah kullanmayı hayal etmezler. Durum karışık çünkü Latin Amerika’nın birçok bölgesinde Avrupa ve Kuzey Amerika’da olduğundan daha zengin bir şiddetsiz bir doğrudan eylem geleneği uzun zamandır  var, ama küreselleşme hareketinin hızlıca ilham aldığı şey, görünüşe göre birincil olarak yirmi veya otuz yıl önce neredeyse kesinlikle gerilla savaşına başvurmaya zorlanmış, ama aynı zamanda önceki gerilla hareketlerinin kendisini yok edişini veya nihilist çetelere dönüştüğünü de izledikten sonra bunun yerine kökten farklı bir yaklaşım seçmiş olan gruplardan gelmektedir. Askeri taktiklerden uzaklaşırken, aynı zamanda -genellikle kendilerine rağmen- çok daha anarşist örgütlenme biçimlerine yöneldiler.

Çeviri: Barikat Haber

The post Şiddet ve Şiddetsizlik — David Graeber (Çev. Barikat Haber) appeared first on Barikat Haber.

]]>
https://barikathaber.org/article/siddet-ve-siddetsizlik-david-graeber-cev-barikat-haber/feed/ 0
Devletin Anarşist Harekete Komplo Geleneği: “Caso Bombas” https://barikathaber.org/article/devletin-anarsist-harekete-komplo-gelenegi-caso-bombas/ https://barikathaber.org/article/devletin-anarsist-harekete-komplo-gelenegi-caso-bombas/#respond Wed, 30 Mar 2022 11:07:26 +0000 https://barikathaber.org/?post_type=project&p=30587 Devletler, tarihte sayısız kere devrimcilere yönelik gerek hukuk yoluyla, gerek farklı şekillerde çeşitli komplolar kurmuştur. Bazen bütün hukuk temsilcilerinin, devlet ve şirket medyasının cinayeti örtbas etmek için seferber olduğu İtalyan anarşist demiryolu işçisi Pinelli’nin katledimesinde olduğu gibi geniş çaplı, bazen ise bunun yanında küçük ve sanırım en nihayetinde komplo sayılabilecek telefon dinleme, fiziksel takip hareketleri....

The post Devletin Anarşist Harekete Komplo Geleneği: “Caso Bombas” appeared first on Barikat Haber.

]]>
Devletler, tarihte sayısız kere devrimcilere yönelik gerek hukuk yoluyla, gerek farklı şekillerde çeşitli komplolar kurmuştur. Bazen bütün hukuk temsilcilerinin, devlet ve şirket medyasının cinayeti örtbas etmek için seferber olduğu İtalyan anarşist demiryolu işçisi Pinelli’nin katledimesinde olduğu gibi geniş çaplı, bazen ise bunun yanında küçük ve sanırım en nihayetinde komplo sayılabilecek telefon dinleme, fiziksel takip hareketleri. Gerçekten de devletin devrimcilere yönelik komplolar kurması bir gelenektir. Öyle ki, 1898 yılında, Roma’da, anarşistlere karşı ortak bir tavır belirlemek; polisiye tedbirleri yaygınlaştırmak amacıyla farklı devletlerin katıldığı gizli bir konferans gerçekleşmişti. Bu “anti-anarşist konferans”, 1860’lardan beri Rus Çarları, İtalya Kralları, İspanyol bakanlar, hanedan üyeleri; birçok patron, bankerin suikaste uğradığı, Birleşik Devletler’de işçi direnişlerinin kanla bastırılmasının intikamının, örneğin tamamen bağımsız bir şekilde Avustralya Başbakanının öldürülerek alındığı Eylemle Propaganda döneminin ortalarında yapılmıştı. Şimdi çoğumuzun bildiği Interpol’un temelini atan konferanslardan birisi buydu.

Çeşitliliği sayısız olan bu tür komplolardan birisi de 2009 yılında, Şili’de yaşandı. 22 Mayıs’ta sabahın ilk ışıkları henüz gözükmezken, genç bir anarşist olan Mauri, aldığı talihsiz kararla birlikte sırt çantasındaki patlayıcıyla, bisikletiyle jandarma okuluna eylem gerçekleştirmek üzere Santiago sokaklarında ilerliyordu. Ancak bir hata sonucu bomba üzerinde patlamış, yaşamını yitirmişti. 2005 yılından bu yana Şili devletinin yürüttüğü “Bomba Vakaları” davasında Mauri’nin de isminin geçmesiyle birlikte anarşist harekete yönelik komplonun ilk adımlarını atmak için devlete yeterli zemin sağlanmıştı.

Mauricio “Punky Mauri” Morales (1982-2009)

“Pratik olmadan fikir bir hiçten, teorik bir saçmalıktan ibarettir. Fikir ve eylem aynı olmalıdır. Silahlanın, güzellikle saldırın, ta ki her şey patlayana kadar… Çünkü unutulmamalıdır ki adaletsizliği sürdürenlere yönelik her türlü şiddet, bizlere yüzyıllardır uygulanan eziyet karşısında tamamen adaletlidir.”

-Mauricio Morales

Arkadaşlarının aktardığına göre Mauri sisteme öfkeli, tıpkı diğerleri gibi sıradan bir gençti. Ailesiyle ve kız arkadaşıyla ilişkileri iyi olan bir öğrenciydi. Kendini zorlamayı seven, devleti, kapitalizmi eleştiren genç bir anarşistti. Oldukça sosyal, sevecen birisiydi. Farklı insanları bir araya getirmek, örgütlemek onun işiydi. Otonom Kültür Merkezi “Cueto” (Masal)’nun kuruluşundan beri oradaydı. Cueto’da üniversite öğrencileri ile ders çalışır, yoldaşlarıyla etkinlikler düzenlerdi. 

Mauri, 15 Kasım 2006’da bir kültür merkezinde bulunan Canal Barrial 3 işgal evine yapılan faşist bir saldırıyla ilgili basın açıklamasını okuyor.

Bu etkinliklerin artmasıyla Cueto’da yeni alanlar açılmış ve Mauri orada yaşamaya başlamıştı. Mauri’nin işi genellikle kütüphaneyle ilgilenmekti. Sürekli orada bulunur, çeşitli etkinlikler örgütlerdi. Cueto’da üç yıl kadar mücadele etti. Bu süre içerisinde mahalleli çocuklarla olan oldukça yakın ilişkileriyle onlarla birlikte bir atölye kurdu. Herkes onu “el Mauri” olarak tanırdı. Mauri yaşamını yitirdikten sonra çocukların annelerinden birisi Mauri için “Çocuklar onu asla unutmayacak, çünkü Mauri onlara çok iyi davranıyordu.” demişti. 

Bir çocuk, Mauri yaşamını yitirdikten sonra Cueto’da onun adına düzenlenen etkinliğin afişini göstererek şöyle diyor: “Bu etkinlikte yemek, müzik, filmler; Mauri varken yaptığımız şeyler olacak. Bunları Mauri varken yapıyorduk, o yokken de yaparak onu anacağız.”

Mauri’nin yazılarından bazı kısımlar şöyle: “Modern köleliğin konforu insanlığı duyarsız makineler haline getirdi. Anarşinin canlılığı basit bir ürün olmayı reddetmekten öte, sisteme keskin bir bıçak darbesi olmakta yatıyor.”

“Kişi onurunu korumak için ideallerinden vazgeçmemelidir. Bize şiddet yoluyla boyun eğdirmeye çalıştıklarında, en zor zamanlarımızda bile güçlü olmalıyız. Eğer kabul edersen, susarsan, itaat edersen bittin demektir.”

“Caso Bombas” (Bomba Vakaları)

Santiago’nun doğu bölgesinden bir savcı, 2005 yılından bu yana bankalara, alışveriş merkezlerine, medyaya, siyasi parti binalarına, kiliselere ve devlet binalarına yapılan bombalı eylemleri araştırmak ve derlemekle görevlendirilmişti. Ancak araştırmada kayda değer bir şey yoktu; ta ki Mauri yaşamını yitirene kadar… 100’den fazla patlamayla ilişkilendirilen 20 kişiden biri de Mauri’ydi. Halihazırda devletin medyası işgal evlerinin bombalı eylemlerle ilişkisi olup olmadığı konusunda yoğun bir gündem yaratıyordu. Hatta bazı işgal evlerine baskın bile olmuştu. İşte Mauri’nin yaşamını yitirmesi böyle bir atmosferde gerçekleşti. Devlet anarşistlere komplo kurma geleneğini 21. yüzyılda yineleyecekti. Devletin medyası Mauri’yi bu komplonun ilk görünen yüzü haline getirdi. Bu olayla beraber devlet Mauri’yle ilişkisi olanları da araştırma kapsamına almış, anarşistlere yönelik yoğun baskıya girişmek için gerekli ortamı hazırlamıştı. Bu hazırlığın ardından devlet vakit kaybetmeden Salamandra Operasyonu’nu başlattı.

Salamandra Operasyonu (2010)

14 Ağustos’ta savcı Ricardo Peña, Santiago ve Valparaiso bölgelerinde BIPE (Araştırma Polisi), ERTA, GOPE (Polisin Özel Güçleri)’nin ve çokça helikopter ve polis arabasıyla 17 şafak baskınının gerçekleştiği “Salamandra Operasyonu”nun başlaması için emir verdi.

Polis operasyonda gözaltına aldıklarının bu bombalarda doğrudan bağlantısı olduğunu iddia ediyordu. İlk baskın La Crota işgal evine GOPE tarafından yapılmış, altı anarşist gözaltına alınmıştı. Gözaltına alınan altı kişiden üçü tutuklandı: hakkında tutuklama emri olan Mónica Caballero ve ellerinde TNT izi tespit edilen diğer iki anarşist. Sonraki polis baskını Sacco ve Vanzetti Kütüphanesi’ne ERTA ve BIPE tarafından yapıldı. Plastik mermilerle işkence uygulanan baskında aralarından birinin tutuklandığı beş anarşist gözaltına alındı. Aynı zamanda polis 14 eve daha baskın yapmıştı. Bu ev baskınlarında gözaltına alınanların arasında Francisco Solar da vardı. Devletin bu operasyonu sonucu 14 anarşist gözaltına alınmış, 14 kişiden sekizinin yargılama gerçekleşene kadar geçici hapis cezasına çarptırılmasına karar verilmişti.

O dönemde Şilili anarşistlerin operasyon sonrası yazdığı bir bildiride söylendiği şekliyle Caso Bombas, sürekli gazete manşetlerine başlık olan, ana karakterlerin yani İçişleri Bakanı’nın, savcının ve onun polislerinin “istenmeyen” anarşistleri yakalamaya çalıştığı kötü bir roman gibiydi. Oradaki anarşistlere göre Bomba Vakaları romanının başlangıcı 10 Eylül 2006’ya, Şili halkının diktatörlüğün katlettiklerinin ve kaybettiklerinin yasını tuttuğu, diğerlerinin ise diktatörlükten pek de farklı olmayan bir demokrasiden hoşnutsuzluklarını sergiledikleri tarihi bir anın arifesinde dayanıyor. 

Böylesi bir dönemde devletin sarayının içine bir molotof atılmıştı. Sarayın bir odasının alevler içindeki görüntüsü tüm dünyaya yayılmıştı. Bundan iki hafta sonra geniş bir polis birliği, devletin basınının çarpıtıcı rolü sayesinde bir anda “molotofçuların,” “vahşi suçluların,” “vandalların” bir derneği haline gelen “La Mansion Siniestra” işgal evine baskın düzenledi. 2006’da yaşanan bu senaryo, 2010 yılında “Salamandra Operasyonu” ile 14 anarşistin gözaltına alınmasının bir benzeriydi.

Sarayın ateşe verilen odası.

Polis La Mansion Siniestra’ya baskın düzenlediğinde kanıt arama gereği görmemişti, çünkü bomba yapım malzemesi olarak ele geçirdikleri şeyler sıradan ev eşyalarından başka bir şey değildi. Ortada molotof falan da yoktu. Adli süreç boyunca, devletin komplosuyla suçlanan 6 anarşistin en kötü ahlaki sapmalara sahip olduğu olduğu iddia edildi; beş yıla kadar olan hapis cezalarına meşruluk kazandırıldı.

Ama eyvah! Bir hata oluvermişti (!) Suçlamaların asılsız olduğu, dünya devletlerinin anarşistlere yönelik haksız suçlama geleneği bir kez daha ortaya çıkmış, polisin maskesi düşmüştü. Yine bu devlet klasiğinin devamı olarak 6 anarşistin ve arkadaşlarının el konulan kişisel eşyalarından, geri dönüşü olmayan fiziksel ve psikolojik cezalardan ve verilen zararlardan hiçbir kurum sorumlu tutulmamıştı. İşte 2006’daki bu olayın üzerinden geçen dört yıldan sonra devletin anarşistlere yönelik baskısı değişmemiş, “Salamandra Operasyonu” gerçekleşmişti. 

Dönemin İçişleri Bakanı Rodrigo Hinzpeter’in televizyonda yaptığı şu açıklama, Salamandra Operasyonu sonrasında ve genel olarak medya yoluyla devletin yaptığı manipülasyonu anlamak için yeterlidir: “Bu kişiler çok genç Şili vatandaşları. Yaşları 20 ila 40 arasında değişiyor. Hepsi aynı ideolojiyi paylaşıyor: anarşizm. Bu zaten dünyanın geri kalanının ve bizim ülke olarak örgütlenme şeklimiz. Ama onlar “toplumsal düzeni bozma savaşı” dedikleri yolu seçiyorlar ve TNT ve barut kullanarak nefret ettikleri şeyleri temsil eden her şeyi patlatıyorlar”. Devletin komik görünen açıklamaları bununla sınırlı kalmıyor, yine başka bir televizyon programında sunucunun bir kitabın, işgal evinin odasındaki posterin, kuru üzümün neden “güçlü bir kanıt” olarak sunulduğunu sorması üzerine aldığı cevap “Tamamen alakasız da olabilir.” olmuştu.

Baskıyı ilk elden yaşayan anarşistlerin aktardığına göre, Şili devletinin saçma görünen bu hareketlerinin altında yatan şey, aslında Bomba Vakaları’nı yapan kişileri tamamen liderleri olan hiyerarşik bir örgüt üzerine teorize etmesi ve yaşlı kişileri örgüt lideri olmakla suçlamasıydı. Devlete göre hiyerarşisiz bir örgüt olamazdı, onu eleştirenler bile hiyerarşik bir şekilde örgütlenmek zorundaydı. Şili devletinin yasalarında tanımladığı “illegal örgütlenme” modeli hiyerarşik, merkezi pozisyonların olduğu bir örgütlenmeydi. Bu nedenle devlet, bombalı eylemleri gerçekleştiren anarşistlerin kim olduğuna dair ortaya bir kanıt koyamadığını doğruluyordu. 

2012 yılında tüm bunlar olurken 10 tutsak anarşist açlık grevine başlamış, Şili ve dünya çapında sayısız dayanışma eylemi gerçekleşmişti. Bazı tutsakların serbest bırakılmasıyla 11 gün süren açlık grevi kısmi kazanımla sonuçlanmış, ancak sonraki duruşmanın ardından tutsak anarşistlerin tümü serbest bırakılmıştı. 

2020: Yeni Caso Bombas

24 Temmuz 2020’de polis üç eve baskın yaparak iki anarşisti gözaltına aldı: 2010 yılında devletin Bomba Vakaları bahanesiyle yaptığı Salamandra Operasyonu’nda gözaltına alınan 14 anarşistten ikisi olan Mónica Caballero ve Francisco Solar. 

Mónica Caballero (solda) ve Francisco Solar.

Bu iki anarşist 2012’de serbest bırakılmalarından sonra 2013 yılında İspanya’nın Zaragoza bölgesinde bulunan Basilica del Pilar Kilisesi’nde faşistler için önemli olan bir anıta bombalı eylem gerçekleştirip İspanya devleti tarafından 12 yıl hapis cezası almış, ancak sonradan hapis cezaları sınır dışı edilmeye çevrilmişti. İspanya ve Şili devletlerinden aldıkları çeşitli cezalarla halihazırda 10 yıl kadar tutsak kalmış olan Mónica ve Francisco, 2019’dan beri yaptıkları bombalı eylemler için gözaltına alınmışlardı. Bu bombalı eylemlerden birisi televizyonda Şili’nin ve bütün diğer ülkelerin anarşist olduğunu söylediği trajikomik açıklamayı yapan ve komplonun başını çekenlerden biri olan Eski İçişleri Bakanı Rodrigo Hinzpeter’in ofisine 25 Temmuz 2019’da kargo yoluyla gönderilerek yapılmış, birisi 27 Şubat 2020’de Santiago’da bulunan Huechuraba polis merkezinde patlayarak birkaç polisi yaralamış, iki tanesi de yine aynı gün Santiago’da bulunan Tánica (lüks bir otel şirketi) binasında patlamıştı. 

Bombanın patladığı Eski İçişleri Bakanı’nın ofisi.

Hapis cezasıyla sonuçlanan mahkeme sürecinde ikisinin de savunması “Devlete ölüm, yaşasın anarşi!” olmuştu. Tutuklanmalarının ardından Mónica ve Francisco’nun sesleri bazen Brezilya’da yoldaşlarının dilinde bir slogan, kurdukları barikat, bazen Seattle’da ATM camında patlayan bir taş olmuş, Fransa’da, Barselona’da şirketlerin araçları, Fransa Cavallion’da askeri fabrika, Santiago’da polis arabaları molotofla ateşe verilmiş, tüm dünyada sayısız dayanışma eylemleri yapılmıştı. Mónica ve Francisco bugün tutsak, anarşizmin yüzlerce yıllık mücadele tarihinde yaşamış olan birçok anarşistin deneyimlediği gibi. Ancak bu tarihin ve tutsakların seslerinin tüm dünyada sokaklara taşınmasının bize tekrardan gösterdiği bir şey var: Anarşizm tutsak alınamaz.

Umut Adnan Aydemir

Mónica Caballero’nun hapishanede çizdiği bazı resimler
(Acı anlıktır, gurur ise sonsuz)

Kaynaklar:

theanarchistlibrary.org/library/caso-bombas
www.youtube.com/watch?v=_j4hXQc-VmI
prisonersolidarity.com/prisoner/m-nica-caballero

actforfree.noblogs.org
anarchistnews.org/tags/monica-caballero
enoughisenough14.org/tag/monica-caballero/

The post Devletin Anarşist Harekete Komplo Geleneği: “Caso Bombas” appeared first on Barikat Haber.

]]>
https://barikathaber.org/article/devletin-anarsist-harekete-komplo-gelenegi-caso-bombas/feed/ 0
Anarşizm Nedir? — David Graeber (Çev. Barikat Haber) https://barikathaber.org/article/anarsizm-nedir-david-graeber-cev-barikat-haber/ https://barikathaber.org/article/anarsizm-nedir-david-graeber-cev-barikat-haber/#respond Thu, 24 Mar 2022 09:54:50 +0000 https://barikathaber.org/?post_type=project&p=29568 Anarşist antropolog David Graeber’in, Doğrudan Eylem: Bir Etnografi adlı kitabının V. bölümünde yer alan Doğrudan Eylem Nedir, Anarşizm Nedir, Şiddet ve Şiddetsizlik üçlüsünün ikinci yazısı olan “Anarşizm Nedir?” adlı yazının çevirisini sizlerle paylaşıyoruz. Üçlünün bir önceki yazısı “Doğrudan Eylem Nedir?”e buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz. İyi okumalar. Anarşizm Nedir? Bölümü yazmaya bu şekilde başlamamın sebeplerinden birisi aynı...

The post Anarşizm Nedir? — David Graeber (Çev. Barikat Haber) appeared first on Barikat Haber.

]]>
Anarşist antropolog David Graeber’in, Doğrudan Eylem: Bir Etnografi adlı kitabının V. bölümünde yer alan Doğrudan Eylem Nedir, Anarşizm Nedir, Şiddet ve Şiddetsizlik üçlüsünün ikinci yazısı olan “Anarşizm Nedir?” adlı yazının çevirisini sizlerle paylaşıyoruz. Üçlünün bir önceki yazısı “Doğrudan Eylem Nedir?”e buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz. İyi okumalar.

Anarşizm Nedir?

Bölümü yazmaya bu şekilde başlamamın sebeplerinden birisi aynı zamanda, daha çok pratiğe dair bu tür somut sorulara odaklanan aşina olduğumuz Marksist tarzdan kendisini ayıran anarşist tartışma tarzından bir şeyler iletmek istememdi. Birçoğu anarşizmin yüksek teoriden yoksun olduğundan yakınır. Kurucu figürleri olarak dikkate alınanları—Godwin, Proudhon, Bakunin, Kropotkin—bile sıklıkla gerçek felsefecilerden çok broşür yazarları ve ahlakçılar olarak görülür, ve yakın zamanın en çok bilinen anarşistleri, çok yönlü politik ekonomi veya diyalektik analizlerden ziyade hazır cevap sloganlar, vahşi şiirsel ağız kalabalığı, veya bilim kurgu romanları üretmişlerdir.[13] Binlerce Marksist akademisyen var, ama Anarşist olanlar çok az. Bunun sebebi anarşizmin anti-entelektüel olması değil, kendisini özünde bir analiz projesi olarak görmediği içindir. Daha çok ahlaki bir projedir.

Diğer yerlerde de yazdığım gibi (Graeber 2002, 2004), Marksizm devrimci strateji hakkında teorik veya analitik bir söylem olmaya yönelir; anarşizm ise devrimci pratik hakkında etik bir söylem olmaya yönelir. Anarşizmin temel ilkeleri—öz-örgütlenme, gönüllü birlik, karşılıklı yardımlaşma, zorlayıcı otoritenin tüm biçimlerine karşı olma—özünde ahlaki ve örgütseldir.

Kabul edilmelidir ki bu, anarşistlerin her türlü örgütlenmeye karşı olan, bomba atan çılgınlar imajına aykırıdır; ancak eğer bu şöhretin nasıl ortaya çıktığı incelenirse, benim fikrimi pekiştirmeye meyilli olacaktır. Aşağı yukarı 1875’ten ve 1925’e kadar olan zaman dilimi, anarşistlerin örgütlenmesindeki belli bir aşamanın zirvesini oluşturuyor: yüzlerce anarşist sendika, konfederasyon, devrimci örgüt vardı. Başlangıca doğru devletlerin yöneticilerine suikast düzenleme çağrıları (Anderson 2006) için bir hamle vardı, bu hamle oldukça kısa sürdü ve anarşist konuşmacılar ve örgütlü gruplar, bu strateji verimli olmadığı için desteklerini hızlıca geri çektiler. Yine de ilerleyen onyıllar, kendisine anarşist diyen insanlar tarafından yapılan ardı arkası kesilmeyen dramatik suikastlere şahitlik etti. Bu zaman diliminde, onlar tarafından bu eylemlerin planlanıp desteklenmesi bir yana, gerçekten bu anarşist örgütlerin ürünü olan herhangi bir gerçek suikastçi bilmiyorum; bilakis anarşist hayatla Unabomber’dan daha fazla bağı kalmamış, aşağı yukarı aynı akıl sağlığına sahip, neredeyse sürekli olarak izole bireyler oldukları ortaya çıktı. Sanki anarşizmin varlığı, ıssız, silahlı adamlara kendilerini adlandıracak bir şey vermiş gibiydi.[14] Ama bu durum Pyotr Kropotkin ve Emma Goldman gibi anarşist yazarlar ve konuşmacılar için sonsuz ahlaki açmazlar yarattı. Sonuçları geniş ölçüde hareket için ne kadar felaket olursa olsun, bir anarşist ne hakla bir tiranı öldüren bireyi kınayabilir? Bütün sorun, sonu gelmeyen derin ahlaki tartışmalar sorunuydu: mesele yalnızca bu tür eylemlerin meşru olup olmaması değildi, mesele bu tür eylemlerin akıllıca ve hatta meşru olmadığını düşünen anarşistlerin bunları halka açık şekilde kınamasının meşru olup olmadığıydı. Anarşist tutkuları böylesine karıştıran pratik, ahlaki sorular hep olmuştur: Doğrudan eylem nedir? Ne tür eylemler sınırı aşar ve sınırı aşan eylemler yapanlarla ne tür bir dayanışma borçluyuz? Veya: miting yapmanın en demokratik yolu nedir? Bir örgütlenme hangi noktada güçlendirici olmayı bırakıp boğucu ve bürokratik hale gelir? Meta biçimi veya yabancılaşma mekaniğinin doğasını analiz etmek için birçok insan, Marksist entelektüellerin—genellikle orjinali anarşistlerin yoğun olarak içinde olduğu daha geniş işçi hareketinden sızan fikirlerden alınmış—yazılı eserlerinden yararlanmakla yetindi. Ki bu aynı zamanda anarşistlerin Marksistlerle devrimin nasıl yapılacağı konusundaki keskin ve hatta şiddetli fikir ayrılıkları için hep bir tamamlayıcılık olmuştur, en azından görünürde.[15]

Bu yüzden anarşizmin tarihini Marksizm gibi entelektüel bir geleneğin tarihini yazar gibi yazmanın aldatıcı olduğunu düşünüyorum. Kişi isterse hikayeyi bu şekilde anlatamaz demiyorum. Anarşizm üzerine olan birçok kitap böyle anlatıyor. Belli kurucu entelektüel figürlerle başlıyorlar (Godwin, Stirner, Proudhon, Bakunin), onların geliştirdikleri radikal fikirleri açıklıyorlar, bu fikirlerden ilham alan daha geniş hareketlerin hikayesini anlatıyorlar, ve sonra politik mücadeleleri, savaşları, devrimleri, ve sonucunda gelen toplumsal reform projelerini belgeliyorlar. Ancak bu sözde kurucu figürlerin gerçekte ne söylediğine baktığımızda, birçoğunun aslında kendilerini yeni büyük bir teori yaratan kişiler olarak görmediklerini öğreniyoruz. Kendilerini, tarih kadar eski olduğunu belirttikleri bir isyan sağduyusuna isim ve ses veren kişiler olarak görüyorlar. Anarşizm bir hareket olarak endüstriyel proletaryanın kitlesel örgütlenmesinde kök salmışken, anarşistler (kendisi endüstriyel işçi olanlar da dahil) aynı zamanda mevcut pratik biçimlerinden; özellikle köylüler, yetenekli zanaatkarlar, ve hatta belli bir ölçüde suçlular, serseriler ve kendi zekalarıyla yaşayan diğer kişilerden, bir başka deyişle bir dereceye kadar kendi yaşamları ve çalışma koşulları üzerinde kontrol sahibi olanlardan, belli bir oranda özerk unsurlar olarak kabul edilebilecek kişilerden ilham almaya yönelmişlerdir. Marksist terimlerle bu kişilerin yabancılaşmamış üretim deneyimlemiş kişiler olduğunu söyleyenler olabilir. Bu kişiler devletli ve kapitalist bürokrasilerin, maaş ve ücretli emeğin dışında bir hayat deneyimlemiştir; bu ilişkilerin kaçınılmaz olmadığının farkındalardı; çoğunlukla bu ilişkileri özünde ahlak dışı olarak gördüler. Kendileri sıklıkla belirgin bir politik felsefe olarak anarşizme daha fazla çekildiler, ve en azından bazı zamanlarda ve yerlerde (İspanyol köylüleri, İsviçreli saatçiler) anarşizmin kitlesel tabanını oluşturdular; dahası anarşizmle fazla yakınlık hisseden endüstriyel proletaryanın elementleri, yaşamın diğer biçimlerinden en az silinenleriydi. Marx’ın kendisi “küçük burjuvazinin” ve “lümpen proletaryanın” meymenetsiz bir kombinasyonu olarak anarşist tabanı reddetti ve herhangi bir şekilde kapitalizmin dışında durabilecekleri fikrini gülünç buldu. Marx için kapitalizm bir toplayıcı sistemdi. Kendi altında yaşayan herkesin bilincini en samimi biçimde şekillendirirdi. Kapitalizmin Proudhon ve Bakunin gibi yazarlardan gördüğümüz türden eleştirisine Marx, küçük ölçekli tüccarların ve üreticilerin daha büyük tüccarlar karşısındaki korkusu, basitçe bir küçük burjuva ahlakı olarak görüp karşı çıktı. Onların devrimcilere öğretecek hiçbir şeyleri yoktu. Yalnızca mevcut sistemde hiçbir hissesi olmayan endüstriyel proletarya gerçekten devrimci bir sınıf olabilirdi.

Bazıları, Marx’ın düşüncesine ilişkin bu görüşün biraz kaba ve nüanslı olduğuna hiç şüphe yok ki itiraz edecek ve muhtemelen haklı olacaklardır. Ancak bu, Marksizm adına konuştuğunu iddia edenler arasında kısa sürede standart haline gelmiş olan görüşü temsil ediyor. Benim buradaki amacım olayın esaslarını tartışmak değil, esasen tüm anarşist projeye rakiplerinin gözünden ne ölçüde baktığımızı vurgulamaktır.  Dahası, bu anarşizm, “Marksizm” olarak adlandırılandan farklı bir teori ve pratik ilişkisini içerme eğilimindedir. İkincisi,—tüm materyalist iddialar için—içtenlikle idealisttir. Marksizmin tarihi bize büyük düşünürlerin tarihi olarak sunulur,—Leninistler, Maoistler, Troçkistler, Gramscianlar, Althusserianlar—Stalin veya Enver Hoca gibi vahşi diktatörlere bile büyük filozoflar gibi davranılmak zorundaydı, çünkü fikir her zaman bir kişinin derin teorik anlayışıyla başlamış ve politik eğilim bundan çıkmıştı. Bunun aksine Anarşist eğilimler asla tek bir teorisyenin anlayışının izini takip etmedi, bizim Proudhoncularımız veya Kropotkincilerimiz yok, Çağrışımcılarımız, Bireycilerimiz, Sendikalistlerimiz ve Platformistlerimiz var. Neredeyse her zaman ayrımlarımız örgütsel felsefeye ve devrimci pratiğe dayanır.

O halde, pratiğin önce geldiği ve teorinin esasen ikincil olduğu bir siyasi hareket hakkında nasıl düşünüyoruz?

Bana göre “anarşizm” kelimesinden başlamak yerine “anarşist” kelimesinden başlamak daha faydalı. Ne tür insanlar, fikirler veya kurumlar bu kelimeyle adlandırılıyor? Genel olarak söylersem, terim üç farklı şekilde kullanılabilir. İlki, “anarşizm” (veya bazen “anarşi”) olarak bilinen bir doktrini, veya daha kesin bir ifadeyle insan olasılıkları üzerine belli bir görüşü onaylayan insanlar için kullanılabilir. Bu az çok geleneksel bir tanımdır. Anarşistler, tarihi 19. yüzyıldaki kurucu figürlerine kadar dayanan bir entelektüel geleneğin taşıyıcısıdırlar: yüzyılın dönüm noktasında anarşist literatürün Çin ve Hindistan gibi yerlerde Marksizmden veya Batıdaki devrimci düşüncelerin diğer çok etki bırakan anlatılarından çok daha önce arzuyla okunduğu noktaya kadar oldukça hızlı bir şekilde yaygınlaşmıştı (e.g., Dirlik 1991), ancak 20. yüzyılın başlarında büyük ölçüde onun—Marksizmin—tarafından yerinden edildi.[16] Picasso’dan Mao’ya, dönemin öne çıkan tüm figürleri, hayatlarına anarşist olarak başlayıp Komünist olarak bitirdiler. Ancak daha geniş de konuşabiliriz. Tarihçilerin erken Çin’deki köylü isyancıları veya Avrupa’daki dini radikalleri, hükümetlerin otoritesini reddettikleri ve insanların hiyerarşisiz bir dünyada daha iyi yaşayacaklarına inandıkları bağlamında “anarşist” olarak adlandırması, kesinlikle duyulmamış bir şey değildir. Bu anlayışa göre anarşizm her zaman vardı, ve anarşist fikirlerin herhangi bir biçimde gelişimini görmemiş hiçbir büyük entelektüel gelenek yoktur. (Bu elbette 19. yüzyıl Avrupalı anarşistlerinin dünyanın diğer kesimlerindeki insanlara mantıklı gelmesinin sebebidir.) Son olarak, üçüncü bir anlayış vardır. Evans-Pritchard gibi bir antropolog, Nuer’in “düzenli anarşide” yaşadığını söylerken (1940), veya Joanna Overing, Amazonlu Piaroa halkını bu kelimeyle tanımlarken (1986, 1988), ne doktrinlerden ne de anti-otoriter isyancılıktan bahsediyor. Aslında kurumlardan, alışkanlıklardan ve pratiklerden bahsediyorlar. Yani örgütlenmenin eşitlikçi biçimleriyle—takas sistemleriyle, karar alma biçimleriyle, veya basitçe günlük hayat akışında alıştıkları yollarıyla—karakterize edilen toplumlar vardır ve bu daha geniş bir eşitlikçi ortam tarafından aşılanmaya ve desteklenmeye eğilimlidir. Anarşizm bu anlayışa göre bir yaşam biçimi, veya en azından bir dizi pratiktir.

Bir başka deyişle “anarşizm” bir vizyon, bir tutum olarak veya bir dizi pratik olarak görülebilir. Kabul edilmelidir ki bu ikisi arasındaki ayrımın hatları biraz belirsizdir. Eşitlikçi bir temelde günlük hayatlarına devam eden kişiler bunu yapmaya eğilimlidirler çünkü insanların yapması gerekenin bu olduğunu hissederler; hiyerarşinin bütün biçimlerini sakıncalı bulanlar, normal olarak hiyerarşi olmadan yaşamanın yollarını bulmak için ellerinden geleni yaparlar. Yine de ilk durumda eşitlikçi bir ortam, büyük ölçüde gelişmemiş olarak kalabilir. En azından teoride anarşist bir toplumda yaşayan kişi yaşamanın başka bir yolu olduğundan tamamen habersiz olabilir; böyle bir insan çok farklı varsayımlara sahip bir insanla, örneğin yabancı bir işgalciyle karşılaştığında muhtemelen yalnızca belirgin anti-otoriter tutumlar geliştirecektir. Benzer şekilde, sosyal olarak üstün olanlar tarafından itilip kakılmaktan rahatsız olanlar, hiyerarşinin insan yaşamının doğal ve kaçınılmaz bir özelliği olmadığının kanıtı olarak, arkadaşları ve komşularıyla başa çıkmak için sıklıkla kendi yollarını ararlar. Bu ilişkilerin eşitliğine çok iyi değer vermeye başlayabilirler, hatta bu tür insanlarla eskiden olduğundan daha iyi bilinçle eşitlikçi bir şekilde baş etmeye çalışabilirler. Proudhon’un veya Bakunin’in fikirlerini oldukça makul bulan—ve Marx’ın küçük burjuva olarak adlandırdığı—19. yüzyılın İspanyol köylüleriyle İsviçreli saatçilerinin yaptığı şey tam olarak buydu.

Tartışmak istediğim şey, “anarşizmin” en iyi düşünüldüğü şeydir, bunlardan herhangi biri olarak değil; bir vizyon olarak değil, tam olarak bir tutum veya pratikler dizisi olarak değil. Bunlardan ziyade en iyi şekilde bu üçü arasında ileri geri bir hareket olarak düşünülmelidir. Ne de olsa yabancı işgali veya itaati deneyimi eşitlikçi toplulukların hiyerarşi fikrinin kendisini reddetmesine veya birbirlerine titizlikle eşitlikçi davranmalarına neden olmak zorunda değildir: etki tam tersine de olabilir. Bu üçü birbirini pekiştirdiğinde, baskıya karşı bir tiksinti insanların hayatlarını daha bilinçli eşitlikçi bir tarzda yaşamaya çalışmasına neden olduğunda, bu deneyimleri daha adil bir toplum için vizyonlar üretmekte kullandıklarında, karşılığında bu vizyonlar mevcut sosyal düzenlemeleri daha da gayrimeşru ve iğrenç görmelerine neden olduğunda, o zaman anarşizmden bahsedebiliriz. Dolayısıyla anarşizm hiçbir anlamda doktrin değildir. Bir harekettir, bir ilişkidir, bir arınma, ilham, deneyim sürecidir. Özü budur. 19. yüzyılda değişen tek şey bazı insanların bu sürece bir isim vermiş olmasıdır.

Bu şekilde bakmak, öbür türlü aşırı karmaşık olacak bazı şeyleri anlamayı kolaylaştırıyor. Örneğin: neden anarşist teori olarak kabul edilen şey, anarşistlerin çoğunluğunun söyledikleri ve yaptıklarıyla genellikle bu kadar az ilişki içindedir? Eğer Kuzey Amerika anarşizmini, basitçe en çok bilinen ve her yerde bulunan belli başlı anarşist süreli yayınlardan öğrenmeye çalışırsak, çoğu anarşistin ya her türlü teknolojiyi, hatta tarımı reddeden Primitivistler, ya da altı veya yedi kişiden fazla olan her gruptan şüphe eden aşırı anti-örgütlenmeciler olduğu – ve geriye kalan anarşistlerin de Paris’te 1924 yılında Rus sürgünlerin yazdığı “Liberter Komünistlerin Örgütsel Platformu” dökümanına bağlılığını duyurduğu izlenimine kapılırız. Aynı zamanda anarşistlerin popüler izleniminin kendini iyiliği için isyan etmeye adayan gözü dönmüş, elverişsiz nihilistler olduğu sonucuna varmamız; veya en azından, anarşistleri, nihilistler ve ana siyasi pratiği karşılıklı suçlama olan ateşli sekterler arasında bölünmüş olarak görmemiz de oldukça olasıdır. Kişinin internetteki anarşist tartışma sayfalarını gözlemlemesi bu izlenimden vazgeçmesine bir nebze de olsa katkıda bulunabilir.[17] Anarşist siyasete ilk dahil olduğumda, kendilerini anarşist olarak gören aktivistlerin ezici çoğunluğunun bu konumların hiçbiriyle özdeşleşmediğini, hatta birçoğunun bunların farkında bile olmadığını keşfettiğimde şaşırdım. Dergileri gerçekten okuyan diğerleri de eğlence amaçlı okuyordu. Başka bir yerde, sekter olmayan anarşistleri kendisini herhangi bir belirli hatla tanımlayanlardan—Yeşil Anarşistlerden, Bireycilerden, Anarko-Sendikalistlerden, post-Solculardan, Platformistlerden vs.—ayırmak için, onları “küçük-a” anarşistleri olarak adlandırdım. İstatistikler mevcut olmamasına karşın, Kuzey Amerika’nın en popüler anarşist websitesi olan infoshop.com’da takılan kişilerle arada sırada anket yapan Chuck Munson, Amerikalı anarşistlerin yalnızca %10’unun kendilerini belli bir sıfatla tanımladığı, %90 kadarının ise küçük-a kategorisine girdiği konusunda beni bilgilendirdi. 

Dahası, kendilerini belirli bir hatla özdeşleştirenlerin çoğu bile, terimin geleneksel anlamıyla bir siyasi ideolojiyle uğraşıyor olsaydık, anlaşılması imkansız olan şekillerde hareket eder. Belirgin bir şekilde aralarından en alışılmışın dışında olanı, Primitivizmi örnek verelim. Amerika’da Primitivist fikirler ilk olarak Detroit şehrinde, 1970 ve 80’lerde Fifth Estate isimli bir gazete çevresinde biçimlenmeye başladı. Tartışma ilk olarak, Marx’ın sermayeyle ilgili yabancılaştırıcı ve baskıcı gördüğü şeylerin merkezini teknolojinin doğası olarak gören, ve dahası küresel “mega makinenin” esas parçası olan proletaryanın, devrimin ajanları olabileceği fikrini reddeden Jacques Ellul ve Jacques Camatte gibi sosyalist sapkınlar tarafından dile getirilen fikirlerle belirli bir Marksizm türünün bir sentezi olarak başladı (Millet 2004).   Geleneksel sol düşüncedeki üretkenlik yanlılığının o sıralarda gelişen daha geniş bir eleştirisinin parçası olarak, bunu tamamen normal bir tartışmadan başka bir şey olarak görmek zor. 90’lardan itibaren Primitivist düşüncenin en agresif hattı, yalnızca “sola” değil, “medeniyetin” kendisine düşmanlık besleyen, kendisi bir zamanlar ultra-solcu olan John Zerzan figürü etrafında oluşmaya başladı. Bitki evcilleştirmekten müziğe, yazmaya, matematiğe, sanata, ve hatta nihai olarak konuşmaya—mutlak, dolaysız deneyim dışındaki her şeye, temelde tüm sembolik temsil biçimlerine—karşı çıkarak, bunların medeniyet tümden yok edilip taş devrine dönülerek üstesinden gelinebilecek yabancılaşma biçimleri olduğunu iddia ederek Zerzan, basitçe alınabilecek en radikal pozisyonu aldı. Şimdi, Zerzan’ın anarşizm üzerindeki etkisi medyada oldukça abartıldı, ancak fikirlerini çok ciddiye alan önemli sayıda Yeşil Anarşist var, ve bu Yeşil Anarşistler bu fikirlerin agresif çığırtkanlığını yapan sayısız dergi ve gazete çıkarıyor, ultra-Primitivist pozisyonun herhangi bir yönü hakkında şüphe uyandırmak isteyen herkesle sürekli kızgın tartışmalara giriyorlar.[18]

Yontma taş çağına dönüş fikri—bitki evcilleştirmenin, dilin reddi—açıkça absürt bir fikir. Bunu yapmak için dünya nüfusunu en az %99.9 oranında azaltmak gerekir. Primitivistler de bundan habersiz değillerdir: Fifth Estate kişileri bu sorun hakkında 1970’lerde uzun bir tartışma yaptılar, editörler nükleer savaş gibi küresel bir felaket görmek istemeseler de, en iyi ihtimalle negatif nüfus artışı için bir aşamalı süreç umdukları sonucuna vardılar. Görünüşe göre en yeni Primitivistler endüstriyel ve demografik çöküşü açıkça benimsemek ile—bazılarının insanlığın büyük ölçüde yok edilmesi gereken bir virüs olduğunu iddia ettiğini duydum—mantığa ve sağduyuya karşı çıkarak kitlesel nüfus azalışının gerekli olduğunu bile reddetmek arasında geçiş yapıyorlar (Zerzan bunu genellikle anarşist olmayan izleyicilerin önünde yapar). Aynı zamanda, bu aynı yazarlar, klasik bir anarşist strateji olan “eskinin küllerinden yeni bir toplum kurmak” fikrini destekleyenleri sürekli kınarlar. Yeni kurumların, yavaş, sancılı bir şekilde yaratılmasından bahseden her şeyle modası geçmiş “Solculuk” olarak alay ederler, gerçek özgürlüğü ancak mevcut kurumların ve yapıların tümden yok edilmesinin ardından içgüdüsel “vahşiliğe” geri dönüşün getirebileceğini iddia ederler.

Buradaki amacım Primitivist pozisyonu eleştirmek değil: bu tamamen anlamsız. Felaket beklemekten başka herhangi bir stratejiye saldırmanın, ve sonra birinin felaketi savunduğunu inkar etmenin kesinlikle bir anlamı yok. Benim asıl noktam şu: eğer bu klasik bir ideolojik pozisyon olsaydı, etkilerinin tamamen siyasetten arındırıcı olmasını beklemeliydik. Eğer kişi gerçekten endüstriyel çöküşü veya benzer bir felaketi iple çekiyorsa, en bariz eylem tarzı, 1980’lerde sağcı survivalistler tarafından izlenen yol olacaktır: ormana gitmek, bir sığınak kazmak ve konserve yiyecek ve otomatik silah stoklamaya başlamak. Veya, alternatif olarak belki uzak bir ada bulmak ve taş devri teknolojilerini yeniden canlandırmaya çalışmak. Bildiğim kadarıyla hiçbir Yeşil Anarşizm yanlısı bu tür bir şey yapmadı. Bunun yerine tıpkı diğer anarşistler gibi davranmaya yöneldiler. Primitivistler büyük olasılıkla sendika örgütlemekten ziyade ekoloji veya hayvan hakları kampanyalarına dahil olurlar, ama örneğin New York’ta, Independent Media Center’la birlikte çalışan, video kolektiflerinde, Food Not Bombs’ta, topluluk bahçelerinde, siyasi tutsak destekleme ağlarında, feminist gruplarda, bisiklet kampanyalarında, işgal evlerinde, kitapçı kooperatiflerinde, savaş karşıtı kampanyalarda, göçmen, barınma hakları kampanyalarında ve anarşist örgütlenmenin hemen hemen diğer tüm önemli tezahürlerinde çalışan ateşli Yeşil Anarşistler tanıdım. Primitivistler aslında sıklıkla aktivistler arasında en güvenilir ve özel olanlardır.

Bu tür bir çelişkiyle karşı karşıya kalındığında, Evans-Pritchard’ın Zande büyücülüğü hakkında sorduğu soruyu sormaktan kaçınmak zor: “Aksi halde makul insanlar olacak kişiler bu tür şeylere inandıklarını nasıl iddia edebilirler?” Eğer gerçek Primitivizm yanlılarına bu çelişkileri işaret edersek—örneğin onlardan, mesela Bangladeş’in nüfusu bir gün tarımı bırakmaya karar verse neler olacağını düşünmelerini istersek—genellikle cevap “ama bu bir program değil! Bir eleştiri.” olacaktır. Veya alternatif olarak, argümanın çok mantıklı pragmatik koşullarına karşı çıkabilir, bunların temelde yerinden edilmiş ve yanlış bir dünyanın durumu hakkında şiirsel, sezgisel anlayışlar olduğunda ısrar edebilirler. Benzer olarak, Zerzan’ın en koyu hayranları bile üstlerine gidildiğinde gerçekten dilin ortadan kaldırılmasından yana olmadıklarını genellikle itiraf ederler, bunun yerine dilin ne derece aldatıcı, ideolojik veya maskeli olabileceğini ve daha doğrudan deneyim biçimlerini engelleyebileceğini vurgularlar.

Sanırım tüm bunlar itirazı ve Primitivizmin neden bu gibi mutlaklara yöneldiğini yeterince açıklıyor. Birçok orta sınıfı, beyaz genci anarşizme iten mutlak yabancılaşma hislerini kesinlikle ciddiye alma ve en azından bu yabancılaşmanın her yönünün yok olduğu bir dünya hayal etmeye çalışmak için gerçekten de bir girişimdir. Sonuçları ancak bir mit olabilir. Primitivistler de çokça yayılmış felaket ve Eden’in bahçesi efsanelerinin, gerçeğin sezgisel anlayışları—bir zamanlar bir tür cennette yaşamamız, onu kaybetmemiz ve sanayi toplumunun feci bir çöküşüyle ​​onu tekrar geri almamız—olduğunu iddia ederek bunu kabul ederler. Kıyamet miti, devrime olan inancın yerini alır. Bir bakıma aynı şeydir, sadece daha mutlaktır: politik temsiliyetin geleneksel anarşist reddi, temsiliyetin her biçimini reddetmeye dönüşür, sanatı ve dili bile. Birçok Primitivist için uğraştığımız şey budur: yabancılaştırıcı kurumların kapsamlı bir eleştirisi, ve ilhamı önleyen ve kişiye sürekli olarak neden isyanda olduğunu hatırlatabilen bir tam özgürlük rüyası. Birçoğu için, dışarıdakilere herhangi bir anlam ifade etmediği gerçeği, bu itirazda muhtemelen büyük bir yer kaplamaktadır.

Görünürde çok farklı bir örnek vereyim. Amerika’da anarşist fikirlerin yaygınlaşmasının ana biçimlerinden birisi feminist bilim kurgu romanları olmuştur: Ursula LeGuin’in Mülksüzler (1974)’inden Starhawk’ın Beşinci Kutsal Şey (1993)’ine kadar. Benzer bir şekilde çalışıyorlar. Düşüncenin belirli yönelimlerinin, pratiğin çeşitli biçimlerinin gözlemlerin ötesinde tahmininin, ütopyacı hayal deneylerinin kristalleşmesidirler. Temel fark şudur: romanlarda geliştirilen görüşler kurgudan başka bir şey olma iddiası taşımadığı için, onları okumaktan (veya yazmaktan) keyif alan kişiler alternatif görüşlerin yanlış olduğunu iddia etmeye yönelmezler. Yeşil Anarşizme gelirsek, yazıların çoğunun iğneleyici niteliği, iki faktörün bir araya gelmesinden kaynaklanıyor gibi görünüyor. Ekolojinin aciliyeti, gezegenin yok edildiği ve çok hızlı bir şekilde bir şeyler yapılmazsa zaten hepimizin yok olacağı hissi, ve orijinal katılımcıların çoğunun sekter Marksist kökenlerinden miras kalan aşırı derecede çekişmeli tartışma alışkanlığı.[19]

Bu konuda, sıradışılar. Bahsettiğim gibi, anarşistler uzun zamandır yüksek teoriden kaçınma eğilimindeler. David Wieck’in—daha kimse ‘postmodernizm’ kelimesi üzerine düşünmemişken—1971’de dediği gibi:

Anarşizm her zaman anti-ideolojik olmuştur: anarşistler her zaman teori ve sistemin önceliğine karşı yaşamın ve eylemin önceliğinde ısrar etmişlerdir. Teoriye bağlılık pratikte teoriyi otoriter şekilde yorumlayan bir otoriteye (partiye) bağlılığı ifade eder, ve bu bağlılık, merkezi siyasi otoritenin olmadığı bir toplum inşa etme amacının ölümcül şekilde altını boşaltır. Bu nedenle, hiçbir anarşist yazı, Marx’ın yazılarının takipçileri tarafından kabul edilmesi anlamında otoriter veya kesin değildir (1971: ix).

Aslında anarşizmde teoriyle aynı rolü gören birçok şey onun otoriter bir yazı olarak kullanılması olasılığını ortadan kaldırmak için bir çeşit jest yapar. Primitivizm belki de tüm baskıcı konumların hakkından gelmeye çalışarak geleneksel sekter ideolojiye en çok benzeyendir, ama içeriği elle tutulur ölçüde fantastiktir ve birçok yönüyle pratiğe yansıtılamaz. Bazı görüşler romanlardan biçim alır. Diğerleri komedi rutinleri gibi okur. 1990’ların en popüler anarşist yazarlarından birisi,—”Geçici Otonom Bölge” konseptinin mucidi—genç oğlanlara erotik takıntısı olan deli bir İsmaili şair olan Hakim Bey’in kişiliği altında yazıyor, yazıları gerçekte olmayan bir Mağribi Ortodoks Kilisesi’nden bildiriler biçimini alıyor.

Bey’in mistik iddiaları başka bir eğilimi simgeliyor: aksi halde teori tarafından doldurulabilecek alanı, soyut konumu kutsalla özdeşleştirmek, ama sonra kutsalı gülünç kılmak. Hareketin ana kutsal objeleri (ama aynı zamanda en kendinin farkında aptalca olanları) denebilecek dev kuklaların rolünü ele alırken bu alışkanlıktan daha sonra bahsedeceğim. Burada anarşizmin maneviyatla ilişkisinin her zaman karmaşık ve ikircikli olduğunu söylemek yeterlidir. 19. ve erken 20. yüzyıllarda, güçlü kiliseye sahip Avrupa anarşizmi diğer ülkeler arasında en güçlüsü olma eğilimindeydi, ve Tanrı fikrinin kendisini hiyerarşi ve sorgusuz otoriteyle tanımlayarak radikal ateist bir cephe almaya yöneldi. (Bakunin’in ünlü sözü “Tanrı gerçekten varsa, onu yok etmek gereklidir.” İstisnalar—Tolstoy gibi Hristiyan anarşistler—vardı ancak toplumsal hareketlerle genellikle yakından ilişkili değillderdi.) Bazıları İspanyol anarşizminin, özellikle kırsal tezahürlerinde bin yıllık peygamberce bir dinin bazı niteliklerini aldığını tartıştılar (Brenan 1943; cf. Borkenau 1937)—ama eğer öyleyse, ana ritüelleri kiliseleri yakmak veya aşağıda gizlenen yolsuzluğu ortaya çıkarmak için mumyalanmış rahibe cesetlerini kilise mahzenlerinden çıkarmak gibi eylemleri içeren biriydi (Lincoln 1991). Çağdaş anarşizmde bu düşmanlık büyük ölçüde ortadan kalktı: Kısmen birçok ülkede kilisenin gücünün büyük bir kısmını kaybetmesi nedeniyle, kısmen çok fazla anarşist müttefikin (örneğin yerli halklar veya Amerika Birleşik Devletleri’nde Quaker’lar, radikal rahipler ve bakanlar) siyasetlerine dini inançlar yoluyla gelmiş olmalarının muhtemel olması nedeniyle, kısmen de feminist paganizm gibi özel olarak anarşist maneviyat biçimleri gelişmesi nedeniyle. Aynı zamanda özellikle—doğası gereği çoğulcu ve açık uçlu olmanın yanı sıra (dolayısıyla çoktanrıcı)—anarşist maneviyat biçimleri neredeyse her zaman en azından önemsiz bir şekilde kendini geri çeker ve kendilerinden uzaklaşma yeteneğine sahiptir.[20] Birçok pagan, görüşlerini son derece doğru ve aynı zamanda bir tür tuhaf komedi olarak görme konusunda çarpıcı bir yeteneğe sahiptir. Sıklıkla hem bir ritüel, hem de o ritüelin parodisini yapıyormuş gibi görünürler; gülmenin ve kendi kendine alay etmenin en olası olduğu nokta, tam da kişinin en gizemli, bilinemez veya derin olana yaklaştığı noktadır. Aynı tuhaf, oyunbaz nitelik, anarşist teorinin diğer dallarında olduğu gibi, pagan feminist literatürün büyük bir kısmında da yansıtılır, ve en iyi ihtimalle “teoriyi” yaratıcı bir yazı biçimi olarak gören bir duyarlılığı yansıtır, her ikisi de son derece doğrudur, çünkü gerçekliğin başka türlü görünmez bazı yönlerini vurgular, ama aynı zamanda son derece aptalcadır, çünkü bunu diğer yönlere karşı bile isteye kör olarak yapar.[21] Ayrıca nihai, bilinemez, kutsal olan şey, hayal gücünün yeni teoriler, vizyonlar veya başka herhangi bir şey yaratma yeteneğinin kendisidir.

Tüm bunlar belki de biraz abartıdır: okuyucu muhtemelen benim kendi teorik taşkınlıklarımı hakkında yazdığım kişilerden çok daha fazla ciddiye almamalıdır. Ana nokta—Proudhon’un, Kropotkin’in Rocker’ın, Malatesta’nın, De Santillan’ın ve diğerlerinin Marksizmin gölgesinde yazılmış “klasik” çalışmalarının aksine—çağdaş anarşist “teori”nin, en açık şekilde, başkalarına devrimin uygun şekilde yürütülmesi konusunda talimat verecek kapsamlı bir anlayış sağlamayı amaçlamamasıdır. Bir ideoloji değildir, tarihin bir teorisidir. Daha ziyade ilham verici, yaratıcı bir oyuna doğru yönelir. Her şeyden çok, belirli uygulama biçimlerinin yaratıcı bir yansıması ve bunlardan yapılan bir çıkarımdır: küçük bir yakınlık grubunda çalışma deneyimi, insanlık tarihinin çoğu için tek sosyal birim olduğu varsayılan avcı/toplayıcı grubu Primitivist idealleştirmeleri için bir model haline gelir; kızkardeşlik deneyimi, anaerkil bir Tanrıça dini için bir model haline gelir; kolektif şiirsel ilhamın vahşi bir anının deneyimi veya hatta özellikle iyi bir parti, Geçici Otonom Bölge’nin teorisinin temeli haline gelir. Çağdaş anarşistler Marksizme döndüğünde bile, favori teorisyenleri büyük çoğunlukla Durumcular, Raoul Vaneigem (1967) ve Guy Debord (1967), Teori, sanat ve yaşamı birleştirmeye çalışan avangard geleneğe en yakın Marksist teorisyenlerdir.

Eğer anarşizm belli teorik görüşleri pratiğe dökme girişimi değilse, onun yerine ilham verici görüşler, anti-otoriter tutumlar ve eşitlikçi pratikler arasında sürekli bir karşılıklı alışverişse, onun analizi için etnografinin neden böyle uygun bir araç olduğunu görmemiz kolaylaşıyor. Bu tam olarak etnografinin yapmaya çalıştığı şeydir: bir dizi uygulamanın anlamını kavramak için ilgili mitler ve ritüellerle birlikte bir yaşam biçimindeki örtük mantığı ortaya çıkarmak. Elbette bunu yapmanın bir diğer yolu, bunlar etik ve örgütsel sorulara odaklanma eğiliminde olduğu için benim başta yaptığım gibi anarşist tartışmaları takip etmektir. Son günlerde bu tartışmaların çoğu, hareket içerisindeki ırkçılık ve cinsiyetçilikle nasıl savaşılacağına, karar almanın biçimlerine, şiddet ve şiddetsizlik sorularına odaklanıyor. Sonuncusu, anarşizm ile doğrudan eylem arasındaki ilişki sorusuyla en doğrudan ilgili olanı olduğu için, 20. yüzyılın ikinci yarısında, 1960’larla başlayan ve ikisinin kesin olarak birleşmeye başladığı noktada, 1990’larda biten doğrudan eylem ve doğrudan demokrasinin Kuzey Amerika toplumsal hareketlerindeki rolünün hap tarihine geçmeden önce ikisi arasındaki ilişkinin kısa bir değerlendirmesine geçeyim.

(Bu yazının devamı ve üçlünün son yazısı olan “Şiddet ve Şiddetsizlik” başlıklı yazıya buradan ulaşabilirsiniz.)

Çeviri: Barikat Haber

The post Anarşizm Nedir? — David Graeber (Çev. Barikat Haber) appeared first on Barikat Haber.

]]>
https://barikathaber.org/article/anarsizm-nedir-david-graeber-cev-barikat-haber/feed/ 0
Komün Tekrar Ayaklanacak https://barikathaber.org/article/komun-tekrar-ayaklanacak/ https://barikathaber.org/article/komun-tekrar-ayaklanacak/#respond Fri, 18 Mar 2022 16:57:51 +0000 https://barikathaber.org/?post_type=project&p=28970 Paris Komünü’nün 151. yılında Anarşist Dergi Karala‘nın 2. Sayısındaki “Komün Tekrar Ayaklanacak” yazısını sizinle paylaşıyoruz: Devletsiz bir deneyim olarak Paris Komünü, somut anlamda anarşizmin deneyimlendiği ilk toplumsal hareketlerden biridir. 18 Mart – 28 Mayıs 1871 tarihleri arasında gerçekleşen bu deneyim 2 ay gibi kısa bir sürede sonlanmasına rağmen, bir çok yöntemsel tartışmayı doğurmuş, sonraki yılların...

The post Komün Tekrar Ayaklanacak appeared first on Barikat Haber.

]]>
Paris Komünü’nün 151. yılında Anarşist Dergi Karala‘nın 2. Sayısındaki “Komün Tekrar Ayaklanacak” yazısını sizinle paylaşıyoruz:

Devletsiz bir deneyim olarak Paris Komünü, somut anlamda anarşizmin deneyimlendiği ilk toplumsal hareketlerden biridir. 18 Mart – 28 Mayıs 1871 tarihleri arasında gerçekleşen bu deneyim 2 ay gibi kısa bir sürede sonlanmasına rağmen, bir çok yöntemsel tartışmayı doğurmuş, sonraki yılların mücadeleler tarihi açısından daimi bir referans noktası olmuştur. Her şeye rağmen doğrudan ve yerel karar alma mekanizmalarının işletilmeye çalışıldığı devletsiz bir özyönetim deneyimidir. Halkların özgürlük mücadelesi açısından tarihsel bir önem taşır.  

Savaş

19 Temmuz 1870’te başlayan Fransa-Prusya Savaşı, eylül ayında III. Napolyon’un esir düşmesiyle birlikte Fransa için büyük bir yenilgiyle devam ediyordu. III. Napolyon’un esir düşmesinden 2 gün sonra, 4 Eylül 1970’te burjuva cumhuriyeti kuruldu ve başına Adolphe Thiers geçti. 19 Eylül’de Paris Prusya ordusu tarafından kuşatıldı. Kuşatma Ocak 1871’de işgale dönüşünceye kadar onbinlerce Parislinin silahlı üyesi olduğu Ulusal Muhafızlar şehrin savunmasında önemli rol oynamıştı, buna karşılık Ulusal Savunma Hükümeti savunma yapmıyordu. Paris halkı kuşatmanın ağır şartlarına ve Thiers hükümetine rağmen yaşamlarını savunmaya devam ettiler. 28 Ocak 1871’de Paris’in silahlandırılmasını da içeren ateşkes imzalanmış, Fransa teslim olmuştu. Ancak direnen Parislilerin silahlarını teslim etmeye hiç niyeti yoktu. İşçilerin de desteklediği Ulusal Muhafızlar silahlarını teslim etmedi, ağır topları şehrin yüksek bölgelerine taşıdılar. 17 Mart 1871’de, komünün ilanından bir gün önce Thiers “anlaşma gereği teslimiyetin gerçekleştirilmesine karşı kargaşa çıkarmak isteyenlerin beşikteyken boğulmasını” içeren bir bildiri yayınladı. Tehdit ediyordu Thiers, telaşlıydı da;

“Bu durum sürdükçe (silahların teslim edilmemesi) ticaret durdurulur, dükkanlarınız sinek avlar, her bir yandan gelen siparişler durur, eliniz boş kalır, kredi canlanmaz. …Her ne pahasına olursa olsun, bir gün gecikmeden düzenin tümden, acilen ve değiştirilemez bir şekilde yeniden sağlanması gerekiyor.”

Aynı gece General Vinoy’a Parislileri silahsızlandırma görevini verdi. Louise Michel ve Ferre’nin yönettiği 18. Bölge Güvenlik Komitesi bu bilgiyi alır almaz Montmarte tepesine çıktı, bu çıkışı şöyle anlatıyor Louise Michel:

“Doğan şafakla birlikte tehlike çanı duyuluyordu, tepede meydan savaşına hazır bir ordunun olduğunu bilerek koşar adım ilerliyorduk. Özgürlük için ölmeyi düşünüyorduk. Yerden kalkmış gibiydik, biz ölsek Paris ayaklanırdı.”

Devrim

Özgürlük için ölmeyi düşünenler yerden kalkmıştı, 18 Mart 1871’de Paris halkı Prusya işgaline ve Thiers hükümetine karşı isyan bayrağını çekti göndere.

25 Mart’ta Thiers “Paris’e egemen olan anarşiyi bastırmaktan, düzenin geri geleceğinden” bahsederken 26 Mart’ta Paris halkı komünü seçti. Thiers kaçmıştı, şehirdeki tüm yöneticilerin Paris’i terk etmesi emrini vererek Versay’a gitti. Komünün ilk oturumundan sonra yayınlanan bildiri, bütün kamu hizmetlerinin yeniden kurulup basitleştirileceğini, bundan böyle kentin tek askeri gücü olan Ulusal Muhafızların yeniden örgütleneceğini duyuruyordu. Savunma, Maliye, Eğitim, Adalet, Kamu Hizmetleri, Dışişleri vb. komisyonlar kuruldu. Komünün ilk kararnameleri ibadet bütçesinin ve askere almanın kaldırılması oldu. Papazların varlıklarına el konmasından müzelerin halka açılmasına kadar Parisliler kendi yaşamlarını kendileri örgütlemeye başladılar.

Direniş

2 Nisan’da Versay ordusu Paris’e saldırdı ve şehir bombardımana tutuldu. Komün orduları 3 Nisan sabahı yola koyuldu, Versay’a yürünecekti. Komünün kendi güçleriyle verdiği karşılık başarılı olamadı. Saldırı gün geçtikçe yoğunlaşıyordu. Paris dışındaki bazı sendikalardan ve devrimci örgütlenmelerden dayanışma mesajları geliyordu, komün Fransa’daki diğer şehirlere ayaklanma ve yardım çağrısında bulundu, fakat somut bir karşılık alamadı. 21 Mayıs’ta Versay birlikleri şehrin işgaline başladı. Parisliler mahalle mahalle, sokak sokak barikatlarla direnişe geçtiler. Kanlı hafta başlamıştı, 28 Mayıs günü son barikat düştü. Devrim bastırıldı, Paris katliamdan geçirildi, komünarlar kurşuna dizildi, binlerce kişi Versay’daki hapishanelere gönderildi. Louise Michel’in deyimiyle “komün ölmüştü, mücadeleyi ilerlemenin uzak evrimine doğru ileriye götürerek.

Deneyim

Enternasyonal marşının söz yazarı müzisyen Eugene Pottier, öğretmen Louise Michel, coğrafyacı, tarihçi ve yazar Elisee Reclus, komünün kütüphane müdürlüğünü de yapan Elie Reclus, kitap ciltçisi Nathalie Lemel, ressam ve kitapçı Eugene Varlin gibi birçok anarşist, komünün içinde yer aldı.

Komün tarihteki ne ilk başkaldırı ne ilk isyandı şüphesiz ama anarşizmin ilk çarpıcı deneyimiydi. Sahipleri tarafından terk edilmiş fabrikaları işçilerin işletmeye devam etmesine karar verdi komünarlar. Politik iktidarın merkezsizleştirilmesi esas alınmıştı. İşyerleri kooperatif olarak tekrar açılıyordu. Doğrudan demokrasi halk kulüplerinde işletilirken öz-yönetimli işçi birlikleri oluşturulmuştu. “Komün’ün Fransız Halkına Açıklaması” birçok önemli anarşist fikri yansıtıyordu. Toplumun “politik birliği”nin, “tüm yerel inisiyatiflerin gönüllü birliğine, tüm bireysel enerjilerin herkes için refah, özgürlük ve güvenlik ortak amacı üzerinde özgürce ve kendiliğinden toplanmasına” dayandığını kabul ediyordu. Tarihte ilk defa olarak “yargıçların ve tüm kademelerdeki komün görevlilerinin geri çağrılma hakkı”nı, “bireysel özgürlüklerin ve vicdan özgürlüğünün mutlak bir şekilde garanti altına alınması”nı, “yurttaşların düşüncelerini özgür bir şekilde ifade ederek ve çıkarlarını özgür bir biçimde savunarak komünü ilgilendiren işlere müdahale etmesi”ni, “özerkliğinin bir unsuru ve eylem özgürlüğünün bir getirisi olarak, kendi sınırlarını da gözeterek, halkın istediği ve arzulanan idari ve ekonomik reformları gerçekleştirme hakkı”nı, öğretimi, üretimi, değişimi ve kazancı geliştirmek ve genişletmek için ihtiyaç duyulan kurumların yaratılması”nı, “anın ihtiyaçlarını, ilgili kişilerin arzularını, deneyimin getirdiği gerçekleri de göz önüne alarak iktidarın ve mülkiyetin evrenselleştirilmesi”ni taahhüt ediyordu.

Tarihte ilk kez işçiler, yaşadıkları coğrafyayı iktidarın lanetinden arındırmaya giriştiler ve arındırdılar da. 71 Mart’ında Paris’te devlet yoktu, hep birlikte devletin kalıntılarını Paris sokaklarından kazımak için mücadeleye koyuldular. 71 şimdiydi, şu andı, Paris’te işçiler ne öncü aradılar kendilerine ne aşamalar koydular, düşlediklerini eyleyerek kendi kendilerini örgütlediler. Kimilerinin yenilginin nedeni diye ortaya koyduğu bu nedenler, gerçekte komünü yaratan dinamiğin ta kendisiydi. Komün, her şeyden önce bir halk devrimiydi, bizzat devletin kendisine açıkça ve cesurca meydan okuyarak devlet ilkesini reddeden, halkın kendisi tarafından yapılmış toplumsal bir devrim. Bir öncüsü yoktu, olamazdı da. Hiçbir ateşli militan ya da hiçbir bilge, Paris’i kapı kapı dolaşıp işçi sınıfına bilinç götürerek devrim yapmadı. Parisliler eylemin bereketiyle, isyanın ateşiyle, “yıkıcı dürtünün yaratıcılığıyla” başkaldırdılar. Koşullar ve burjuvazi teslimiyeti dayatırken, belki belirsizdi, belki bilinçsizce ama yüzyılların mücadelelerinin ardından elde etmek için çabalamaya, gerçek özgürlük ve gerçek eşitliği yaratmak için dövüşmeye değerdi. 71’de Paris’te bir filozofun, bir bilgenin anlayışının ürünü değil, gelecek devrimlerin hareket noktası olmaya aday yeni bir düşünce doğuyordu. Bu sancılı doğum halkın bağrında, kolektif akılla oldu şüphesiz.

“Galip gelen gericiliğe teslim olmaktansa, yıkıntılarını kendisine kefen yapan Paris! Kendi felaketiyle, Fransa’nın geleceğini ve onurunu kurtaran, üst sınıflarda gözden kaybolan yaşamın, erdemliliğin ve ahlaki kudretin, kendi gücünde ve proletaryaya verdiği sözlerde yaşatıldığını tüm insanlığa gösteren Paris!”

Paris Komünü, 18 Mart 1871’de başladı ama 28 Mayıs 1871’de bitmedi. Latin Amerika’nın isyancı damarlarına kan oldu Parislilerin kanı, Ukrayna’da iktidarın her türlüsüyle amansızca savaşan özgürlük savaşçılarına yoldaş oldu Parisliler. “Viva la Commune” İberya yarımadasında “No Pasaran” diye yükseldi yıllar sonra. İberyalı devrimcilerin yüreklerinde büyüttükleri yeni bir dünya, komünü de taşıyordu şüphesiz. Yüzyıllardır coğrafyanın bütünününde yükselen her isyana ses oldu Parislilerin haykırışları. Ayak takımının ayağa kalktığı zaman neler yapabileceğini gösterdi, yapılamaz denilenleri yaptı. Dünde düşleneni şimdide ve şu anda yeşertip filizlendirdi. Paris’te filizlenen özgürlük özlemi kanla bastırılmış olsa da bu kan, özgürlük özleminin tohumlarını yok edemedi, yok edemeyecek.

“Şimdi suskun olan yığınlar, okyanus gibi gürlediğinde, yığınlar ölmeye hazır olduğunda, komün tekrar ayaklanacak!”

Şamil Parlak / Karala 2.Sayı

The post Komün Tekrar Ayaklanacak appeared first on Barikat Haber.

]]>
https://barikathaber.org/article/komun-tekrar-ayaklanacak/feed/ 0
18 Mart 1871: Paris Komünü’nün Doğuşu (Çev. Umut Adnan Aydemir) https://barikathaber.org/article/18-mart-1871-paris-komununun-dogusu-cev-umut-adnan-aydemir/ https://barikathaber.org/article/18-mart-1871-paris-komununun-dogusu-cev-umut-adnan-aydemir/#respond Fri, 18 Mar 2022 09:31:09 +0000 https://barikathaber.org/?post_type=project&p=28949 Yıl 1871. İmparator Napoleon’un Almanya’yla olan savaşındaki yenilgisini izleyen  sürecin ardından devrim, Fransa’da demokratik bir hükümeti henüz kurmuştu. Ancak yeni Cumhuriyet kimseyi tatmin etmiyordu. Geçici hükümet İmparatorluk altında çalışmış politikacılardan oluşuyordu; devrimcilerin toplumsal değişim taleplerini karşılamak için hiçbir şey yapmamışlardı, buna niyetleri de yoktu. Sağcı gericiler İmparatoru geri getirmeyi, bunu yapamazlarsa da başka bir hükümdarı...

The post 18 Mart 1871: Paris Komünü’nün Doğuşu (Çev. Umut Adnan Aydemir) appeared first on Barikat Haber.

]]>
Yıl 1871. İmparator Napoleon’un Almanya’yla olan savaşındaki yenilgisini izleyen  sürecin ardından devrim, Fransa’da demokratik bir hükümeti henüz kurmuştu. Ancak yeni Cumhuriyet kimseyi tatmin etmiyordu. Geçici hükümet İmparatorluk altında çalışmış politikacılardan oluşuyordu; devrimcilerin toplumsal değişim taleplerini karşılamak için hiçbir şey yapmamışlardı, buna niyetleri de yoktu. Sağcı gericiler İmparatoru geri getirmeyi, bunu yapamazlarsa da başka bir hükümdarı getirmeyi planlıyorlardı. Fransa ve karşı devrim arasında yalnızca isyancı Paris duruyordu.

Düzenin partizanları, işlerini onlar için kesintiye uğratmıştı. Önce Almanya tarafından dikte edilen, Fransız halkında rağbet görmeyen teslim olma fikrini kabul ettirmeleri gerekiyordu. Yeni Cumhuriyet, halkı silah bırakmaya zorlamak için radikal kulüpleri yasaklayıp gazeteleri kapatarak Paris’i iki devletin birleşik ordusuyla saldırmakla tehdit ediyordu. Seçimler yalnızca İmparator’u deviren isyancılar için tutuklama emri çıktıktan sonra gerçekleşebilirdi.

Radikallerin tutsak edilmeleri veya saklanmalarıyla, muhafazakarlar seçimleri kazandı. Seçimin baş galibi, Proudhon’un eskiden beri ezeli düşmanı, 1848’de devrimin satılmasına yardım etmiş olan Adolphe Thiers’di—eğer o olmasaydı imparator en başta iktidarı eline geçiremeyebilirdi. Eyalet kırsalındaki seçmenler tarafından göreve atanan Thiers’in ilk hareketi, Almanya ile beş milyar franklık bir maliyetle barışı müzakere etmek oldu.

Bu maliyet, Thiers’in devletin dizginlerini ele geçirmek için ödemesi gereken ucuz bir bedeldi—özellikle de bu maliyeti bizzat kendisi değil, Fransız halkı ödeyeceği için. Ve reddetmeliler mi? Yine de Almanya ile savaşmaktansa Fransa ile savaşmayı tercih ederdi.


Thiers’in teslim olmasının şartlarından birisi de Alman birliklerinin başkent Paris’te zafer yürüyüşü yapmasına izin verilmesiydi. Aylarca süren kuşatmayla çektikleri açlıktan sonra bu, Parislilerin istediği son şeydi. Almanların şehri yağmalamaya geldikleriyle ilgili söylentiler yayılmaya başladı. Devrimden sonra ortaya çıkan Teyakkuz Komiteleri, yasağa rağmen toplanmaya devam ediyordu.

26 Şubat gecesi, on binlerce isyancı Ulusal Muhafız üyesi hükümet emirlerini hiçe sayarak şehir merkezi Şanzelize’de toplanmaya başladı. Onların yanı sıra Montmartre banliyösünden kırk yaşındaki öğretmen Louise Michel gibi duyguları yüzünden okunmayan devrimciler de vardı. Birlikte, son siyasi tutsakların tutulduğu hapishanenin kapılarını açıp onları serbest bıraktılar. Sonra Paris için ölmeye hazırlanarak Almanların gelmesini zifiri karanlıkta beklemeye başladılar.

Şafak sökmesine rağmen hala işgalcilerden iz yoktu, isyancılar savaştan kalan Paris’teki topları ele geçirmeye başladılar. Bu toplar kuşatma esnasında yoksullardan toplanan paralarla ödenmişti; isyancılar, haklı olarak topların şehri savunmak için onları kullanmaya hazır olanlara ait olduğuna inanıyorlardı, onlara ihanet eden politikacılara veya onları silahsızlandırmak ve aşağılamak için gelen Almanlara değil. Montmartre tepesine yerleştirmek üzere ağır silahları zengin bölgelerden alıp kendi mahallerinin çöp yığınları ve barakaları arasından sürüklediler.


1 Mart 1871’te Alman birlikleri sonunda Paris’e girdi. Huzursuz gecekondu mahallelerinden kaçınarak şehir merkezinde takılıyorlardı. Tüm mağazalar kapatılmıştı; Almanların geçit töreni güzergahı boyunca heykeller siyah başlıklar takıyor, binalardan kara bayraklar dalgalanıyordu. Düzensiz ordular, daralmış gözlerle uzaktan seyrediyor; soğuk bakışları iyi beslenmiş Almanları tir tir titretiyordu. İşgalciler şehrin dışında doğudaki kampa çekildiler.

Günler sonra Thiers hükümeti kuşatma boyunca askıya alınan kira ödemelerini mülk sahiplerinin hemen toplayabileceklerini duyurdu. Tüm borçlar dört ay içinde faizleriyle birlikte ödenecekti ve rehinli malların satışına ilişkin erteleme iptal edilmişti. Ayrıca özel ihtiyaç gösterenler dışında Ulusal Muhafızlar’ın ödemeleri de iptal edilmişti. Thiers’in imzaladığı barış antlaşmasını ödemesi tüm bunlara ve daha fazlasına mal olacaktı.


18 Mart sabahı Montmartre uyandığında duvarların bir bildiriyle donatılmış olduğunu gördü. Adolphe Thiers küstahça tonlarla —toplumsal düzenin, demokrasinin, Cumhuriyetin, ekonominin ve kendilerinin iyiliği için— Paris’in dürüst halkının yanlış yola düşmüş suçluları ve topları teslim etmesi gerektiğini duyuruyordu:

Bu adalet ve mantık davranışı için hükümet sizin desteğinize güveniyor. İyi vatandaşların kötülerden ayrılacağına, kamu görüşüne direnmek yerine ona destek olacağına inanıyor… Bu bildirimi aldıktan sonra, artık zor kullanmaya başvurmamızı onaylayacaksınız, çünkü bir gün bile gecikmeden barış sağlanmalıdır.


Bir önceki gece Louise Michel topları koruyan isyancılara bir mesaj iletmek için Montmartre zirvesine tırmanmıştı. Geç olmuştu, bu yüzden geceyi onların karargahında geçirmişti. Bütün gece, şüpheli karakterler sarhoş taklidi yaparak ve tepenin zirvesine bakmaya çalışarak birbirlerine anlamsız hikayeler anlatmışlardı.

Louise silah sesiyle uyandı. Hala karanlıktı. Ayağa kalktığında Thiers’e bağlı Fransız birlikleri binayı çoktan ele geçirmişlerdi. Erkekleri tutuklayıp evi yağmalıyorlardı, ama Louise’ye çok dikkat etmemişlerdi, ne de olsa kadındı. Birlikler bölgenin kontrolünü sağladıktan sonra vurulmuş bir isyancıyı yakalayıp içeri getirdiler. Michel onun kanamasını durdurmak için elbisesinden şeritler kopardı.

Montmartre’nin liberal belediye başkanı gelmişti. Michel isyancının çaresizliği karşısında sadece kafasını sallayabiliyordu: belediye başkanı yaralı Muhafız için endişeliydi, ama hepsinin ötesinde seçmenleri isyan etmeden önce birliklerin topları hızla geri almasını umuyordu. Başkan, Michel’in halihazırda Muhafız’ın yarasını sardığını bilmeden temiz bandaj istedi. Michel onlar için dışarı çıkıp almayı teklif etti.

“Geri döneceğine emin misin?” Dedi başkan göz ucuyla bakarak.

“Söz veriyorum,” diye yanıt verdi Michel duygusuz bakışlarla.

Gözden kaybolur kaybolmaz tepeden aşağı loş sokakların, Thiers’in bildirisini okuyan küçük erkenci grupların arasından geçerek depar atmaya başladı. Yerel Teyakkuz Komitesi’nin karargahlarının olduğu sokağa döndüğünde “Hainler!” diye bağırdı avazı çıktığı kadar. Arkadaşları çoktan gelmişti; silahlarını alıp onunla beraber tekrar tepenin zirvesine koşmaya başladılar. Ulusal Muhafızların orduya çağrı için vurduğu davulların sesi uzaktan duyuluyordu.

Artık sokaklar kalabalıktı: sakallı Muhafızlar, gömleğinin kolunu sıyırmış, beceriksizce silahlarıyla uğraşan genç adamlar, ikili üçlü kadın grupları. Bir insan denizi oluşturup tepeye koşturdular. Önlerinde Louise Michel, günün ilk yumuşak ışığıyla kaplanmış tepeyi gördü. Zirvede bir ordu savaş düzeninde bekliyordu. Louise ve arkadaşları ölüme gidiyorlardı. Bu aydınlanmanın etkisi neredeyse ferahlatıcıydı.

Bir anda Michel’in annesi kalabalığın arasında onun yanında belirdi. “Louise, seni günlerdir görmedim! Nerelerdeydin? Bu olaylara karışmayacaksın değil mi?”


Tepenin zirvesine ulaştığında kalabalık piyade kordonunu ezip geçmişti bile. Askerlerin etrafı sarılmıştı. Kadınlar Thiers’in birliklerini soru yağmuruna tutuyordu:

“Nereye götürüyorsunuz bu topları? Berlin’e mi?”

“Hayır—İmparator Napoleon’a geri götürecekler!”

“Bize ateş ediyorsun, ama Prusyalılara sıkmıyorsun öyle mi?”

Utanmış bir subay, top ile topu çeken atların arasına geçen bir kadına yalvarır. “Gel güzel kadınım, çekil yoldan.”

“Devam et korkak,” diye bağırdı kadın yanıt olarak, “Çocuklarımın önünde vur beni!”

“İpleri kes!” diye bağırdı birisi kalabalığın arkasından. Bir bıçak elden ele dolaşarak topun önünü kesen kadının eline geçti. Topu atlara bağlayan ipleri kesti. Kalabalık alkışladı.

General Lecomte kibirli bir şekilde dört nala geliyordu. Kargaşanın üzerinde yankılanan bir sesle emir verdi: “Askerler! Silahları hazırlayın!”

Bir sessizlik çöktü. Askerler silahlarını hazırladı. Solgun görünüyorlardı. Birisi ağlayarak haykırdı “Ateş etmeyin!” diye, ama kalabalık geri çekilmedi.

“Nişan al!”

Bir dizi tüfek yükseldi. Bir kadın titriyor, diğeri asker kıyafetli genç adamlara küçümseyici bakışlar atarak silahını kavrıyordu. Onların arkasından, Michel ve arkadaşları da silahlarını yükselttiler. Bazı askerlerin de aynı şekilde titrediğini görmüşlerdi.

“Ateş!” 

Ani bir duraklama oldu.

Bir asker silahını yere atıp birliklerin dışına çıktı. “Lanet olsun!”

“Tüfeklerinizi çevirin” diye bağırdı bir diğer asker. Michel’in daima hatırlayacağı an buydu.


Ertesi gün kızıl bir bayrak belediye binasında dalgalandırılıyordu—1848’de dalgalandırılmış olması gereken o bayrak: halkın bayrağı. Teyakkuz Komiteleri mahalle idari binalarını işgal ediyordu. General Lecomte vurulmuştu. Thiers ve yardakçıları ordunun geri kalanlarıyla birlikte yakındaki Versailles kasabasına kaçmışlardı. Finansörler ülke mülklerine çekildiler. Victor Hugo Belçika’ya kaçmıştı. Doğudan Alman birlikleri, devrimin Avrupa’ya yayılmasından endişe ederek Fransız hükümetinin bu yeni devrimi bastırıp bastıramayacağını görmek için bekliyordu. 

Paris, sadece birbirini tanıyan sıradan insanların elindeydi artık. Gizemli bir şekilde, şehir hiç olmadığı kadar huzurluydu…

CrimethInc

Çev. Umut Adnan Aydemir

The post 18 Mart 1871: Paris Komünü’nün Doğuşu (Çev. Umut Adnan Aydemir) appeared first on Barikat Haber.

]]>
https://barikathaber.org/article/18-mart-1871-paris-komununun-dogusu-cev-umut-adnan-aydemir/feed/ 0
Nestor Makhno’nun Gözlerinden Ukrayna’daki Savaş — Mira Oklobdzija (Çev. Barikat Haber) https://barikathaber.org/article/nestor-makhnonun-gozlerinden-ukraynadaki-savas-mira-oklobdzija-cev-barikat-haber/ https://barikathaber.org/article/nestor-makhnonun-gozlerinden-ukraynadaki-savas-mira-oklobdzija-cev-barikat-haber/#respond Thu, 17 Mar 2022 15:55:36 +0000 https://barikathaber.org/?post_type=project&p=28880 Rusya başkanı Vladimir Putin, Rusların ve Ukraynalıların kardeş olduğunu, ama Ukraynalıların beyninin yıkandığını söylüyor. Bu mantıkla Kremlin, sözde temiz beyinli ve bilgili Rus askerlerini yoksul, beyni yıkanmış kardeşleriyle savaşmaya yolluyor. Güzel bir tablo değil — ama aynı zamanda yeni de değil. Şu anki çatışma birçok yönüyle, Ukrayna’nın en önemli anarşistlerinden birisinin içinde olduğu daha eski...

The post Nestor Makhno’nun Gözlerinden Ukrayna’daki Savaş — Mira Oklobdzija (Çev. Barikat Haber) appeared first on Barikat Haber.

]]>
Rusya başkanı Vladimir Putin, Rusların ve Ukraynalıların kardeş olduğunu, ama Ukraynalıların beyninin yıkandığını söylüyor. Bu mantıkla Kremlin, sözde temiz beyinli ve bilgili Rus askerlerini yoksul, beyni yıkanmış kardeşleriyle savaşmaya yolluyor. Güzel bir tablo değil — ama aynı zamanda yeni de değil. Şu anki çatışma birçok yönüyle, Ukrayna’nın en önemli anarşistlerinden birisinin içinde olduğu daha eski bir trajediyi tekrar ediyor.

Nestor Mahno, şuan Zaporijya nükleer istasyonunun bulunduğu şehirdeki Hulyaipole köyünde doğdu. 1921’e kadar o bölgedeki birçok savaşta yer aldı. Önce 1. Dünya Savaşı’nda Almanya ve müttefikleriyle savaştı, sonra da gerici Beyaz Ordu’yla. Sonra Kızıl Ordu, Mahnovşçina’yı yenilgiye uğratıp Mahno’yu sürgüne zorlayana kadar anarşistler Kyiv’deki hükümetle savaşıyordu.

Rus devriminin ilk aşamalarında Mahno sovyetlerin, yani köylülerin, işçilerin ve askerlerin yerel örgütlenmelerinin fikirlerini kucaklayan bir “kardeş” olarak görüldü. Sorunlar, Mahno Moskova’daki komiserleri ve Komünist Parti’nin iktidarını reddettiğinde başladı. Bu Parti, onu haydut olarak yaftalamak ve antisemitizm ve militarizmle suçlamak için hiçbir çabadan kaçınmadı.

Mahno’nun şöhreti ölümünden sonra on yıllarca devam etti. Bazıları onu sahiplenmeye çalıştı.  Colin Darch’ın yazdığı gibi, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden bu yana Ukraynalı sağcı kesimler, Mahno’nun anarşist siyasetini küçümseyerek onu Ukraynalı bir milliyetçi olarak nitelendirmeye çalıştılar. Daha yakın zamanda, 2009’da, Mahno’nun büyüdüğü köy onu yerel bir kahraman olarak adlandırdı ve kasaba meydanlarından birine onun heykelini dikti. 2019’da Oleksandr Ishchenko, Hulyaipole Şehir Konseyi’nin, sanki Mahno şehrin kişisel markasına dahil olmuş gibi şehre turist çekme kampanyası kapsamında Paris’teki Père Lachaise mezarlığından Mahno’nun küllerinin geri getirilmesini talep etmek için hazırlandığını ortaya çıkardı!

Bugün Adam Lent, mevcut çatışma ortamında “Nestor Mahno ne yapardı?” sorusunu soruyor.

Putin’i kovmak için şüphesiz Ukrayna ordusunun yanında şiddetle savaşacak olsa da, Batı’nın temsil ettiği yoğun güçle ilgili hiçbir yanılsamaya kapılmış olmayacaktı. Elbette Putin’in otokrasisi karşısında tercih edilebilir vaziyettedir, ancak yine de nükleer silahlarla dolu, hala çok güçlü devletler üzerine kurulmuş, hâlâ gezegeni hızla yok eden son derece zengin şirketlerin çıkarlarına hizmet etmektedir.

Daha önce Putin ile aynı çizgide olan dünya liderlerinin Ukrayna’daki savaşa tepkilerini değerlendirirken Mahno’nun şüpheciliğini hatırlamak önemlidir. Donald Trump, Putin’i “oldukça zeki” olarak adlandırmakla Rus ordusunun gelişigüzel saldırılarından bahsetmek arasında gidip geldi. Hollandalı PPV partisi lideri Geert Wilders Rus işgalini kınarken, Fransız Marine Le Pen, İtalyan Matteo Salvini ve Macar lider Viktor Orbán gibi Putin’in diğer sağcı taraftarları geçen hafta kendilerini Rus askeri harekâtından uzaklaştırdı.

Bazıları, yine de görüşlerinde tutarlı kaldı. Hollanda parlamentosundaki aşırı sağcı siyasi züppe ve oportünist Thierry Baudet, Putin’i takdir etmeyen herkesin “Disney Dünyası”nda yaşadığını söyledi. “Ukrayna” diye devam etti, “bir ulus-devlet değildir, bir ülke bile değildir, bunlardan ziyade iki farklı halkın, Rusların ve Rus karşıtlarının bir yığıntısıdır,” dedi ve bunların hepsinin NATO’nun provokasyonu yüzünden olduğunu iddia etti. Onun için Putin, “AB’nin absürt savaşçılığı” ile karşı karşıya kalan “muhafazakar Avrupa lideri”ydi.

Sırbistan Devlet Başkanı Aleksandar Vucic, isteksizce Rus işgalini kınarken, Putin’e bunu kalbinin derinliklerinden değil, Batı baskısı nedeniyle yaptığının sinyallerini verdi. Belgrad’da binlerce insan Ukrayna ile dayanışmalarını ilan ediyor, ancak onları “Rus kardeşlerini” açıkça destekleyen başkaları da yakından takip ediyor. Üzücü olan şey “kardeş” gibi basit bir kelimenin bile dünyada politik olarak yüklü bir etiket haline gelmesi.

Mahno’nun ruhu belki de en iyi Rus anarşistlerinin savaş üzerine yayınladıkları pozisyonda bulunabilir:

Biz, Anarşist Savaşçılar kolektifi, hiçbir şekilde Ukrayna devletinin hayranı değiliz. Sürekli eleştirdik ve devlet karşıtlığını geçmişte hep destekledik, ve aynı zamanda Ukrayna güvenlik güçleri tarafından geniş çaplı bir baskının hedefi olduk… Ve Rusya işgali tehdidi ortadan kalktığında bu politikamıza geri döneceğiz. Bütün devletler toplama kampıdır. Ancak şu an Ukrayna’da olan şey bu basit formülün ve her anarşistin savaşta kendi devletlerinin yenilgisi için savaşması ilkesinin ötesine geçiyor. Çünkü bu, sermayenin etki alanlarının yeniden dağılımı üzerinde kabaca eşit iki güç arasındaki bir savaş değil… Ukrayna’da olan artık emperyalist saldırganlık hareketidir: başarılı olursa her yerde özgürlüğün reddiyle sonuçlanacak bir saldırganlık…

Keith Preston’a göre, Ukraynalı anarşistler benzer bir pozisyon aldılar: “Komuta yapısı ve daha büyük sadakat sorunları üzerinde bazı iç anlaşmazlıklar olmasına rağmen Ukrayna’nın kendisinde görünüşe göre yerel anarşistler arasında savaş gayreti için bir fikir birliği var. Sahadaki anarşist askeri çaba, kendileri Ukrayna’nın Bölgesel Savunma Kuvvetlerinin komuta ve kontrolü altında olan Direniş Komitesi bayrağı altında örgütlendi.”

Bu arada, Ukraynalı aktivist ve tarihçi Taras Bilous, Dissent Magazine tarafından yayınlanan Kiev’den Batı Solu’na açık bir mektupta şunları yazıyor:

Son yıllarda, barış süreci ve Donbas savaşının her iki tarafındaki sivil kurbanlar hakkında yazdım. Diyalog geliştirmeye çalıştım. Ama bunların hepsi artık duman oldu. Uzlaşma olmayacak. Putin istediğini planlayabilir, ancak Rusya Kiev’i ele geçirse ve işgalci hükümetini kursa bile buna direneceğiz. Mücadele, Rusya Ukrayna’dan çıkıp tüm kurbanların ve yıkımın bedelini ödeyene kadar sürecek.

Bugün Ukraynalıların içinde bulunduğu duruma sempati duyanlar arasında ortaya çıkan geniş fikir birliğine dair hissim şu:

  • Rusya bağımsız bir devleti agresifçe işgal ediyor;
  • Büyük ölçekte insan felaketi her saat artıyor;
  • Batılı ülkeler daha önce hiç olmadığı kadar birleşmiş durumdalar;
  • Kolay çözümleri olmayan geleceğe yönelik korkular artıyor;
  • İklim değişikliği gibi diğer hayati konular büyük ölçüde askıya alındı;
  • Bu savaşın domino etkisi çok daha geniş bir ölçekte kaçınılmazdır;
  • Ortalama kamuoyunun görebildiği düzeyde diplomasi, çözümleri dile getirmekte başarısız oluyor;

Propaganda, ne yazık ki ve tahmin edilebileceği gibi (yalnızca Moskova’da değil), her yerde mevcuttur.

Ana dünya oyuncularının iktidar mücadelesi, aktif silah kullanımı bağlamında bu savaş bittiğinde bile çok çok uzun bir süre devam edecek. Sonuç belirsiz…

1999’da Hollanda partisi D66 tarafından Yugoslavya’daki savaşın son aşamalarında NATO bombardımanları hakkındaki tartışmaya davet edildim. Onlara NATO bombardımanlarını desteklemediğimi söyledim. Bana başka ne yapılabileceğini sordular. Onlara politikacılar olarak benden daha iyi bilebileceklerini, ancak amaçlarına ulaşmak için şantaj, manipülasyon, yalan, blöf ve tehditlere başvuracaklarını söyledim. Sırbistan’dan değil, Hırvatistan’dan olduğumu söylediğimde seyirciye sürpriz oldu.

Ben de Ukraynalı değilim, ancak Rus ve Ukraynalı anarşistlerin (ve sadece onların değil) bu savaşa karşı çıkmasıyla aynı şekilde Putin’in eylemlerine derinden içerliyorum. Politikalar büyük ölçüde başarısız oldu ve her zamanki gibi bedelini siviller ödedi. Diğer siyasi güçler yeniden bir araya gelmeli, harekete geçmeli ve yeni kardeşlik bağları oluşturmalıdır. Bu arada, Kenneth Surin’in metaforunu kullanırsak Ukrayna, iki büyük kedi arasında sıkışıp kalmış bir fare olarak kalacaktır. Yapabileceğimiz tek şey ise farenin Azov Taburundan ve benzerlerinden uzaklaşmasını ummaktır.

Mira Oklobdzija

Mira Oklobdzija bağımsız bir araştırmacı, aktivist, sosyolog ve antropologdur. Son 12 yıldır BM ICTY’de Savcılık ofisinde çalışan uzmanlar ekibinde araştırmacı olarak görev yaptı. İnsan hakları, siyasi şiddet, savaş suçları, uzlaşma, göçler, insan doğası, yabancı düşmanlığı, marjinal gruplar ve yabancılarla ilgili bir dizi makalesinin yanı sıra kitapları arasında Özgürlük ve Diktatörlük Arasında Devrim ve Slobodan Drakulic ve Claudio Venza ile birlikte yazdığı İtalya’da Şehir Gerillası kitapları bulunmaktadır. Hollanda’nın Lahey kentinde yaşıyor.

The post Nestor Makhno’nun Gözlerinden Ukrayna’daki Savaş — Mira Oklobdzija (Çev. Barikat Haber) appeared first on Barikat Haber.

]]>
https://barikathaber.org/article/nestor-makhnonun-gozlerinden-ukraynadaki-savas-mira-oklobdzija-cev-barikat-haber/feed/ 0
Doğrudan Eylem Nedir? — David Graeber (Çev. Barikat Haber) https://barikathaber.org/article/dogrudan-eylem-nedir-david-graeber-cev-barikat-haber/ https://barikathaber.org/article/dogrudan-eylem-nedir-david-graeber-cev-barikat-haber/#respond Sat, 12 Mar 2022 18:46:57 +0000 https://barikathaber.org/?post_type=project&p=28232 Anarşist antropolog David Graeber’in, Doğrudan Eylem: Bir Etnografi adlı kitabının V. bölümünde yer alan Doğrudan Eylem Nedir, Anarşizm Nedir, Şiddet ve Şiddetsizlik üçlüsünün ilk yazısı olan Doğrudan Eylem Nedir? adlı yazının çevirisini sizlerle paylaşıyoruz. Üçlünün geri kalan yazıları çevirisi tamamlandığında paylaşılacaktır. Graeber bu yazısında doğrudan eylemin anarşist düşüncede geliştirilmiş klasik tanımıyla başlayarak anarşizm içi tartışmalara...

The post Doğrudan Eylem Nedir? — David Graeber (Çev. Barikat Haber) appeared first on Barikat Haber.

]]>
Anarşist antropolog David Graeber’in, Doğrudan Eylem: Bir Etnografi adlı kitabının V. bölümünde yer alan Doğrudan Eylem Nedir, Anarşizm Nedir, Şiddet ve Şiddetsizlik üçlüsünün ilk yazısı olan Doğrudan Eylem Nedir? adlı yazının çevirisini sizlerle paylaşıyoruz. Üçlünün geri kalan yazıları çevirisi tamamlandığında paylaşılacaktır. Graeber bu yazısında doğrudan eylemin anarşist düşüncede geliştirilmiş klasik tanımıyla başlayarak anarşizm içi tartışmalara değiniyor. Doğrudan eylem yalnızca bir eylem yöntemi değildir, aynı zamanda bir ideali temsil eder ve kişinin anarşist ilkelerle tahayyül ettiği özgür toplum modelini (örneğin doğrudan demokratik karar alma, paylaşmaya ve dayanışmaya dayalı üretim-tüketim ilişkileri vb.) gerçek bir pratiğe aktarmasıyla araçların aynı zamanda amaçlar olduğu bir özgür toplum örneğine dönüşür. Graeber’e göre doğrudan eylemde kilit nokta, kişinin devlet yokmuş gibi davranarak bir özgürlük pratiği yaratmasıdır. Sonra bu “Geçici otonomi baloncukları, aşamalı olarak kalıcı, özgür topluluklara dönüşmelidir.” İyi okumalar.

Doğrudan Eylem Nedir?

Yıllar boyunca yüzlerce anarşist bu soruyu kitapçıklarla, bildirilerle ve konuşmalarla yanıtlamaya çalıştı. İşte size birkaç örnek:

Doğrudan eylem, karşılaşılan sorunun doğrudan tartılabileceği tarzda ve politikacılara ve bürokratlara ihtiyaç olmaksızın kişinin kendisi için eyleme geçmesini ifade eder. Eğer buldozerlerin evini yıkmak üzere olduğunu görürsen, onlara doğrudan müdahale ederek durdurmak suretiyle doğrudan eyleme geçersin. Doğrudan eylem resmi yasalara karşı ahlaki vicdanı ortaya koyar… Bireyin kendi hayatının kontrolünü eline alması, bizi çepeçevre saran dünyaya karşı doğrudan eyleme geçmek için çalışması, kendi eylemlerinin sorumluluklarını alması için savaşa hazır olduğunun ifadesidir doğrudan eylem.

Sans Titres Bulletin, “What is Direct Action?”

Basit bir örnek verelim. bir kasap eti tartarken parmağıyla tartıya bastırıyorsa, kişi bundan yakınabilir ve ona yoksulları soyan bir eşkiya olduğunu söyleyebilir, ve eğer kasap buna devam ederse ve hiçbir şey yapmazsa, kişi Ağırlık ve Ölçü Bakanlığı’nı arayabilir, ki buna dolaylı eylem denir; veya kişi kendi etini kendisi tartmakta ısrar edebilir, kendi tartısını getirip kasabın ölçtüğü ağırlıkla karşılaştırabilir, işini başka yerde görmek için bir kooperatifin kurulmasına yardımcı olabilir, bunlar da doğrudan eylemdir. 

—David Wieck, “Habits of Direct Action”

Doğrudan eylem başkalarının eylemleriyle değil, kendi eylemlerimizle amacımıza ulaşmamızı hedefler. Kişilerin kendi güçlerini kendi ellerine almalarıyla ilgilidir. Bu bağlamda oy verme, lobicilik, endüstriyel eylem veya medya yoluyla politik baskı yaratmaya çalışmak gibi popüler siyasi eylemlerden kendisini ayırır. Çünkü tüm bu eylemler mevcut durumu değiştirmek amacıyla kendi kendimize hareket etmemizi engellemek için çalışan mevcut kurumlara irademizi teslim eder. Doğrudan eylem mevcut düzenin bu denli bir kabullenişine karşı çıkar ve dünyayı değiştirmek için hem hakkımızın hem de gücümüzün olduğunu söyler. Bunun böyle olduğunu da eyleyerek kanıtlar. Doğrudan eyleme örnek olarak; yol kapama, nöbet tutma, sabotaj, ev işgali, odunculuğu engellemek amacıyla ağaçlara çivi çakma, kilitleme, işgal, grev, yavaşlatma, devrimci genel grev verilebilir. Toplumsal olarak, diğer şeylerin yanında yiyecek kooperatifleri ve radyo ve televizyona topluluk erişimi gibi amaçlarla kendi örgütlerimizi kurmamızı da içerir. Doğrudan eylem yalnızca bir eylem yöntemi değil, “geleceği şimdiden inşa etme” yoludur. Sermaye ve devlete başvurulmadan kişilerin kendi koşulları üzerinde olan kontrollerini genişletmek için örgütlendikleri her durum doğrudan eylemdir. Başarılı olduğu her alanda doğrudan eylem insanlara kendi yaşamlarının kontrolünü alabileceklerini, dolayısıyla anarşist bir toplumun mümkün olduğunu gösterir.

—Rob Sparrow, “Anarchist Politics and Direct Action”

Tek başına ya da onun koşullarını paylaşan diğer insanlarla birlikte bir şey iddia etmeye hakkı olduğunu düşünen ve bunu cesurca iddia eden herkes doğrudan eylemcidir. Bir şey yapmayı planlayan ve onu yapan herkes, veya otoritelere gidip onlardan rica etmeden, diğerlerinden önce planını ortaya koyan ve bunun için işbirliği yapan herkes doğrudan eylemcidir. Başkasıyla çözmesi gereken bir sorun olan ve barışçıl bir şekilde veya başka bir yöntemle sorunu çözmeleri için doğrudan sorunla ilişkili kişi veya kişilere giden herkes doğrudan eylemcidir.

—Voltaire De Cleyre, “Direct Action”

Kişi kendi istediği kadar özgürlüğe sahiptir. Anarşizm doğrudan eylemdir, toplumsal, ekonomik, ve ahlaki tüm yasaların ve kısıtlamaların açık tanımı ve karşılarındaki direniştir. Ancak tanım ve direniş yasadışıdır. Bunlarda insanlığın kurtuluşu yatar. Yasadışı olan her şey doğruluk, özgüven ve cesaret gerektirir. Kısacası özgür, bağımsız ruhlara seslenir.

—Emma Goldman, “Anarchism: What It Really Stands For”

Anarşistlerin neden doğrudan eylem fikrine bu kadar ilgili olduğunu anlamak zor değildir. Anarşistler devletleri ve devletlerin mümkün kıldığı tüm eşitsizlik biçimlerini reddederler. Kurumsal reformlar için hükümet üzerinde baskı oluşturmayı hedeflemezler. Aynı şekilde devlet iktidarını ele geçirmeyi de hedeflemezler, kendilerini şekillendiren amaçlarıyla mümkün olduğunca tutarlı araçları kullanarak o iktidarı yok etmeyi hedeflerler. “Eski toplumun küllerinden yenisini inşa etmeyi” isterler. Doğrudan eylem bununla mükemmel derecede tutarlıdır, çünkü özünde doğrudan eylem, adaletsiz otoritenin yapılarıyla karşılaşıldığında zaten özgürmüş gibi davranmada ısrarcıdır. Kişi devletten dilenmez. Kişi büyük bir meydan okuma jestine bile ihtiyaç duymaz. Kişi elinden geldiğince devlet yokmuş gibi devam eder.

Pratikte, aralarında çoğunlukla anlaşsalar da ilkesel olarak doğrudan eylem ve sivil itaatsizlik arasındaki fark budur. Birisi askerlik kağıdını yakarken, diğeri gayri meşru gördüğü otorite yapısıyla rıza veya işbirliği göstermez, ancak bu da bir eylem biçimidir, en azından kısmen otoritelerin kendilerine yönelik bir kamu eylemidir. Genellikle, sivil itaatsizlik yapan kişi aynı zamanda eylemlerinin yasal sonuçlarını da kabul eder. Doğrudan eylem bunu bir üst seviyeye taşır. Doğrudan eylemci yalnızca askerileştirilmiş bir eğitim sistemini desteklememek için vergi ödemeyi reddetmekle kalmaz, farklı ilkelerle işleyen bir eğitim sistemi oluşturmak için diğerleriyle bir araya gelir. Devlet olmadığında nasıl yapacaksa öyle yapmaya devam eder ve kendisini durdurmak için silahlı adamlar gönderip göndermeme seçimini devlete bırakır.

Şimdi, okuyucu itiraz edebilir: “Ama doğrudan eylem, genellikle devletle doğrudan karşı karşıya gelmeyi içerir. Bu bir karşılaşmayla başlamasa bile, önünde sonunda herkes bu karşılaşmanın gerçekleşeceğinin oldukça farkındadır. Bu kesinlikle onların varlığının (devlet tarafından) tanınması anlamına geliyor gibi görünüyor.” Bu doğru ama burada bile meseleler daha ince. Karşılaşmalar olduğunda, bunun sebebi genellikle doğrudan eylemcilerin, devlet durumun doğruları ve yanlışları üzerine olan görüşünü diğer insanlardan daha fazla empoze etme hakkına sahip değilmiş gibi eylemlerini sürdürmekte ısrarcı olmasıdır. Eğer bir adam yerel bir nehre dökmek üzere zehirli atık dolu bir kamyonla ilerliyorsa, doğrudan eylemci, adamın temsil ettiği şirketin yasal olarak buna izni olup olmadığıyla ilgilenmez; yerel su kaynaklarına zehir dökmeye kalkışan herhangi birine nasıl davranacaksa, o adama da öyle davranır. (Bu anlayışa göre, söz konusu doğrudan eylemcinin, nadiren basitçe suçluyu fiziksel olarak alt etmeye çalışması gerçeği, çoğu aktivistin şiddet karşıtlığına olan bağlılığının dikkate değer bir kanıtıdır.) Normal olarak buradan elde ettiğimiz sonuç, çevrenin vicdanıyla kamyoncu adamın fikrini değiştirmek ve gerekirse durdurmak amacıyla kamyonun önüne yatmak veya tekerleklerini patlatmak için bir araya gelmek, her erkek ve kadın için meşrudur. Eğer bir araya gelirlerse, mavi kostümlü yirmi silahlı adam belirecek ve onlara sokakları terk etmelerini söyleyecek, eylemciler bu talebi yasal bir emir olarak değil, sokakta duran bir grup insanın dile getirebileceği diğer herhangi bir taleple ahlak yönünden eşdeğer olarak ele alıyorlar. Dahası, eğer polis, ambulans yoldan geçmeye çalıştığı için kamyonun yolunu kesenlere sokakları terk etmelerini söylerse, neredeyse kesin olarak yoldan çekilirler; ama eğer polis bunu sadece şehrin temsilcileri olarak yasal yetkileri gereği söylerse, eylemciler onları görmezden gelecektir; eğer saldırmakla tehdit ederlerse, eylemciler karşı koymakla ilgili riskleri almaya istekli olup olmadıklarını değerlendireceklerdir. Kilit nokta, kişinin en azından ahlaki olarak devlet yokmuş gibi hareket ediyor olmasıdır. Her halükarda gizli bir doğrudan eylem yapmak mümkündür. Ancak tanım olarak gizli bir sivil itaatsizlik eylemi yapmak imkansızdır.

Burada geliştirdiğim, doğrudan eylemin klasik tanımıdır denebilir; en az bir buçuk asırlık anarşist düşüncede zaten geliştirilmiş ve detaylandırılmış bir tanım. Bugünlerde sıklıkla terim daha gevşek bir algıda kullanılıyor. “Doğrudan eylem”, açık, militan ve çatışmacı olan, ancak doğrudan silahlı ayaklanmanın gerisinde kalan herhangi bir siyasi direniş biçimi haline getiriliyor (Örneğin Carter 1973). Bu anlayışa göre birisi elinde dövizle yürüyüş yapmaktan daha fazlasını yapıyorsa, ama AK-47’lerle dağa çıkmaya henüz hazır değilse, bu kişi bir doğrudan eylemcidir. Kızılderililer gibi giyinmiş bir takım sömürgecinin çok sayıda yüksek vergili İngiliz çayını Boston limanından denize döktüğü Boston Çay Partisi eylemi, sıklıkla bu tür bir doğrudan eylemin klasik örneği olarak gösterilir. Bu tür eylemler hem militan hem de sembolik olmaya meyillidir. Bu anlayışla “doğrudan eylem” terimi devasa bir çeşitliliği kapsar: ayrı bir yemek masasında oturma hakkında ısrarcı olmaktan birisini ateşe vermeye, eski bir ormanda buldozerlerin önüne yatmaktan bölgede ağaç kesmemeye yönelik uyarıları dikkate almayan oduncuların kendini öldürme riski olsun diye ağaçları çivilemeye kadar her anlama gelebilir. 

Aktivistler de sıklıkla doğrudan eylem ve sivil itaatsizlik arasındaki fark sadece militanlıkmış gibi konuşurlar. Bazıları içinse doğrudan eylem gözaltına alınmayı kabul etme rızasıdır. “Sivil savunma” gerçekleştiren herkes kendi isteğiyle polise teslim olabilir, olmasalar bile, bir şirketin ana binasının girişini kapattıklarında veya cumhurbaşkanlığı konvoyunun önüne yattıklarında bunu tamamen gözaltına alınma beklentisiyle yaparlar ve onları gözaltına alacak polisler ortaya çıktığında kaçmazlar ve pasif olarak direnirler veya hiç direnmezler. Bunun aksine işçilerin işgal ettiği fabrikanın gece camlarını kıran veya kapısında nöbet tutan doğrudan eylemciler, ceza almamak için ellerinden geleni yaparlar. Ya da alternatif olarak ayrım, kişinin taktiklerinin geleneksel “şiddet” tanımlarına ne kadar yaklaştığıyla ilgili olabilir. Vergi ödemeyi reddeden İngiliz süfrajetleri genellikle sivil itaatsizlik pratiğiyle tanımlanır; sistematik olarak mağazaların camlarını kırmaya başladıklarında ise genellikle doğrudan eyleme döndükleri söylenir. Elbette klasik anarşist tanımlara göre mağaza camlarını kırıp oy hakkı reformu için hükümeti baskılamak hiçbir şekilde doğrudan eylem değildir -tümüyle dolaylıdır- ama kelimenin kullanımı terimin nasıl da belirli bir militanlık seviyesiyle eş anlamlı hale geldiğini gösteriyor.

Tüm bunlar neden “doğrudan eylem” sorusunun sıklıkla politik tartışmaların merkezi olduğunu görmemizi kolaylaştırıyor. Örneğin 20. yüzyılın ilk yarılarında doğrudan eylemin emek hareketindeki rolüyle ilgili sonsuz tartışmalar vardı. Günümüzde ise, eskiden sendikalar ilk ortaya çıktığında inanılmaz radikal örgütler olarak görüldüklerini unutabiliyoruz. Aslında sendikalar, bir tür devrimci ikili güç iddiasını temsil ediyorlardı. Greve gitmek, mekanizmayı yok etmek, fabrikaları işgal etmek, grev hattı oluşturup grev kırıcıların fiziksel olarak iş yerine girmesini engellemek: aslında tüm bunlar, devletin şiddet tekelini elinde tutma iddialarına doğrudan karşı çıkarak, zorlayıcı güç kullanma hakkını elde eden işçilerin meselesiydi. Kendi döneminin Fransız emek mücadelesine yakından bağlı olan ve 19. yüzyıl başlarının anarşist felsefecilerinden birisi olan Pierre-Joseph Proudhon, hareketin kendisini doğrudan eylemin yalnızca şiddetsiz formlarıyla sınırlaması gerektiğine inandığı için aslında grevlere karşıydı. Ancak sendikaları tamamen baskılayamayan devletler hemen sendikaları kendileri işletmeye çalıştı. Endüstriyel eylemin birçok formu (örneğin grev hatları) yasallaştırıldı, ama aynı zamanda sıkı bir şekilde sınırlandırıldı; diğerleri (örneğin iş yeri sabotajı) ise sıkı bir şekilde yasaklandı. Tahmin edebileceğiniz gibi bu, sendikalist hareket içerisinde büyük bir tartışmanın fitilini ateşledi. Georges Sorel’in, 1908 yılında Fransa’da yayınlanan “Şiddetin Yansımaları” kitabı bize bu tartışmalardan bir şeyler gösteriyor. Kitapta şunu söylüyor: bir grev veya işçi eylemi gerçekten de devletin şiddet tekeline meydan okusa bile, yasadışı, riskli bir grev olsa bile, grevler aslında devrimci değildir çünkü grevler devletin garanti edeceği ve en nihayetinde dayatacağı koşullarda, ücretlerde, çalışma saatlerinde anlaşmalar kazanmayı hedefler. Dahası devletin şiddetine meydan okumaz, bu şiddeti kendine katmaya çalışır. Sorel bunu anarşist bakış açısından savunmuştu, gerçekten devrimci olan tek grev, devlet şiddeti sistemini tümden ortadan kaldırmayı hedefleyen bir genel grev olabilirdi. Bu nedenle, işçi eylemleri, yalnızca o yönde hareket etme girişimleri, belki de kostümlü provalar veya propaganda biçimleri olduğu sürece meşruydu.

Birleşik Devletler’de de, felsefi farklılıklar sıklıkla taktikler üzerine yapılan büyük tartışmalarla sonuçlanıyor. 20. yüzyılın başları, sonrasında AFL-CIO’nun ve IWW (Dünya Endüstri İşçileri) gibi devrimci sendikaların belkemiğini oluştaracak olan Knights of Labour gibi ana akım sendikalarda olan derin ayrışmaları gördü. Oluşan bu devrimci sendikaların nihai hedefi “ücretli emek sistemini ortadan kaldırmaktı” ve gayri meşru bir yapı olarak gördükleri devletle çalışmayı reddettiler. Onlar özünde, resmi olarak olmasa da anarko-sendikalistlerdi. Ana akım sendikalar iş güvenliğini ve yüksek maaşları vurgularken, IWW daha çok -Avrupa’daki anarşist sendikalar gibi- çalışma saatlerinin düşürülmesiyle ilgilendi. Yine de IWW’deki işçilerin sonuç olarak açıkça tartıştıkları şey bu bağlamda iş yeri sabotajı anlamına gelen doğrudan eylemi onaylamaktı.

Burada iş yeri sabotajı pratiğinin -en azından işçiler arasında- asla özellikle bir skandal olarak görülmediğini vurgulamak önemli. Şirket mülkiyetini tahrip etmek, iş yeri işgalleri, kasıtlı olarak kalitesiz çalışma, yavaşlatma; tüm bunlar repertuarda uzun zamandır bulunuyordu, bu eylemler yüzyıllardır örgütlü emeğin standart alet takımıydı denebilir. Bugüne dek de öyle kaldı. Ben kendi adıma 1950’lerde Manhattan’da iş anlaşmazlığı sonucu başlayan iş yeri sabotajları nedeniyle hatalı sıhhi tesisatı olan bir binada büyüdüm. Amerikan grevcileri bugün bile hala sürekli tekerlek patlatıyor ve şirket malzemelerini ateşe veriyorlar. Her neyse, bu anlattıklarımın hiçbiri yasal sendika politikası değil. Sendika yetkilileri her zaman bu tür eylemleri kınarlar veya gerçekleştiklerini inkar ederler. Ki bu da onlara devlet tarafından grev yapma izni verilmesinin sebeplerinden biridir. Sendikalar paradoksal olarak Birleşik Devletler’de doğrudan eylem gerçekleştirmesine izin verilen tek örgütlenmedir; ama buna sadece adına doğrudan eylem demedikleri sürece izin verilir; nasıl ve ne zaman grev çağrısı yaptıklarına, nereye ne çeşit bir grev gözcüsü koyduklarına, ikincil boykotlar ve hatta toplumsal kampanyalar gibi diğer başka taktikler kullanmalarına bağlı olarak gelecek sonsuz kısıtlamaları kabul etmeleri karşılığında izin verilir. Bu kısıtlamaların ötesine geçen her şey “doğrudan eylem” olarak tanımlanır ve resmi olarak izin verilmez. Gördüğümüz gibi sendika liderlerinin, sendikadaki alt tabaka işçilerin tıpkı Seattle’da ve Québec City’de olduğu gibi doğrudan eylem yapmamaları için bütün güçleriyle çalışmasının sebebi budur.  Örneğin sendika üyeleri -sendika üyesi sıfatıyla- Québec’teki duvarın yıkılmasına yardım etmiş olsaydı, sadece yasadışı faaliyetlerde bulunmakla kalmaz, aynı zamanda liderlerinin devletle olan özel ilişkisinin temelini tehlikeye atmış olurlardı.

Sendikalist gelenek içerisinde çalışma yapanlar, beklenildiği gibi doğrudan eylemin salt militanlıkla bu şekilde özdeşleştirilmesine itiraz edeceklerdir. Onlar, benim yazının başında yaptığım gibi bir tanımı tercih edeceklerdir. Bazıları sırf bu sebeple Seattle ve Québec’teki büyük çaplı eylemlerin doğrudan eylem olmadığını tartışarak fazla ileri gittiler. 1999 yılında Dünya Ticaret Örgütü’nün Seattle’da kapatılmasından kısa bir süre sonra Harald Beyer-Arensen isimli bir anarko-sendikalist, insanların doğrudan kendi acil durumlarını iyileştirmeye yönelik hareket etmediğini, bu sebeple Seattle’ın doğrudan eylem olmadığını göstermek istediği bir makale yazdı.

İşçilerin Dünya Endüstri İşçileri’ne katılması için kampanya yürüten Eugene V. Debs Aralık 1905’te şunu söyledi: “Kapitalistler kullanmadıkları araçlara sahiptirler, işçiler de sahip olmadıkları araçları kullanırlar.” Bu söze ek olarak şu satırları ekleyebiliriz: Doğrudan eylem bazen sahip olmadığımız araçları kullanım dışı bırakmak anlamına gelebilir, bazense onları kendi amaçlarımız için kullanmak anlamına gelebilir; ihtiyaçlar ve amaçlar kendiliğinden tanımlanır. Sonuç olarak doğrudan eylem yalnızca bu araçlar aslında zaten bize aitmiş gibi hareket etmek anlamına gelir (Beyer-Arensen 2000:11).

Tekrarlamak gerekir ki, doğrudan eylem kişinin zaten özgürmüş gibi hareket etmekte ısrar etmesidir. Bu nedenle, diye devam eder, “anarşist, toplumsal devrimci projenin kalbinde yer alır.”: herhangi bir devrimci elit tabakanın veya öncünün rehberliği değil, işçi sınıfının kendi çabasıyla kendini özgürleştirmesinin bir aracıdır.

Bu bakış açısıyla doğrudan eylemi, araçların aynı zamanda doğrudan doğruya amaçlar olduğu, böyle olmasa bile herhangi bir sendikanın veya bürokrasinin aracılık etmediği bir ücret grevinde olduğu gibi, araçların (çalışmayarak patronların kârını azaltmak, bununla beraber güçlerini de azaltmak) kendiliğinden tanımlanan amaçlarla (ücretlerimizi ve kendi gücümüzü artırmak) aynı anda gerçekleşen bir ilişkide olduğu, kendimizden başkası tarafından gerçekleştirilmeyen eylem olarak tanımlayabiliriz. Başarıyla gerçekleştirilen bir doğrudan eylem, yaşamın mevcut koşullarından doğrudan etkilenen kişilerin ortak çabasıyla bu koşulların yeniden düzenlenmesini getirir.

Seattle’da ne olmuştu? Bir grup aktivist, Dünya Ticaret Örgütü (WTO)’nun varlığını toplumsal bir sorun olarak gündem etmek ve yeni WTO turunda pazarlıkları sabote etmek için ticaret bürokratlarının toplantısını durdurmayı denedi, ve bir süreliğine başardı da. Beyer-Arnesen’in izin vermeye istekli olduğu bu eylem, bazı yönlerden doğrudan eyleme benzemektedir. Kesinlikle süreçleri koordine etmek için “Doğrudan Eylem Ağı”nı oluşturanların yaptıklarına inandığı şey de buydu. Kişi basitçe militanlık kriterini uygularsa, aynı fikirde olmaya meyledebilir, çünkü olay, -eğer şiddetsizse- polisle uzun süre karşı karşıya gelmeyi de içeriyordu. Ama aslında Beyer-Arnesen bunun doğrudan eylem olmadığında, çünkü aslında “doğrudan” olmadığında ısrar ediyor. Bir örnek veriyor. Su eksikliği sorunu yaşayan bir kent hayal edin. Çevredeki bütün toprakların sahibi bir emlak patronu ve bu patron belediye başkanıyla ilişkili, yani kent sakinleri yeni kuyular inşa edemiyor. Eğer bir grup kent sakini, yasaları ihlal ederek onlara rağmen yeni bir kuyu kazarsa, bu doğrudan eylem olur. Ama eğer belediye başkanı politikasını değiştirene kadar onun evine abluka kurarlarsa, bu kesinlikle doğrudan eylem değildir. Bu eylem başkana mektup yazmaktan veya lobicilik yapmaktan daha militan bir eylem olabilir, ama aslında bunları yapmanın farklı bir şeklidir: iktidarlara davranışlarını değiştirmeleri için çağrı yapmaktır. Gerçek bir doğrudan eylemcinin reddedeceği otorite, tanınmaya devam edilir. Seattle’daki WTO toplantılarını durdurma çabasının bir doğrudan eylem olmadığını, çünkü sonuç itibariyle “iktidarları hayali bir ‘toplumsal görüşle’ etkileyecek” bir medya gösterisi yaratma girişimi olduğunu söylerek Beyer-Arnesen, cümlelerini bağlıyor (200:12). WTO toplantılarının kendisi, alt tarafı törensel toplantılardır. Asıl kararlar bu toplantılarda değil başka yerlerde veriliyor. Dahası eylemlerin asıl amacı toplumsal dikkati çekmek için bir karşı-tören yapmaktı, yalnızca göstermelik olan hedefleri (bir kurum olarak WTO’yu tümden kapatmak), zaten kullanılan araçlarla ulaşılabilecek bir hedef değildi. Özünde hükümet politikasını etkilemeyi amaçlayan bir propaganda hareketi, bir gerilla tiyatrosuydu.

Beyer-Arnesen, doğrudan eylemin, örneği canlandırarak öğretmek amacında olduğu için belli bir ölçüde “eylemle propaganda” olduğunu kabul ederek sözlerini bitiriyor. Yasalara karşı gelerek kendi kuyusunu inşa eden topluluk sadece kendisi için harekete geçmiş olmuyor; aynı zamanda diğer topluluklar için bir özörgütlenme örneği oluşturuyor. Ancak bu, doğrudan eylemin ikincil bir etkisidir. Her neyse, özetle hükümeti etkilemeye çalışmıyorlar.

Şimdilik bu tartışmayı daha fazla uzatmak istemiyorum çünkü özellikle ikna edici bulmuyorum. Huysuz, yaşlı bir anarko-sendikalistin düşüncelerini temsil ediyor ve günümüz anarşistlerinin göz ardı edilemeyecek çoğunluğunun kesinlikle bu düşünceleri kabul etmeyeceğine inanıyorum. Ne de olsa, Sorel’in dediği gibi bu mantık Beyer-Arnesen’in onayladığı işçi eylemlerine de uygulanabilir: sonuçta grevciler hükümet arabulucuları tarafından bağlayıcı tahkim istiyor, istemeseler bile işverenleriyle yaptıkları herhangi bir anlaşma devlet tarafından uygulanacaktır. Beyer-Arnesen’in tartışma çizgisini mantıksal sonucuna götürecek olursak, bir yasallık çerçevesinde yapılan veya toplumsal görüşün bir faktör olduğu hiçbir eylem doğrudan olarak ele alınamaz. Ne de olsa, birisinin evini veya topluluk bahçesini yıkmaya gelen buldozerin önüne kendimizi atarsak kişi, basitçe bizim sürücünün ahlaki vicdanına hitap ettiğimizi düşünmekle beraber, buldozer sürücüsünün de aynı zamanda ihmalkar cinayetin cezalarıyla karşılaşma ihtimalini düşündüğünü veya ertesi günün gazetelerinde kalpsiz bir katil olarak yazılma ihtimalini düşündüğünü gerçekçi olarak reddetmez. Beyer-Arnesen’in kendisi -en azından grev olaylarında- bu açmazdan habersizdir. Yazısını, kesin grevlerin aslında doğrudan eylemin diğerlerinden daha iyi bir örneği olduğunu söyleyerek bitiriyor. Kendisinin en sevdiği örnek, otobüs sürücülerinin ve tren kondüktörlerinin işlerini bırakmak yerine devam ettiği ama biniş ücretlerini toplamayı durdurarak efektif olarak toplu ulaşımı eylem bitene kadar ücretsiz yaptıkları, 80’li yıllarda Melbourne’daki ulaşım işçilerinin grev örneğidir. Hayal edin, kendisi, bir gün endüstri ve hizmet sektörünün her alanındaki işçiler aynısını yapsa ne olurdu diye bir teklif öne sürüyor. Kapitalist ekonominin bir özgürlük ekonomisine dönüştürülebileceğini göstermek için bu öneri kendi başına büyük bir adım olurdu.

Bu güçlü bir tahayyül, ancak Beyer-Arensen’in kuşkusuz “saf tiyatro” olarak itham edeceği eylemlerle olağanüstü bir benzerlik taşır. Kopenhag’ın dışında eski bir ordu üssünde bulunan Christiana işgal evi topluluğu tarafından örgütlenen kampanyayı örnek olarak alalım:

1974’te topluluk, iyi bir toplumsal imaj çizmek için çeşitli sokak “tiyatroları” yapıyordu. “Yoksul ve yalnızlar için ilk Noel kutlandı ve Solvognen, şehirdeki mağazalardan ellerine geçen her hediyeyi cömertçe hem yaşlılar hem gençler için dağıtan bir Noel Baba ordusu kurdu. Doğal olarak gözaltına alındılar ancak tesadüf eseri, polisin Noel Baba’ları dövdüğü görüntüler tüm dünyada gazetelerin ön sayfalarına çıktı.”[12]

Bir başka deyişle, Melbourne grevcilerinin yaptığı şeyin aynısını yaptılar, ama hiç doğrudan eylem yapmadılar. Öyleyse akıllara şu soru geliyor: çizgiyi nereye çizeceğiz? Doğrudan eylem nasıl olmalı? Sokaktaki rastgele beş çocuğa ücretsiz olarak eşya ve hizmet dağıtmak gerçek doğrudan eylem olmak için yeterli değilse, banliyöde yaşayan on bin kişinin yaptığının bunlardan farkı ne?

Bu tartışmayı uzatmamın sebebi belli bir ahlaki evrene pencere açıyor olması. Tanıdığım çoğu Amerikalı anarşist, Seattle’ın gerçekten doğrudan bir eylem olup olmadığı konusunda tartışmaları biraz aptalca buluyor; bu tür soruları fazla ciddiye almanın akademik hatta sekter göründüğünü düşünüyor, en iyi ihtimalle bira sohbetinin yönünü hafifçe değiştiren bir konu olarak görüyorlar. Yine de bu konunun altında yatan sorunlar kritik. Göreceğimiz gibi, Québec City’den önceki haftalarda sınır eylemleri fikrine yapılan itirazların çoğu, bu tür eylemlerin gerçek doğrudan eylem değil, yalnızca sembolik olacağı hissine dayanıyordu. Dahası Beyer-Arnesen’in eleştirisinin özü, yani Seattle gibi eylemlerin büyük oranda sembolik olduğu ve asıl meselenin halkın kendi yaşamını kendi ellerine almasını sağlayacak yollarla gerçek topluluklar içerisinde çalışma yürütmek olduğu fikri, hareketle ilişkili herkesin kabul edeceği bir şey. Naomi Klein (2000)’ın aktivistleri “Ticaret bürokratlarını Minnettar Ölülermiş gibi takip etmenin” tehlikesi konusunda uyardığı ünlü makalesini Nation (Ulus)’da yazmadan önce bile tüm bunlar büyük bir tartışma konusuydu. Seattle gibi eylemleri savunanlar, eylemciler delegelerin binaya girmesini engellemek amacıyla kendi bedenlerinden abluka kurdukları için bunun yalnızca doğrudan müdahale olduğunda ısrar etmedi, bunu Beyer-Arnesen’in anahtar olarak altını çizdiği şekilde yaptılar: mevcut otorite yapısına bir yaşam alternatifi sağlayan özörgütlenme çerçevesinde topluluğu harekete geçirerek.

Bu gerçekten eğitim amaçlıydı. Bir yandan, birlikte mevcut demokratik hakları şirket iktidarı adına susturmak isteyen anlaşılmaz bir dünya neoliberal hükümetin bel kemiğini oluşturan WTO ve ona benzer kurumların demokratik olmayan doğasını ortaya çıkarmak istediler. Diğer yandan doğrudan demokratik ilkelerle bütün bir eylem örgütlemek ve dahası gerçek eşitlikçi karar almanın nasıl işleyeceğine dair yaşayan bir örnek ortaya koymak için azimliydiler. Küresel kurumlarla uğraşırken bu, bir eylemin mümkün olabileceği kadar doğrudan halidir.

Bu kitabın öncelikli odağını oluşturan Doğrudan Eylem Ağı, doğrudan bu projeden ortaya çıkmıştır. Bazı hususlarda neoliberal kurumlara karşı eylem düzenlemekti; bazılarında ise oy birliği tabanlı, desantralize doğrudan demokrasi modeliydi. Tüm kusurlarına (ki bu kusurlar hakkında çok şey öğreneceğiz) rağmen bunu yapmakta önemli rol oynadı.

Toparlamak gerekirse: doğrudan eylem belli bir ideali temsil eder, en saf formunda bu ideal muhtemelen ulaşılmazdır. Amaçlar ve araçlar fiilen birbirinden ayırt edilemez hale gelir; eylemin formunun -veya en azından örgütün formunun- kendisinin, kişinin getirmek istediği değişimin bir modeli olmasıyla, değişim yaratmak için aktif bir şekilde dünyayla ilişki kurmanın bir yolu olarak ortaya çıkar. En temel haliyle, çok basit bir anarşist anlayışı yansıtır: askeri disiplinle özgür bir toplum kurulamaz, emir vermekle demokratik bir toplum kurulamaz veya gönülsüz kendini feda etme ile mutlu bir toplum kurulamaz. En ayrıntılı haliyle ise, kişinin kendi eylemi bir çeşit ütopyaya, kişinin özgür toplum görüşünün somut bir modeline dönüşür. Emma Goldman’ın (ve diğerlerinin) gözlemlediği gibi, otoritelerin bu eylemleri suç olarak tanımlaması bu bağlamda bir sorun değildir, bu eylemler, eylemcilere kendi eylemlerinin sorumluluğunu almasını, cesaretle ve doğrulukla davranmasını sürekli olarak hatırlattığı için aynı zamanda büyük bir avantaj da olabilir. Asıl sorunlar, daha ziyade, kişi farklı hatlar boyunca örgütlenmiş bir dünyayla yüzleşmenin ötesine geçip farklı biçimlerde onunla ilişki kurduğunda başlar.

Doğrudan eyleme dayanan bir devrimci strateji, ancak doğrudan eylem ilkeleri kurumsallaşırsa başarılı olabilir. Geçici otonomi baloncukları, aşamalı olarak kalıcı, özgür topluluklara dönüşmelidir. Her neyse bunun olabilmesi için, bu topluluklar bütünüyle toplumdan izole bir şekilde varolamaz, veya çevresindeki herkesle saf yüzleşmeye dayalı bir ilişki kuramaz. Kendilerini çevreleyen daha büyük ekonomik, toplumsal veya politik sistemlerle ilişki kurmanın bir yolunu bulmak zorundalar. Bu en hileli soru, çünkü kurucu ilkelerinden sonsuz taviz vermek zorunda kalmadan kendilerini herhangi bir anlamlı yolla daha büyük yapılara entegre etmek için radikal demokratik saflarda örgütlenmiş olanlar için son derece zor olduğu kanıtlandı. Doğrudan eyleme dayalı gruplar için radikal sivil toplum kuruluşlarıyla veya sendikalarla işbirliği içinde çalışmak bile sıklıkla aşılmaz gibi görünen sorunlara yol açtı. Daha öncelikli bir seviyede, strateji yaratılan modelin yaygınlaştırılmasına dayanıyor: örneğin çoğu anarşist kendisini tarihsel rolü diğer toplulukları “örgütlemek” olan öncüler olarak görmüyor, daha ziyade diğerlerinin taklit edebileceği örnekler yaratan bir topluluk olarak görüyorlar. Sıklıkla “bulaşmacılık” olarak da anılan bu yaklaşımın temeli özgürlük deneyiminin bulaşıcı olduğu, doğrudan eylemin bir parçası olan herkesin deneyim tarafından kalıcı olarak dönüştürülmeye meyilli olduğu ve daha fazla özgürlük isteyeceği varsayımına dayanır. Çoğunlukla öyle de olur, ancak bu, diğerlerinin en başta nasıl bu fikrin farkına varmasının sağlanacağı sorusunu meydana getirir. Katılımcıların çok derin ve dönüştürücü olarak deneyimlediği bu şey çoğunlukla dışarıdan en iyi ihtimalle tuhaf, en kötü ihtimalle tarikat benzeri veya delilik olarak gözükür. Buna karşılık medya sorunu yüzeye çıkar. Ancak bu tür stratejik soruları ele alırken, gerçekten sadece doğrudan eylemden bahsetmekten daha genel anarşizm sorununa geçiyorum.

(Bu yazının devamı olan “Anarşizm Nedir?” başlıklı kısma buradan ulaşabilirsiniz.)

Çeviri: Umut Adnan Aydemir

The post Doğrudan Eylem Nedir? — David Graeber (Çev. Barikat Haber) appeared first on Barikat Haber.

]]>
https://barikathaber.org/article/dogrudan-eylem-nedir-david-graeber-cev-barikat-haber/feed/ 0
2021’in Sonunda Yunanistan’da Anarşist Harekete Bir Bakış (Çev. Umut Adnan Aydemir) https://barikathaber.org/article/2021in-sonunda-yunanistanda-anarsist-harekete-bir-bakis/ https://barikathaber.org/article/2021in-sonunda-yunanistanda-anarsist-harekete-bir-bakis/#respond Fri, 07 Jan 2022 10:18:17 +0000 http://barikathaber.org/?post_type=project&p=21355 CrimethInc tarafından hazırlanan, Yunanistan’daki anarşist hareketlere, toplumsal olaylara 2021 yılının getirdiklerini ele alan makalenin çevirisini sizlerle paylaşıyoruz. Hazırlanan makalenin Yunanistan’daki anarşist hareketi anlamak ve koronavirüsün, karantinanın, yaşanan büyük orman yangınlarının toplumsal muhalefete olan etkisini anlamak açısından önemli bir makale olduğunu düşünüyoruz. 2021’in Sonunda Yunanistan’da Anarşist Hareket Yunanistan’da sağcı Yeni Demokrasi hükümeti mülteciler ve anarşistler hedef...

The post 2021’in Sonunda Yunanistan’da Anarşist Harekete Bir Bakış (Çev. Umut Adnan Aydemir) appeared first on Barikat Haber.

]]>
CrimethInc tarafından hazırlanan, Yunanistan’daki anarşist hareketlere, toplumsal olaylara 2021 yılının getirdiklerini ele alan makalenin çevirisini sizlerle paylaşıyoruz. Hazırlanan makalenin Yunanistan’daki anarşist hareketi anlamak ve koronavirüsün, karantinanın, yaşanan büyük orman yangınlarının toplumsal muhalefete olan etkisini anlamak açısından önemli bir makale olduğunu düşünüyoruz.

2021’in Sonunda Yunanistan’da Anarşist Hareket

Yunanistan’da sağcı Yeni Demokrasi hükümeti mülteciler ve anarşistler hedef alan bir baskılama kampanyası başlatarak 2019 yazında iktidara geldi. İlerleyen sonbaharda, COVID-19 pandemisi Yunanistan’ı vurarak Yeni Demokrasi’nin baskıyı artırmasına neden oldu. Yine de anarşistler geçen iki ay içerisinde saldırı pozisyonuna geçerek hatırı sayılır bir direnç gösterdiler.


Kasvetli Bir Durum

Bizim de belgelediğimiz gibi, Yunanistan’da otoriteler stratejik olarak karantinayı mültecilere zulmetmek ve toplumsal hareketleri bastırmak için kullanmıştı. Geçen nisan ayında yazdığımız gibi:

“Hastanelerden mahrum bırakan ve polisin ve ordunun bütçesini artıran hiçbir karantina halkın sağlığını korumayı hedeflemez. Böyle bir karantina ancak bir otoriterlik deneyi olabilir.”

En son Atina hakkında yazdığımızda, yangınların neden olduğu yükselen alevlerle her şey isle kaplanmıştı. O zamandan beri devlet, Atina’daki İklim Krizi Bakanlığı önünde eylem yapan grevdeki itfaiyecilere saldırmıştı. Polisin rastgele ses bombaları atması sonucu bir kişi parmağını kaybetmiş ve belirgin bir ironi duygusu olmadan itfaiyecilere tazyikli suyla saldırılmıştı. İtfaiyecilere verilen sözde kahramanlık statüsü, alevler söndürüldükten sonra onları korumamıştı; devlet karşılıksız yardımı sadece polis ve ordu için sağlıyordu.

Oransal konuşmak gerekirse Yunanistan’ın COVID-19 kayıpları dünya üzerinde en yüksek seviyedeydi, ama hükümet ülkenin sağlık altyapısının harcanması karşılığında polis ve ordunun bütçesini artırmaya devam etti. Habercilik yıllarımız boyunca bu yolla devletin baskı aracını modernize ettiğini varsaymıştık, ama bu özellikle pandeminin ortasında gerçekleşiyor. Daha önce haber yaptığımız bir olaydaki gibi, devlet bir balık avı gezisinde DNA’larını talep ettiğinden, on dört kişilik bir anarşist grubu bu sürecin mağduru konumundadır.

Kaçan mülteciler ve göçmenler Yunanistan’da kendilerine yeni bir yol çizmeye çalışıyorlardı. Yunanistan’ın Ege Denizi’nde sınır kontrol önlemlerinin mültecilere olan planlı sonuçlarıyla trajik boğulmalar artık sıradan olaylar haline geldi. Ortalama gelir, eşi benzeri görülmemiş enflasyona göre durgun kalırken devlet aygıtında yozlaşmalar devam ediyor.

Her şeye rağmen anarşist hareket bir buçuk yıl süren karantinalardan, baskılamadan, belirsizlikten sağlam çıktı. Empoze edilen izolasyon ve sessizlikten sallanarak çıktık.

Nikos Sabanis’in Katledilmesi

23 Ekim’de, polis Atina’da 20 yaşındaki bir adamı kovalayıp katletti. Nikos ve diğer iki çingene genci, sözde bir araba çalmış, onunla gezintiye çıkmış ve polis çevirmesinde durmamıştı. Polisler yüksek hızlı bir kovalamaca başlatmış, hedeflerinin çingene gençleri olduğunu telsizlerinden anons etmişlerdi.

Çingeneler tarihsel olarak Avrupa çapında marjinalize edilmiş bir topluluktur. Yunanistan’da Atina’nın dışındaki gecekondularda ve ülkenin başka yerlerindeki benzer kamplarda yaşarlar. Sistematik olarak marjinalize edildikleri Yunan toplumunda yoğun polis saldırısıyla karşı karşıyadırlar.

Polislere trafikteki potansiyel tehlike sebebiyle arabayı kovalamayı bırakmalarının emredildiği gerçeğine rağmen, polisler üç genci kovalamış, araca 38 el ateş etmiş ve Nikos’u katletmişlerdi. Saldırının video kayıtları ortaya çıkmıştı; aynı zamanda yaralandığı iddia edilen polisler hiçbir yaralarının olmadığını itiraf etmişlerdi.

Cinayet ülke çapındaki çingene toplumlarında bir hareketlilik yaratmış ve tüm Yunanistan’da eylemlerin fitilini ateşlemişti. Çingene gençleri polise taşla karşılık vermiş ve büyük otoyollarda devasa yanan barikatlar kurmuşlardı. Cinayetin sorumlusu polis hiçbir cezayla karşılaşmadı; ölümcül güç kullanımına ilişkin ilk savcılık duruşmasında faşistler onu cinayet için alkışlamıştı.

Birleşik Devletler’de polis her gün ortalama üç kişiyi katlediyor, ama buna rağmen polis cinayetleri Yunanistan’daki kadar yaygın değil. Yeni Demokrasi’nin yeni “kanun ve düzen”inde, otoriteler Birleşik Devletler modelini daha da geliştirmeyi hedefliyorlar. Bu durum ateşlenen mermilerin sayısı ve olaya karışan yedi polis aleyhindeki suçlamaların olası reddi de dahil, polislerin Birleşik Devletler ve Brezilya’da olduğu gibi ceza almaktan korkmadan katliam yapması için hayali bir yetki ortaya çıkaracak. Adaletin devlet mahkemesinden yükseleceğine inanmıyoruz; polisler için “nitelikli dokunulmazlığın” olmayışı, Yunanistan’da daha önce caydırıcı olarak istedikleri gibi katliam yapmalarını önlüyordu.

Ne yazık ki çingene halklarına karşı Yunan medyasına özgü ırkçılık sonucu, bu dava manşetlerde yalnızca kısa bir süre kaldı. Bu cinayete neredeyse sadece anarşist gruplar ve çingene halkları tarafından cevap verildi. 

17 Kasım

17 Kasım eylemleri, 1973’te askeri cuntanın Eksarhia’daki Politeknik Üniversitesi’ni işgal edip alanlarını geri alan veya diktatörlüğe bir şekilde direnen en az 23 kişiyi katlettiği günün anma eylemi olarak yapılır. Yunanistan’daki üniversitelere uygulanan, polisin üniversiteye girmesini engelleyen iltica yasaları bu olayla beraber çıkarılmıştı. Pinochet’in cuntası sırasında öğrencilere uygulanan katliam ve işkenceye cevap olarak üniversite iltica yasalarının tanıtıldığı Şile’deki gibi, Yunanistan devleti de bu iltica yasalarını sağcı Yeni Demokrasi partisi 2019’da iktidara gelene kadar işletmişti.

17 Kasım gösterileri öncesinde Exarchia’daki Politeknik’in işgali esnasında “İsyanlar müzelere sığmaz. 1, 2, 3, bir sürü Politeknik.” yazılı bir pankart.

Molotof kullanmanın cezasını artıran yeni yasalar 17 Kasım’dan hemen önce devreye sokuldu. Bu her zaman cezalandırılan bir suç olmuşken, Yunan polisi ve mahkemeleri daha önce molotof kokteyllerini onu kullananların uzun yıllar hapis yatabileceği Birleşik Devletler’deki Eric King davasında olduğu gibi ayrı bir suç olarak ayırmıyordu. 17 Kasım’ın öncesinde gelen yeni kanunlar molotof kullanan kişilere 3 yıldan başlayan hapis cezası getirdi. Duruma bağlı olarak bu ceza 10 yılı bulabiliyor.

2020’deki karantinalarla artan baskılara rağmen 17 Kasım’da tüm ülkede eylemler gerçekleşti.

Halkın işgaller yapacağını düşünerek polis güçleri tüm ülkedeki üniversitelere dağıtılmıştı. Buna rağmen, 17 Kasım’ın öncesindeki günlerde anarşist örgütler ve oluşumlar için bir toplanma merkezi olarak yıllarca faaliyet göstermiş olan Eksarhia’daki Politeknik’in GINI binasını insanlar yeniden işgal etmişti. Üniversite ilticasının ve karantinanın birleşimi, üniversitenin ve devletin bu alanı hareketin elinden almasını sağladı, ama insanlar bu binayı yeniden işgal ederek 17 Kasım’a giden süreçte devrimci etkinlikler yaptılar.

Atina’daki eylemlerin binlerce insanı kendine çekmesiyle beraber 17 Kasım’da büyük eylemler gerçekleşti. Yüzlerce çevik kuvvet devasa anarşist bloğun etrafını çembere alma stratejisiyle sardı.

O gece, Yunanistan’ın her yanında çatışmalar gerçekleşti. Devletin şehrin merkezine 6000 polis yerleştirmesine rağmen, inanılmaz bir şekilde küçük gruplar Eksarhiya’daki tarihi Politeknik’in yakınında polisle çatıştılar. Polis Atina’da en az on gözaltı yaptı.

O gece çatışmalar Yunanistan’ın en büyük ikinci şehri olan Selanik’te de gerçekleşti. Selanik’teki ana yürüyüşün sona ermesiyle beraber, bu tarihi günü ananlar polise taşlar ve molotoflarla karşılık verdi.

Patras gibi daha küçük şehirlerde de ufak çatışmalar yaşandı.

6 Ocak

6 Ocak eylemleri, Eksarhiya mahallesinde polis tarafından katledilen 15 yaşındaki anarşist Alexandros Grigoropoulos’u anmak için yapılır. Bu cinayet, tarihi bir isyanın kıvılcımı olmuştu.

Atina’da polis 6 Aralık’ta noel ağacını korumak için dizilmişti.

Bu yıl devlet virüsü baskının her türlüsünü uygulamak için bahane olarak kullanırken, 6 Aralık hareketin empoze edilen izolasyon ve karantinadan uyanışını gördü. Ülke çapındaki benzer yürüyüşlerle beraber Atina’da devasa bir yürüyüş gerçekleşti.

İnanılmaz bir şekilde, yoğun polis ablukasına rağmen eylemcilerin barikatları aşıp taşlarla polisleri uzaklaştırmasıyla ana yürüyüş Eksarhiya mahallesine girmeyi başardı. Polis sonrasında apartmanlara girerek ve rastgele kişileri gözaltına alarak mahalleyi işgal etti.

Selanik halkı da aynı şekilde polise karşı güçlü bir direniş örgütledi. Benzer şekilde Volos, Patras gibi çeşitli kasaba ve şehirlerde de halk yürüyüşler gerçekleştirdi ve bu şehirlerin bazılarında da ufak çatışmalar yaşandı. 

6 Ocak’a hazırlık süreci esnasında, 27 Kasım’da bazı kişiler Atina’da bulunan Acropolis polis istasyonuna molotoflarla saldırı gerçekleştirdi. Bu eylemin bildirisi aynı zamanda insan kaçakçısı ve tecavüzcü polis Dimitris Bougioukos’a karşı yapılan başka bir eylemi de üstleniyordu. Molotof kokteylini cezalandıran yeni yasalar devreye sokulduktan yalnızca haftalar sonra turizm başkenti Atina’daki polis merkezini hedef alan bu eylem, 6 Aralık eylemleri öncesinde cesareti yükseltmek için yapılmıştı.

6 Aralık sabahı öğrenci yürüyüşünden kalan, “G. Floyd, N. Sampanis. Perama’dan Amerika’ya polis katlediyor.” yazılı yazılama.

Güçlü çatışmaların gerçekleştiği o günlerde, Atina’daki polis güçleri Selanik ve Patras’taki polislerden daha fazla sayıda ve daha donanımlıydı. Sonuç olarak kolaylıkla söylenebilir ki o şehirlerdeki çatışmalar daha ileri bir noktaya taşınmıştı. Buna karşın halkın devasa polis baskısına rağmen direnişi büyütmeye devam etmesi etkileyiciydi.

17 Kasım ve 6 Aralık eylemlerinde halkın tüm ülkede gösterdiği cesaret ve azim, bizim hareketimizin direncini göstermektedir. Bu iki gün, Yunanistan’daki günümüz anarşist hareketinin tarihsel temelini onurlandırmakta ve kavganın ateşini büyütmeye yardımcı olmaktadır. Yeni Demokrasi’nin “kanun ve düzen” politikaları ve pandemide devletin otoriter oportünizmine rağmen halk bu tarihleri cesaret ve başkaldırıyla andı.

Göçmen ve Mülteciler

Savaşın, pandeminin ve iklim değişikliğinin bir sonucu olarak, göçmen krizi trajik bir şekilde sürüyor. Dünya manşetleri, Başkan Alexander Lukaşenko’nun göçmenleri Avrupa Birliği sınırında piyon olarak kullandığı, ama göçmenlerin burada da hem karada hem denizde çaresiz yolculuklarına devam ettiği Polonya ve Belarus arasındaki çirkin vekalet savaşına odaklanmış durumda. Yeni Demokrasi iktidara gelmeden çok önce başlayan, kurumsal yapıların ve ırkçıların göçmenleri hedef aldığı Yunanistan’da gerçekleşen pogromları, sınır kontrol prosedürlerini ve göçmenlere yönelik gözaltıları sürekli haberleştirdik. Bu haberler Türkiye’den geçen göçmenlerin botlarına ateş edilmesini ve geri yollanmasını, yüzen sınır duvarları inşa edilmesini ve zulmün başka çeşitli yollarını içeriyor. Ne var ki bu saldırılar, göçmenleri Türkiye’den Ege Denizi’ne geçmek için yeni ve daha tehlikeli yollar denemeye itti.

Bu yıl yurtdışından Avrupa’ya geçmeye çalışan 1600’den fazla kişi boğularak yaşamını yitirdi. Sadece 2021’in Noel haftasında bile otuz kişi boğuldu ve birçoğu kayboldu. Faşistlerin veya polisin göçmenlere yapacağı hiçbir şey, onların kaçtığı, kendi içinde büyük oranda bugüne dek sürmüş olan Avrupa sömürgeciliğinin bir sonucu olan durumlardan daha kötü değil. Avrupa kaynak çıkarma, savaş çığırtkanlığı ve vurgunculuk projelerinin mağdur tarafında olanları dışlamaya adanmış ırkçı bir kale olmaya devam ediyor.

Sonuç

Yunancada basitçe “O” olarak bilinen Omikron varyantı, basının söylediği üzere buraya henüz geldi. Yaşadıklarımızdan sonra pandeminin bu ülkede daha ne kadar kötü hale gelebileceğini tahmin etmek zor.

Kadın cinayetleri ve patriyarkaya karşı eylemler Yunanistan’da devam ediyor. COVID-19 pandemisi, ev içi şiddeti ve kadın cinayetlerinin artmasına neden olarak, ülkenin Ortodoks kilisesinin gelenekleriyle bağlantılı olan erkek şiddeti pandemisini vurguladı.

Geçtiğimiz yılın bütün zorluklarına; karantinaya, apokaliptik yangınlara ve anarşistlere, göçmenlere ve tüm ezilenlere karşı baskıyı artırmak için çabalarını iki katına çıkaran bir hükümete rağmen, hala sokaklardayız. İşgal evleri olası tahliyelerle karşı karşıya, ama insanlar aynı zamanda yeni işgal evleri kuruyorlar. Daha önce haberleştirdiğimiz devlet baskısı davaları sürüyor, ama insanlar burada sert bir direnişle dayanışma gösteriyor.

Yunanistan’da 2021 yılındaki mücadeleler hakkında daha fazla bilgi için, Prosfygika işgali tarafından hazırlanan bu haberi öneriyoruz.

Herkesi Yılbaşı Gecesi’nde hapishane önlerinde tutsaklarla dayanışma göstermek için eylemlere çağırıyoruz. 2022 yılının kapitalizmin neden olduğu tüm zorluklara rağmen direniş yılı olmasını diliyoruz. Geçtiğimiz yılın karantinalarından sonra, buradaki hareketin her zaman varolacağını görmek bizi tarif edilmez bir umutla dolduruyor. Devlete ve kapitalizme karşı mücadele eden herkesle devrimci dayanışma!

-Anonim Anarşist Sesler

Atina, Aralık 29, 2021

6 Aralık sabahı öğrenci yürüyüşünden kalan, “Aralık’ın ateşi hiç sönmüyor. Devlet katlediyor, unutmak yok, affetmek yok.” yazan yazılama.

Çeviri: Umut Adnan Aydemir

The post 2021’in Sonunda Yunanistan’da Anarşist Harekete Bir Bakış (Çev. Umut Adnan Aydemir) appeared first on Barikat Haber.

]]>
https://barikathaber.org/article/2021in-sonunda-yunanistanda-anarsist-harekete-bir-bakis/feed/ 0
Hapishane ve Suç — Alexander Berkman (Çev. Umut Adnan Aydemir) https://barikathaber.org/article/hapishane-ve-suc-alexander-berkman-cev-umut-adnan-aydemir/ https://barikathaber.org/article/hapishane-ve-suc-alexander-berkman-cev-umut-adnan-aydemir/#respond Tue, 04 Jan 2022 18:16:02 +0000 https://barikathaber.org/?post_type=project&p=20782 Anarşistlerin temel görüşlerinden birisi de hapsetmenin işlevsiz olduğudur. Alexander Berkman bu yazısında hapsetme ve ıslah etme kurumlarının kendi iddialarıyla çeliştiğini anlatır. Hapishaneye bir alternatif olarak sunulan ıslahevlerine dair de tartışmayı derinleştiren Berkman, intikam ruhunun tarihsel gelişimi gibi örneklendirmelerle hapsetmenin kökenine dair görüşlerde bulunur. Kropotkin’le benzer olarak ıslah etme iddiasıyla bireyleri tutsak eden kurumların aslında kendi...

The post Hapishane ve Suç — Alexander Berkman (Çev. Umut Adnan Aydemir) appeared first on Barikat Haber.

]]>
Anarşistlerin temel görüşlerinden birisi de hapsetmenin işlevsiz olduğudur. Alexander Berkman bu yazısında hapsetme ve ıslah etme kurumlarının kendi iddialarıyla çeliştiğini anlatır. Hapishaneye bir alternatif olarak sunulan ıslahevlerine dair de tartışmayı derinleştiren Berkman, intikam ruhunun tarihsel gelişimi gibi örneklendirmelerle hapsetmenin kökenine dair görüşlerde bulunur. Kropotkin’le benzer olarak ıslah etme iddiasıyla bireyleri tutsak eden kurumların aslında kendi iddialarının tam tersine anti-sosyal canavarlar ürettiklerini söyler. Berkman’ın bu yazısının günümüzde de aynı şekilde sürmekte olan hapishanelerin özünü anlamamıza yardımcı olacağını düşünüyoruz.

Hapishane ve Suç — Alexander Berkman

Modern yardımseverlik cezalandırma kurumlarının repertuarına yeni bir rol biçti. Eskiden hapishanelerin gerekliliği, yalnızca cezalandırıcı ve koruyucu karakterine dayanmaktaydı, günümüzde bu kurumlarda birincil önemi teşkil eden yeni bir ıslah etme işlevi şekillendi.

Bunun sonucu olarak üç amacın -ıslah edici, cezalandırıcı ve koruyucu- fiziksel kısıtlama araçları tarafından daha az veya daha fazla tecrit edici karakteriyle, spesifik veya daha fazla veya daha belirsiz periyotlarda hapsederek başarılması rağbet görüyor.

Toplum kendi güvenliğini garanti etmek amacıyla suçlu olarak adlandırılan belirli unsurların toplumsal yaşama katılımını tutsak etme araçlarıyla yasaklar. Suçlunun bu geçici tecriti, hapishanelerin koruma işlevini devreye sokar. Karakter itibariyle tamamen olumsuz olan hapsetme eylemi, gerçekten topluma fayda sağlar mı? Korur mu? 

Haydi sonuçlarına biraz bakalım.

Öncelikle hapishane sorunsalının cezalandırıcı ve ıslah edici aşamalarını araştıralım.

Cezalandırmanın toplumsal bir kurum olarak ortaya çıkışının iki kaynağı vardır; birincisi  insanın özgür ahlaki muhakemeye sahip olduğu ve dolayısıyla compos mentis¹ olduğu sürece davranışlarından sorumlu olduğu varsayımı, ikincisi intikam duygusuyla misilleme yapma. İnsanın özgür muhakemesinin tartışmalı sorusunu daha sonraya bırakarak, cezalandırmanın ikinci kaynağını inceleyelim.

İntikam duygusu saf hayvani bir eğilimdir, birincil olarak karşılaştırılmalı fiziksel gelişimin belirli bir zeka seviyesi ile birleşmesine dayanır. Primitif insan, tabiri caizse kendini kanıtlamanın içgüdüsel arzusuyla veya onun kişiliğine ya da ilgilerine zarar vermeyecek, tehlikeye atmayacak insan ya da hayvan olan saldırganla baş etme konusunda korunma amacıyla kanunu eline geçirmek için, çevresinin koşullarına mecburdur. Kendini koruma içgüdüsüyle doğmuş olan ve varolma ve üstünlük mücadelesiyle gelişmiş olan bu eğilim, ilkel insanla birlikte, canlılık konusunda geliştiği birincil kaynak kadar güçlü ve hatta zaman zaman gaddarlık ve fethetme noktasında da aynı şeyin ötesine bile geçen ikincil bir içgüdüye, öz-sunumun diktelerine dönüşmüştür.

Hayvanlar bile intikam duygusu gösterirler. Tutsaklıkta en yaratıcı yöntemler filler tarafından uygulanmıştır, tehditkar bir gözleyici üzerinde intikam alma hikayeleri, çokça bilinir. Köpekler ve çeşitli diğer hayvanlar da aynı şekilde sıklıkla intikam duygusu gösterirler. Ama insanla birlikte, zihinsel gelişiminin belirli aşamalarında intikam duygusu en belirgin karakterine ulaşmıştır. Barbar ve yarı-medeni ırklarda başkasının -gerçek veya hayali- yanlışlarının öcünü alma pratiği, bireyin hayatında en önemli rolü oynar. Dini fanatizmin karakteri de katılarak özellikle bariz yaralanmaların öcünü almanın babadan oğula, jenerasyondan jenerasyona saldırganın ve onun soyundan olanların kanıyla saldırının kökü kazınana kadar devam ettirilmesinin kutsal görevi olan intikam, onlarla birlikte en yaşamsal mesele olmuştur. Bütün kavimler sıklıkla akrabası düşman komşu tarafından öldürülen üyeleri için birleşirler, ve yanlışa maruz kalan kişinin özel ayrıcalığı her zaman saldırgana ölümcül darbeyi vurmaktı.

Kanlı intikam ruhu, belli başlı Avrupa ülkelerinde bile hala çok güçlüdür. Kafkasya’nın yarı-barbarları, Güney İtalya’nın, Korsika ve Sicilya’nın cahil köylüleri, kişisel öç almanın bu pratiğini hala uygularlar; aralarından bazıları, örneğin Çerkesler, bunu oldukça açık bir şekilde yaparlar; diğerleri, örneğin Korsikalılar gizlilik ve güvenlikle yaparlar. Sözde aydınlanmış ülkelerimizde bile kişisel intikam, intikam yemini, sonsuz düşmanlık hala mevcuttur. Güney Avrupa bölgelerindeki mafya tipi gizli örgütlenmelerin ortak noktası bu ruhun ortaya konulmasından başka bir şey değil midir?! Çeşitli şekilleriyle düello yapmanın -silahlı çarpışmadan yumruklu karşılaşmaya- altında yatan ilke doğrudan öç almanın bu ruhudur; bir saldırının veya yaralamanın intikamını, hayal veya gerçek şekilde; hatta kişinin kanıyla alma içgüdüsü. Öfkeli kocayı “onurunu ve mutluluğunu çalan” kişinin canına kastetmeye iten, bu ruhtur. Yaslı akrabasının, genç dulun, öfkeli çocuğun intikamını almak isteyen öfkeli mafyanın; bütün linç-kanunu vahşetlerinin altında yatan, bu ruhtur.

Toplumsal ilerleme, doğrudan ve kişisel intikam pratiklerini kontrol etmeye ve ortadan kaldırmaya eğilimlidir. Sözde medeni topluluklarda birey, bir kural olarak yanlışlarının intikamını kişisel olarak almaz. “Görevlerinden” birisi vatandaşlarının yanlışlarının intikamını suçlu tarafı cezalandırarak almak olan devlete “haklarını” devreder. Dahası, vatandaşlarının biricik yasal intikam alıcısı rolünü üstlenmiş, kılık değiştirmiş aynı barbarizme bürünen devletle görüyoruz ki toplumsal bir kurum olarak cezalandırma, intikam almanın farklı bir şeklinden başka bir şey değildir. Devletin cezalandırıcı güçleri organize bir toplumda teorik olarak, yanlış yapılan kişiyle beraber tüm topluma saldırı yapıldığı; “birine verilen zarar herkesi endişelendirir” ilkesine dayanır. Suçlu öfkeli toplumun intikamının alınması, “kanunun majestelerinin haklı çıkması” için cezalandırılmalıdır. Cezanın suça eşdeğer olması gerektiği ilkesi yine cezalandırma kurumunun gerçek karakterini, Tevratçı “göze göz, dişe diş” ruhunu ortaya koymaktadır; neredeyse bütün sözde medeni ülkelerde cezalandırmanın ana ilkesi olarak yaşayan bir ruh: yaşama yaşam. “Suçlu”, saldırısı yüzünden cezalandırılmaktan ziyade toplum tarafından doğası, koşulları, karakteri nasıl görülüyorsa ona göre cezalandırılır; bir başka deyişle suç, tekil saldırıların tahrik ettiği yerel intikam ruhununun şiddetini dengelemek için hesaplanan bir doğanın ürünüdür.

Öyleyse bu, cezalandırmanın doğasıdır. Söylemesi gariptir -belki de doğaldır- ki, Cezalandırıcı kurumların ulaşmak istediği sonuçlarla ulaştığı sonuçlar oldukça zıttır. “Medeni” intikam katliamlarının modern formu, mecazen konuşuyorum, bireysel vatandaşın düşmanıdır, ama toplum düşmanını yetiştirir. Devletin tutsağı, zarar verdiği kişiyi artık düşmanı olarak görmez, tıpkı barbar gibi, zarar verdiği kişinin gazabından ve intikamından korkar. Onun yerine, kendini doğrudan cezalandıran devlete bakar; kanunun temsilcilerini kişisel düşmanı olarak görür. Öfkesini büyütür ve vahşi intikam düşünceleriyle zihnini doldurur. Nefreti onun şansızlığında, yargılanmasında doğrudan sorumlu olan kişilere yönelir -tutuklayan polis, gardiyan, mahkeme, yargı ve yargıç- bu liste böyle uzar ve zavallı talihsiz tamamen bir toplum düşmanına dönüşür. Dahası, cezalandırıcı kurumlar bir yandan toplumu mahkumdan mahkum olduğu sürede korurken, yetiştirirken diğer yandan da toplumsal nefreti ve düşmanlığı yetiştirirler.

Özgürlüğünden, haklarından, yaşam zevkinden mahrum bırakılmış, iyi veya kötü bütün dürtüleri baskılanmış, gurur kırıcı davranışlara maruz kalmış ve sıklıkla insani olmayan sert yöntemlerle merhametsizce disipline edilmiş ve nefret ettiği ve küçümsediği resmi canavarlar tarafından genel olarak istismar ve kötü davranış gören, sefil, genç mahkum, doğduğu güne, onu doğuran kadına, sorumlu olan herkese, sefil durumu için lanetler okur. Gördüğü muameleyle ve hapishanede tanık olmak zorunda kaldığı korkunç manzaralarla vahşileştirilmiştir. Geriye ne kadar insanlığı kalmışsa “disiplin” tarafından kökü kazınır. Sonsuz öfkesi ve hoşnutsuzluğu, sefilliğinin yılları gelip geçtikçe herkese ve her şeye karşı büyüyen bir nefrete dönüşür. Sorunları üzerine düşüncelere dalar ve intikam alma içgüdüsü, belirsiz eğilimleri yavaş yavaş sabit bir kararlılık haline gelen güçlü anti-sosyal içgüdülere dönüşene kadar içinde şiddetle büyür. Toplum onu bir kimsesiz, kendinin doğal düşmanı haline getirmiştir. Kimse ona iyilik veya merhamet göstermemiştir; o da dünyaya göstermeyecektir.

Sonra serbest bırakılır. Eski arkadaşları onu reddeder; eşi dostu onu artık tanımaz, toplum bu eski mahkumu parmakla gösterir, hor görülür, alayla ve tiksintiyle bakılır, güvenilmez ve istirmar edilmiş bir kimsedir. Parası yoktur ve bir “ahlaki cüzamlıya” yardım yoktur. Toplumsal bir Ishmael olarak bulur kendini, herkes ona sırt çevirmektedir, ve o da herkese sırtını çevirmiştir.

Hapishanelerin cezalandırıcı ve koruyucu işlevleri kendi amaçlarını mağlup etmektedir. Tamamen faydasız, işe yaramaz olmaktan bile kötüdürler; toplumun menfaatleri için kesinlikle zararlıdırlar.

Cezalandırıcı kurumların ıslah etme işlevlerinin de diğerlerinden aşağı kalır yanı yoktur. Bütün hapishanelerin -çalışma kamplarının, cezaevlerinin, devlet hapishanelerinin- cezalandırıcı karakteri ıslah edici doğanın bütün ihtimallerini dışta bırakır. Diğer mahkumların suçlarını hesaba katmadan aynı kurumdaki mahkumların rastgele sosyalleşmesi, hapishaneleri gerçek birer suç ve ahlaksızlık okuluna dönüştürmektedir.

Islahevleri için de bu geçerlidir. Bu kurumlar özel olarak ıslah etmek amacıyla tasarlanmıştır, en iğrenç dejenerasyonu adeta bir kural olarak üretirler. Sebebi oldukça açıktır. Islahevleri, sıradan hapishanelerle aynıdır; fiziksel kısıtlama kullanırlar ve tamamen cezalandırıcı kurumlardır, cezalandırma fikri, gerçek ıslahı imkansız kılar. Mahkumun gönüllü isteğinden doğmayan, korkunun -sonuçların ve muhtemel cezalandırılma korkusunun- bir sonucu olan ıslah, gerçek bir dönüşüm değildir; dönüşümün esaslarından yoksundur ve korkunun üstesinden gelindiğinde veya geçici olarak özgürleşildiğinde, bu sahte dönüşümün etkileri duman gibi kaybolur. İyilik kendi başına gerçekten dönüştürücüdür, ama bu nitelik, genç veya yaşlı tutsaklara muamelede bilinmeyen bir niceliktir.

Geçtiğimiz zamanlarda bir on üç yaşında arka arkaya üç hafta gece gündüz zincirlere vurulmuş, suçu Westchester, New York’taki Muhtaç Çocuklar Evi’nden kaçmak olan bir oğlanın hikayesini okudum. Bu kesinlikle o kurumdaki istisnai bir örnek değildi. O kurumun cezalandırıcı karakteri de istisna değildi. Birleşik Devletler’de dayağın, deli gömleğinin, hücre hapsinin ve “azaltılmış” diyetin zavallı tutsaklar üzerinde uygulanmadığı tek bir hapishane veya ıslahevi yoktur. Gerçi ıslahevleri, kural olarak kötü şöhretli Elmira Islahevi Tesisleri’nin  “ikna etme araçlarını” kullanmazlar, yine de bazılarında dayak uygulanır, ve açlık ve zindan tamamında kalıcı kurumlardır.

Dinç zihinden ve özgürlükten mahrum bırakılma, ıslahevlerinin cezalandırıcı karakteri ve aşağılayıcı etkisi bir yana, bu kurumlardaki tesisler, durumların büyük çoğunluğunda, bütün dönüşümü imkansız kılar. Islahevlerinde bile muamelenin ve uygun arkadaşlığın farklı biçimlerine ihtiyaç duyan tutsakların suçlarının karşılaştırılabilir derecesine göre sınıflandırılması için hiçbir girişim bulunmamaktadır. Sözde ıslah okullarında ve ıslahevlerinde her yaştan çocuklar -5’ten 25’e- aynı kurumda tutulur, çeşitli çalıştırılma, öğrenme ve dini işlerde bir araya getirilir ve oyun alanlarında ve yurtlarda birlikte vakit geçirmelerine izin verilir. Tutsaklar çoğunlukla yaşlarına veya boylarına göre sınıflandırılırlar, ama göreceli yoksunluklarına dikkat edilmez. Bu tür metotların absürtlüğü hayret vericidir. Durun ve düşünün. Muhtemelen başlıca kötü kurumların bir sonucu olan genç tutsak, çeşit çeşit ahlaksızlığın arasına koyuluyor, ve dönüşmesi bekleniyor! Ve analar ve babalar bu delilik ürünlerine sıcak bakıyor ve doğrudan destekliyor, ya da sessiz kalarak devletin suçlu yetiştirmesini onaylıyor ve teşvik ediyorlar. Ama insan doğası işte, gündüz olduğuna yemin ediyoruz, zifiri karanlık olduğunu düşünüyor; credo quia absurdum est’in² eski ruhu.

Ancak yine de suça batanların masum yoldaşları üzerindeki etkileri üzerinde durmak, bunu büyütmek gereksizdir. Ayrıca, ıslahevlerinin iyileştirici olduğu iddiası üzerine de daha fazla tartışmaya gerek yoktur. ABD’deki erkek tutsak nüfusunun %60’ının “Islahevleri”nden çıkma olduğu gerçeği, bize bu iddiaların geçersiz olduğunu kesin olarak kanıtlamaktadır. Nadir de olsa, genç tutsakların gerçekten ıslah olduğu durumlar ise hiçbir şekilde hapis cezasının ya da cezalandırıcı kısıtlamaların “yararlı” etkisi nedeniyle değil, bireyin doğuştan gelen gücüyle alakalıdır.

Kuşkusuz, insanlığın kaderinde en önemli rolü üstlenmekle birlikte, modern toplumun çeşitli “kazanımları” arasında başka hiçbir kurum yoktur ki, ceza kurumlarından daha erişilemez bir başarısızlık sergilediğini kanıtlamış olsun. Bu kurumların ayakta tutulması için “uygar” dünya her yıl milyonlarca dolar harcıyor ve bir sonraki yıl her seferinde iyileştirmeler için ek ödenekler alınmasına rağmen ortaya çıkan sonuç, kuruluş amaçlarını ilerletmek yerine geriye çekme eğilimi gösteriyor.

Hapishanelerin bakımı için harcanan yıllık para, Mars gezegeninin devlet tahvillerine yatırılsa ya da Atlantik Okyanusu’nun derinliklerine gömülse, aynı miktarda kazanç ve az zarar getirir. Cezalandırmanın hiçbir biçimi, hapishanenin içindeki ve dışındaki koşullar insanları suça yönlendirmeye devam ettiği sürece, suçun önüne geçemez.

  1. Aklı başında.
  2. “Saçma olduğu için inanıyorum” anlamına gelen latince ifade.

Çeviri: Umut Adnan Aydemir

The post Hapishane ve Suç — Alexander Berkman (Çev. Umut Adnan Aydemir) appeared first on Barikat Haber.

]]>
https://barikathaber.org/article/hapishane-ve-suc-alexander-berkman-cev-umut-adnan-aydemir/feed/ 0